×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Emin Çölaşan

Özgür Özel'in Mitingler Dizisi

13 Ocak 2026 00:00

Sevgili okurların, Özgür Özel 'in birbiri ardına düzenlediği mitingler genelde iki televizyon kanalı tarafından canlı yayınlanıyor. Birkaç ayda 80 miting... Başta İstanbul olmak üzere Türkiye'nin dört bir yanında düzenlenen mitingler bunlar. Onların düzenlediği mitingler ise epeyce farklı oluyor! Sonra bazılarına Recep Tayyip katılıyor, otobüsün üzerine çıkıp nutuk atıyor. Özgür Özel meydanları başarıyla dolduruyor. Örneğin, yapılacağı açıklanan Yozgat mitinginin... Yozgat bütün kesimleriyle iktidar yandaşlarının ve sağ kesimin en güçlü olduğu tutucu illerimizin belki de en başta geleni. Yozgat mitingi, süregelen CHP mitinglerinin dönüm noktası olmuştur. Kim ne derse desin Özgür Özel bu mitingler konusunda büyük bir başarının altına imzasını koymuş ve liderliğini perçinlemiştir... Çünkü birkaç ay içerisinde ülke çapında 80 başarılı miting düzenlemek öyle her babayiğitin harcı değildir. Orada bulunan bazı vatandaşlarla kendince muhabbet ederken sözü döndürüp dolaştırıp yine kafasındaki aynı konuya getirmişti: "Çoğalalım, nüfusumuz artsın..." Sonra orada bulunan birine sormuştu: "Sen ne iş yapıyorsun, kaç çocuğun var?.." Adam devlet memuru imiş, bir çocuğu varmış. "Bir yetmez, en az üç çocuk olmalı. Bas gaza." Geçtiğimiz Pazar günü İslam'la ilgili bir toplantıda konuştu ve artık ezberlediğimiz sözlerini bir kez daha söyledi: "Biliyorsunuz devamlı söylediğim bir söz var. En az üç çocuk diyorum. Yani bu, güçlü bir ailenin olmazsa olmazı. Neslimizi çoğaltmamız lâzım. Bu tabii bizim arzumuz değil, Rabbimizin emri. Sevgili Habibi'nin (peygamberinin) bizlere sürekli olarak tavsiyesi. Peygamberimiz'diğer toplumlara karşı ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim' diyor..." Ancak gelin görün ki Recep Tayyip bu konudaki gelişmelerden memnun değil, tam tersine şikayetçi imiş. Sözlerini şöyle sürdürdü: "Ama biz hâlâ bir netice almış değiliz. Şu anda gelişmeler iyi değil. En yakınlarımızla bile sohbet ederken bakıyorsunuz onlar da, en dost bildiklerimiz bile maalesef nüfus artışına karşı çıkıyorlar. Bu da bizi tabii ciddi manasıyla üzüyor." Kendi ağzıyla itiraf ediyor, demek ki beyefendinin nüfus artışı hülyaları boşa gitmiş, en yakınlarını bile inandırması mümkün olmamış.

Damla Doğan Tuncel

Mor Kravat Direnirken

13 Ocak 2026 00:00

ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell hakkında soruşturma açıldı. Powell'ın kendisine göre bile bu "bahane". Cumhuriyetçilerin "kırmızı", Demokratların "mavi" rengine atıfla, ikisinin karışımı olan mor kravat taktı. "Bu cezai suçlama tehdidi, FED'in faiz oranlarını Başkan'ın tercihlerini izlemek yerine, halka neyin hizmet edeceğine dair en iyi değerlendirmeye dayanarak belirlemesinin bir sonucudur" dedi. "Hiç kimse, FED Başkanı da dahil olmak üzere, kanunların üstünde değildir. Ancak bu benzeri görülmemiş eylem, yönetimin tehditleri ve süregelen baskısı bağlamında daha geniş bir perspektiften değerlendirilmelidir." Bu sözlerle Powell, bir anda Trump sistemine karşı tek başına duran bir figüre dönüştü. "Başkan bile olsa, Trump bağımsız olması gereken kurumlarımıza müdahale edemez" tartışmaları iyiden iyiye alevlendi. 2019 Temmuz'unda Cumhurbaşkanı Erdoğan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle dönemin Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya'yı görevden aldı. "Davul birinin elinde, tokmak birinin elinde olmaz" dedi. Şubat 2022'de Rusya-Ukrayna savaşı başladığında Rusya Merkez Bankası sert bir faiz artırımı yaptı. "Karışamam, Merkez Bankası bağımsız" dedi. Ve ekledi: "Yoksa sonumuz Türkiye gibi olur." Bu bir uyarıydı. Türkiye yıllarca "Amerika gibi olmayı" hayal etti. Şimdi ABD, hızla "büyük Türkiye" olma yolunda ilerliyor. Bu bir "faiz" tartışması değil.

