Dijital Denetim Çağında Aile Yapısı Ve Şiddetin Normalleşmesi
Dijital araçlarla kurulan baskı şiddetin yeni biçimleri arasında yer almaktadır. Bir eşin diğerine "neden çevrim içiydin?", "kimi takip ettin?", "neden mesajıma geç cevap verdin?", "sosyal medya hesaplarının şifresi ne?" diye hesap sorması artık birçok ilişkide sıradan kabul edilmektedir. Bugün aile kurumu, büyük ölçüde sadece aynı çatı altında yaşayan bireylerden oluşan geleneksel bir yapı olmaktan çıkmış; ekranlarla çevrili, sürekli veri üreten ve "gizlice izlenen" yeni bir sosyal alan hâline gelmiştir. Bu durum ise beraberinde çok yeni bir olguyu doğurmuştur: dijital denetim. Dijital denetim, bireylerin teknolojik aygıtlar vasıtasıyla sürekli izlenmesi, takip edilmesi ve davranışlarının kontrol altına alınması anlamına gelmektedir. Michel Foucault'nun "panoptikon" kavramıyla açıkladığı modern gözetim anlayışı, bugün dijital çağda çok daha görünmez ama çok daha etkili bir biçimde ortaya çıkmıştır. (Foucault'nun panoptikon modelinde kuledeki gardiyanı görmezsiniz ancak onun orada olduğunu ve sizi izlediğini bilirsiniz.) Eskiden yalnızca devletlerin veya kurumların uyguladığı "gözetim", artık aile içinde bile sıradan hale gelmiş durumdadır. Bu sorunun cevabı "evet" olmalıdır. Her davranışının izlendiğini bilen çocuk, zamanla kendisini doğal biçimde ifade etmek yerine "izlenmeye uygun" davranışlar geliştirmeye başlayacaktır. Prof. Dr. Shoshana Zuboff'un "gözetim kapitalizmi" kavramıyla ifade ettiği süreç, sadece tüketim alışkanlıklarını değil; bireyin karakter gelişimini de etkileyecektir. Özellikle "mükemmel aile", "kusursuz ebeveynlik" ya da "ideal ilişki" temalı içerikler, bireylerde sürekli eksiklik hissi oluşturarak aile içinde tatminsizlik ve gerilim üretebilmektedir. Bu durum son yıllarda "sharenting-paylaşılan ebeveynlik" olarak adlandırılmaktadır. Anne-babaların "masum paylaşım" olarak gördüğü içerikler, çocuğun gelecekteki mahremiyet hakkını zedeleyebilmekte ve onun dijital kimliğini kendi rızası dışında şekillendirebilmektedir. Yemek sofraları, aile içi tartışmalar, çocukların duygusal anları ya da eşler arasındaki özel ilişkiler "dijital görünürlük" veya "etkileşim alma" uğruna hiçbir kısıtlamaya gitmeksizin paylaşılabilmektedir. Dolayısıyla aile, "yaşanan alan" olmaktan çıkıp "sergilenen alan" hâline dönüşmektedir. En korkuncu ise, çocuğun bazen bir birey olmaktan çok, ebeveynin dijital vitrinine yerleştirilen bir "içerik unsuruna" dönüşüyor olmasıdır. Üstelik bu baskılar genellikle "seni sevdiğim için", "seni korumak için" gibi söylemlerle masumlaştırılmak istenmektedir. Bu noktada, son yıllarda literatüre kazandırılan "dijital ebeveynlik" kavramı dikkat çekmekte ve her geçen gün biraz daha önem kazanmaktadır. Çünkü dijital okuryazarlık yalnızca teknolojiyi kullanabilmek değil; aynı zamanda dijital manipülasyonu fark edebilmek, mahremiyet sınırlarını koruyabilmek ve çevrim içi şiddeti tanıyabilmek anlamına da gelmektedir. Sosyolog Zygmunt Bauman'ın ifade ettiği gibi modern çağın ilişkileri giderek "akışkan" hâle gelmektedir. Dijital çağ ise bu akışkanlığı "sürekli gözetim" ile birleştirerek aileyi hem daha bağlı hem de daha kırılgan bir yapıya dönüştürmektedir. Aile içinde "sürekli kontrol" yerine karşılıklı güvenin güçlendirilmesi, çocukların dijital alanlarının bütünüyle işgal edilmemesi, eşler arasında dijital şeffaflık adı altında baskıcı denetim mekanizmalarının normalleştirilmemesi büyük önem taşımaktadır. Ayrıca belirli zamanlarda "ekransız aile zamanı" oluşturmak, yüz yüze iletişim alanlarını artırmak ve sosyal medya görünürlüğünü sınırlamak, aile ilişkilerinin yeniden güçlenmesine katkı sağlayabilir. Kültür eleştirmeni Byung-Chul Han'ın da dikkat çektiği gibi modern insan giderek "şeffaflık baskısı" altında yaşamaktadır.