Can Coşkun

Kabine Hesabı "Dış" Olmaz

13 Ocak 2026 00:00

Türkiye Cumhuriyeti'nde bugün dış gündem kaynaklı birçok alana etki edilmesi muhtemel olsa da kabine bunların dışında... Dışarıda güçlü profil, iç seçmen gruplarının yalnızca kısıtlı halkalarında etkili, kalanı sadece "hep" ekonomiye bakar. Evet burası Türkiye ve dış politikadaki birçok adım uzun yıllar boyunca iç siyasetin malzemesi oldu. Hatta daha ileri götürelim, kimi adımlar bizzat iç hesaplı olarak atıldı. Artık iç siyasette malzeme olabilecek hiçbir şey yok. Halep'in iki mahallesi bile iç meselemiz. O kadar çok yargı-tutuklama-sağlık meselesiyle boğuşturuldu ki, oluşacak en ufak bir "gerçek" normalleşme adımı ülkeye nefes aldıracak. Peki "kabine demiştin", diyeceksiniz. Zira 2027'ye giderken başat koltuklarda olmasa da seçime endeksli adımların atılacağını anlıyoruz. "McKinley, hak ettiği takdiri hiç görmemiş harika bir başkandı. Gümrük vergileri konusunda harikaydı. Bu konuda sanırım onu geçeceğim. McKinley diğer ülkelerin ülkemize gelip iş yapmanın ayrıcalığı için ödeme yapmaları gerektiğine inanıyordu. Ve onları ödetti. Ve muazzam bir servet inşa etti." Bu sözler geçtiğimiz günlerdeki tarife adımlarını da Çin ile ısınan suları da kapsayacak bir bakiyeye işaret ediyor. Hawai ve Porto Riko gibi bölgelerin ilhak edilmesi gibi McKinley miraslarını da önemsediğini Venezuela adımından alıyoruz Trump'ın... Ve önceki satırlarda okuduğunuz üzere Trump, McKinley'i geçmekten bahsediyor. "Bir düşman çok, yüz dost azdır." - Kızılderili atasözü.

Saygı Öztürk

İran'da Yaşananlar Bizi Çok Yakından İlgilendiriyor

13 Ocak 2026 00:00

Hele söz konusu İran ise gelişmeleri "iç mesele" diyerek bir kenara atılmamalı. İran'da derinleşen toplumsal hareketlilik, artık rejimin kontrol edebileceği sıradan bir protesto dalgası olmaktan çıkıyor. İran'ın istikrarı, neredeyse İran'dan çok Türkiye için hayati önemdedir. Yaklaşık 560 kilometrelik Türkiye–İran sınırı, bugüne kadar tüm gerilimlere rağmen görece istikrarlı kalmış. Daha önce sınır boylarında görev yapan, İran'daki gelişmeleri yakından izleyen emekli Tümgeneral Rafet Kılıç, gelişmeleri bize şöyle yorumladı: "Karışıklıklar devam ederse bize ilk darbe sığınmacı meselesinden gelecektir. Nüfusu 90 milyona yaklaşan, ekonomisi çökmeye yüz tutmuş bir İran'dan kopacak kitlesel göç, Suriye deneyimini bile gölgede bırakabilir. Türkiye'nin mevcut demografik, ekonomik ve sosyal yükü ortadayken, böyle bir dalganın ülke üzerinde yaratacağı tahribat asla hafife alınamaz. Ancak tehlike burada bitmiyor. İ ran'da yaklaşık 30 milyon Türk kökenli nüfus yaşıyor. Merkezi otoritenin zayıflaması, dış aktörlerin devreye girmesi ve vekil yapıların sahaya sürülmesi hâlinde, etnik ve mezhepsel fay hatlarının kaşınmayacağını düşünmek, Ortadoğu'yu hiç tanımamaktır. Irak ve Suriye'de yaşananlar hâlâ belleklerimizdeyken, aynı senaryonun İran'da sahnelenmeyeceğini varsaymak akılcı değildir." Bu noktada PJAK gerçeği görmezden gelinemez. İran'da otorite zayıfladığında, bu yapının hem İran içinde hem de Türkiye sınır hattında daha aktif hâle gelmesi kaçınılmazdır. Emekli Tümgeneral Rafet Kılıç, neler yapılması gerektiğini şöyle anlattı: "Türkiye'nin tutumu net olmak zorundadır. İran'ın iç işlerine müdahale etmek başka, İran'ın çöküşüne kayıtsız kalmak başka bir şeydir. Türkiye, bir yandan İran'ın toprak bütünlüğünü ve istikrarını önceleyen bir diplomatik çizgiyi savunmalı; diğer yandan ise en kötü senaryoya göre askeri, istihbari ve siyasi tüm hazırlıklarını eksiksiz yapmak zorundadır. Sınır güvenliği, terörle mücadele kapasitesi ve göç politikası bu sürecin ertelenemez başlıklarıdır." İran'daki gelişmeler, Türkiye için uzak bir coğrafyanın sorunu değil. İran sarsılırken Türkiye'nin yapabileceği en büyük hata, "Bize bir şey olmaz" rehavetiyle hazırlıksız yakalanmak olur. Buna kadınlar "Beyaz Çarşamba" diyor. Caddelerde bunlar yaşanırken devlet dairelerinde ise katılık devam ediyor. Örneğin resmi dairelerde çalışanların namaz kılması da, 9 yaşında, yani ilkokul 3. sınıftaki kızların okullarda kapanması da zorunlu. Suriye'de iç çatışmalardan kaçan 4 milyona yakın Suriyeli ülkemize sığındı.

Yılmaz Özdil

İç Cepheyi Sağlam Tutalım Öyle Mi?

13 Ocak 2026 00:00

Mayıs ayı, 150 kişilik ağır silahlı terörist grup, Elazığ-Bingöl karayolunda şehirlerarası otobüsü durdurdu, Malatya'dan usta birliklerine giden sivil kıyafetli, silahsız 36 er indirildi. Genelkurmay başkanı 45 dakika boyunca alakasız konulardan bahsetti, muhtemelen gene türlü türlü bahaneler duyacağını düşünüyordu, mevzuya bir türlü giremiyordu, neticede lafı evirdi çevirdi, "seni Hakkari'ye gönderelim mi?" diye sordu. Herhangi bir mazeret duymayınca rahatlayan genelkurmay başkanı bu defa "ne zaman katılırsın?" diye sordu, albay "hemen" dedi. Buzul Dağı'nda mesela, beklemedikleri anda baskın yapabilmek için 3500 askeriyle birlikte eksi 40 derecede buzda yattı, tipiye yakalandılar, çanak benzeri bir arazide beş gün mahsur kaldılar, üçüncü gün erzakları bitti, donuyorlardı, "çantalarınızı, hatta tüfeklerin dipçiklerini bile yakın" emri verdi, bu insanüstü fedakarlık sayesinde, ummadıkları anda mağaralarda saklanan yüzlerce teröristi basmayı başardılar. Osman Pamukoğlu bir başka işi için dışarı çıkacaktı, "yolumun üstünde, ben götüreyim" dedi. Pamukoğlu "hayrola oğlum?" diye sordu, nizamiyedeki astsubayların utançtan yüzü kızarmıştı, komutanın gözüne bakamıyorlardı. "Hayrola?" diye bastırınca, esas duruşta yere bakarak, utana sıkıla cevap vermek zorunda kaldılar. Osman Pamukoğlu'nu da kendileri gibi zannettikleri için "askeri sosyal tesislere sokmayalım, aklı başına gelsin" diye düşünmüşlerdi. Gülümsedi Osman Pamukoğlu... "Tamam" dedi, gitti. Osman Pamukoğlu 14 yıl önce emekli olmuştu, 14 yıl boyunca bir defa bile, tekrar yazıyorum, emekli olduğu 14 yıl boyunca bir defa bile herhangi bir askeri sosyal tesise adım atmamıştı. Henüz 11 yaşındayken askeri okula yazılmıştı, teğmenliğinden itibaren 35 yıl subay üniforması taşımıştı, bu 35 yıl boyunca -bir defa bile- herhangi bir askeri sosyal tesise, askeri tatil kampına filan, adım atmamıştı. 35 yıl muvazzaf subaylık, 14 yıl emeklilik boyunca, Osman Pamukoğlu ömrü boyunca, bir defa olsun, bir saniye olsun, herhangi bir askeri sosyal tesise gitmedi, bir kahve bile içmedi. Herkesin okuması gereken bu kitabında, fedakarlıkları, kahramanlıkları, imkansız tabir edilen harekatları anlatırken, "Yüzbaşı Naim" diye bahsettiği bir subay var... "Bu subay ne zaman uyur, ne zaman yemek yer, hiç görmedim, 24 saat her yerde hazırdı" diyor Osman Pamukoğlu. Naim Babüroğlu... 1960 yılında Hatay'da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi, ilkokulu ortaokulu okudu, ailesinin maddi imkansızlıkları yüzünden parasız yatılı devam etmesi gerekiyordu, sınava girdi, Kuleli Askeri Lisesi'ni kazandı, önce Kuleli'yi, sonra Kara Harp Okulu'nu bitirdi, teğmen oldu, Harp Akademisi'ni ikincilikle, Silahlı Kuvvetler Akademisi'ni birincilikle bitirdi, kurmay yüzbaşı olarak Hakkari'ye gönderildi. Tugay komutanlığının içinde şehit naaşlarını yıkama yeri var, evlatlarımızın cenazesi orada yıkanıyor, sonra memleketlerine gönderiliyor, kışladaki o şehit yıkama yerinin bacası 24 saat kesintisiz tütüyordu, Yüzbaşı Naim'in yüzünde o devamlı tüten baca nedeniyle kor izi oluşmuştu, düşünün... Kurmay yüzbaşı Naim, evliydi, Hakkari'ye tek başına gitmemişti, eşi ve çocuklarıyla birlikte gitmişti, iki küçük oğlu vardı, ilkokula gidiyorlardı. Yüzbaşı Naim, Osman Pamukoğlu'nun Unutulanlar Dışında Bir Şey Yok kitabında anlattığı gibi, "ne uyuyordu, ne yemek yiyordu, 24 saat hazırdı…" Hakkari'den sonra rütbe almaya devam etti, Irak'ta Kuveyt'te görev yaptı, Belçika'da NATO karargahında görev yaptı, tuğgeneral oldu, önü çok açıktı ama malum, Balyoz Ergenekon kumpas davaları patladı, Atatürkçü subaylar tasfiye edildi, tuğgeneralken emekli edildi. Onun gibi Atatürkçü subaylarımız yerine terfi ettirilenler, biliyorsunuz, 15 Temmuz'da darbe girişiminde bulundu. Kapıda görevli askerler kimliği makineye soktu, bir anda yüzleri döndü, Naim Babüroğlu "hayrola oğlum?" diye sordu, askerlerin utançtan yüzü kızarmıştı, komutanın gözüne bakamıyorlardı, utana sıkıla cevap vermek zorunda kaldılar, "bu kartın sahibi askeri sosyal tesislere giremez" ibaresi çıkıyordu! Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinin en gurur duyulan subaylarından, vatanını seven herkes tarafından saygı gören Naim Babüroğlu'nun, tıpkı Osman Pamukoğlu gibi, askeri sosyal tesislere girmesi yasaklanmıştı. Osman Pamukoğlu'nu Naim Babüroğlu'nu!

Köşe Yazarı

Tesellisiz Sorumluluk Sorumluluksuz Teselli

13 Ocak 2026 00:00

Bir maç kaybedersiniz. Çünkü mesele bazen, kazanmak ya da kaybetmek değildir. Spor yönetiminde tesellisiz sorumluluk genelde şöyle görünür: Sporcuya sürekli "kazanmaya mecbursun" denir. Spor psikolojisinde buna değer koşulluluğu denir. Bu yüzden tesellisiz sorumluluk, sporda zihinsel bir zulümdür. Teknik adamlar da aynı baskı nın altındadır. Derbilerin neden giderek "kaybetmeme" maçlarına dönüştüğünü biraz da buradan okumak gerekir. Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk, takımını üç yıl üst üste şampiyon yapmış bir teknik adam. Buna rağmen, Süper Kupa finalinde Fenerbahçe'ye 2–0 kaybedilen bir maçın ardından, kendi camiası tarafından sert biçimde hedef alındı. Geçmiş yok sayılır, bağlam silinir, insan yalnız bırakılır. Mesele Okan Buruk değildir. "Canın sağ olsun" sürekli tekrar edilir. Teknik adamdan futbolcuya, taraftardan eski başkanlara kadar uzanan bir "biz" dili kurdu. Sadece yuhalayan tribün: Tesellisiz sorumluluk Sadece alkışlayan tribün: Sorumluluksuz teselli Sağlıklı tribün ise şunu yapar: Mücadeleyi alkışlar, sorumsuzluğu ıslıklar ama insanlığı ezmez. Üstelik tribün artık sadece statta değil. Denge ise hâlâ eksik. Başarılı teknik adamların dili genelde aynıdır: "Bu maç seni tanımlamaz." "Bu hatayı birlikte düzelteceğiz." "Sana güveniyorum." Ama cümle burada bitmez. Ardından sorumluluk gelir: "Bu pozisyonu tekrar çalışacağız." "Bu maçtaki rolün bu." "Formayı hak etmek için şunu yapman gerekiyor. " Özetle: Önce güven, sonra görev. Bu denge kurulduğunda sporcu: Risk almaktan korkmaz. Kritik anlarda sorumluluk üstlenir. Bu yüzden: Tesellisiz sorumluluk korkutur. Sorumluluksuz teselli durdurur.

Filtreleme Haberleri

Köşe Yazarı

Meleklerin Varlığına İman Eden Bir Toplum Böyle Olamaz

Sonra da kendini "iman ehli" olarak tanımlıyor. Kur'an bu gerçeği açıkça bildirir: "Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar." (İnfitar, 10-12) Bugün sokakta, çarşıda, iş yerinde, evde sergilenen İslam'a aykırı davranışlara baktığımızda şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Faiz normalleşmiş, yalan ticaretin dili olmuş, zina "özgürlük", israf "hayat tarzı" diye sunuluyor. İnsanlar "kimse görmüyor" diyerek her türlü harama cesaret edebiliyor. Oysa iman eden biri bilir ki görülmemek diye bir şey yoktur. Kur'an şöyle uyarır: "Ayrıca yanında onu gözetleyip duran ve ağzından çıkan her bir sözü anında kaydeden bir melek vardır." (Kaf, 18) Bu ayet yalnızca bilgi vermiyor; bir bilinç inşa ediyor. Meleklere iman eden biri, yalnızken de edep sahibidir. Meleklerin varlığına iman eden bir toplum: Eğer bugün bunların hepsi yaşanıyorsa, sorunu başka yerde aramayalım. Ve o iman, insanı yalnızken bile Allah'tan utandıran melek bilinciyle başlar.

13 Ocak 2026 00:00

Köşe Yazarı

Kimse Mutlu Herkes Haklı

Kendi seçmeni açısından baktığınızda; Trump sonuna kadar haklı. Generalleri, çamurlu cephe hattında takvimi 1 Nisan 2026'ya ayarlamış. Kendi beka pencerelerinden baktığınızda; onlar da haklı. Bizler sıcak koltuklarımızda "Avrupa ne der?" diye tartışırken, sahadaki gerçeklik çok daha soğuk bir hikaye yazıyor. "Kimse mutlu değil" tezinin en acı fotoğrafı, ağızlardan çıkan buharın donduğu o Kiev sokaklarıdır. Oldu bir şeyler, geçti bir şeyler dememek adına; henüz olmadan, vakit geçmeden söylemiş olalım: Bu kavga, sadece "iyiler ve kötüler" arasında değil; teknolojiyi, çipi ve üretim bantlarını elinde tutanlar arasında yaşanıyor. Şurası muhakkak; herkesin haklı olduğu, Kiev'in donduğu, Avrupa'nın tartıştığı bu kargaşa barındıran dünyada; taraf tutanlar değil, sadece kendi kapasitesini görebilenler ve inşa edenler ayakta kalır.

13 Ocak 2026 00:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Frenk Mukallidliğinden İbâret Kemalist Totaliter İdeol̃oji (2)

Bu metni, bizzât muharririn elinden çıkmış üç resim tamâmlıyor: Birinci ve ikinci resimde, fesli, cepkenli, kuşaklı, şalvarlı kıyâfeti içinde bir Türk âlimi görülüyor; üçüncü resimde ise, o, artık Frenk kıyâfeti içinde, cebrî kıyâfet ink̆ilâbına ayak uydurmuş ve bu bakımdan Garbli meslekdaşlarından tefrîk̆ edilemiyen "îtibârlı" bir ilim adamıdır... Öyle ya, Totaliter Rejimin 1936'da neşredilen yarı-resmî propaganda kitabında, Tekinalp ne diyordu: "(Sultan Mahmud'dan beri) fes, sembolik bir kıymet almış, bütün saâdeti, Peygamber'in tebşir ettiği cennetten bekliyen Ümmet-i Muhammed'le kâfirleri birbirinden ayıran bir alâmet olmuştu. Şapka giymek, kâfirler arasına karışmak demekti. Müslümanlar başlarındaki kırmızı feslerile oldukları yerde kaldıkları halde, modern kültür ve modern medeniyet, asırlardan beri ilerlemeğe devam ediyordu. [...] Milletine Garb kültürünü tamamile kabûl ettirmeğe kuvvetle azmetmiş olan Atatürk, [...] bu irtica sembolüne artık tahammül edemezdi. [...] Sarığın festen çok daha tehlikeli olduğunu söylemek zâiddir. Sarık, bir remiz, bir timsâl değil, bir düşmandı; şeriatin tâ kendisiydi! [Binâenaleyh,] Atatürk şeriat teşekküllerine ve şeriat zihniyetine karşı mücadeleye girişerek [fes ve sarığı kaldırdı, yerlerine şapkayı ikame etti. Muhakkak ki] Garplı serpuşunun altında ancak modern bir baş, modern bir dimağ ve modern bir zihniyet bulunabilirdi." (Tekin Alp, Kemalizm, İstanbul: Cumhuriyet Gazete ve Matbaası, 1936, ss. 100, 101, 104, 103. Bu metinde "Şerîat" kelimesinin "İslâm" kelimesinin müterâdifi olarak kullanıldığına dikkat edilmelidir.) Ve bizzât –Fransız muharririnin tâbiriyle- "Diktatör" Lider de aynen böyle dememiş miydi: "Medenî kıyâfet iktisâ edilecekdir! Bunda tereddüde mahâl yoktur! Bir adam olduğumuzu, medenî insan olduğumuzu isbât ve izhâr için îcâb eden yapılacaktır!" (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/220-222) "Sarık ve cüppe ile müvaffak olmanın imkhanı yok-tır. Artık medeni bir millet olduğumızı cihana ispat ettik." ("Büyük Şef"in Samsun'daki beyânâtından; Cumhûriyet, 17.9.1928, s. 1. Manşetten verilen bu cümleler, henüz Osmanlı harfleriyle neşredilen gazetede, L̃atin harfleriyle ve aynen bu imlâyle tertîb edilmiştir.) Yine aynı zihniyetle, Elâziz Meb'ûsu tâyin edilmiş şâir Fazıl Ahmet Aykaç da, 1932'deki 1. Dil Kurultayı'nda, Efendi'sinin sesini ak̃settirmiyor muydu: "Arkadaşlar; Şeyhülislâm Efendinin çakşırı veya cübbesiyle laboratuvarda, bakteriyolojihanede çalışılamaz. Bizim yolumuz fetvahaneye değil kimyahaneye, bakteriyolojihaneye doğrudur." (Türk Dili Birinci Kurultayı; Tezler, Müzakere Zabıtları, 1932, İstanbul: TC Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, s. 296) Kezâ, "Cumhûriyet"in (hak̆îkatte Kemalist Totaliter Rejimin) 10. senesi münâsebetiyle Mediha Muzaffer'e yazdırılmış İnkılâbın Ruhu isimli bir resmî propaganda kitabında da benzeri şeyler tekrâr edilmiyor muydu: "Kıyafet İnkılâbına kavuştuğumuz gün hayatımızdan örtüleri kaldırdık, şeklimizi garabetten kurtardık, insanlığımızın samimî ve öz güzelliğini, benliğini duyduk. Ruhumuz hastalıktan, zevkimiz, zekâmız seciyesizlikten kurtuldu. Dünyanın medenî insanları arasına zevkle, zekâ ile, mâna ve benlikle karışmamız hayatımızı değiştirdi, varlığımızı tanıttı." (İnkılâbın Ruhu, İstanbul: Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, 1933, ss. 61-62.) Bu misâller, usandıracak kadar çoğaltılabilir... Bize tam da kültür jenosidi mücrimlerine yakışır bir cevâb veriliyor: "Frenklerden hiçbir farkımız kalmasın diye!" ("İnönü'nün Hâtıraları", Ulus gazetesi, 5 Nisan 1969; İsmet İnönü, Cumhuriyetin İlk Yılları 1923-1938, I, Cumhuriyet Gazetesinin Okurlarına Armağanı, Ekim 1998, s. 83) Aslında, "İkinci Adam"ın sözü de, "Tek Adam"ın aynı meâldeki sözünün bir başka yankısı değil miydi: "Efendiler, milletimizin başından, cehil, gaflet ve taasubun ve terakkî ve temeddün düşmanlığının alâmet-i fârikası gibi telâkkî olunan fesi ata­rak onun yerine bütün medenî âlemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu sû­retle, Türk milletinin, medenî hayât-ı içtimâiyeden zihniyet îtibâriyle de hiçbir farkı olmadığını göstermek bir lâzıme idi. Bunu Takrir-i Sükûn Kânûnu cârî olduğu zamanda yaptık." (Kemal Atatürk, Nutuk, c.II 1920-1927, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul: Millî Eğitim Bak. Yl., 1981, ss.895-896) "Diktatör"… Daha beteri: "Totaliter Şef"! O Banoğlu ki, "gururla okuyacağımız bu kitap da, eşsiz Atatürk'ün insan üstü enerjisi, zekâ ve iman kudretini dünya milletlerine haykırmaktadır" sözüyle takdîm ettiği (s. 3) bu kitabın başına ilâve ettiği "Mukaddime"sine "Atatürk Diktatör mü İdi?" başlığını koyuyor ve g̃ûyâ ak̃sini isbât bâbında birçok hâtıra naklettikden sonra, metnini şu hâtırayla bitiriyordu: "Amerikalı bir kadın gazeteci, Dolmabahçe Sarayında Atatürk'le mülâkat yapıyordu ve hep 'diktatör' kelimesi üzerinde duruyordu, Bir aralık Atatürk şu cevabı verdi: '- Evet, diktatör ama, kalblere girerek hükmeden diktatör!' " (s.

13 Ocak 2026 00:00

Halit Yıldırım

Yitiksöz Dergisi Filistin Özel Sayısına Dair

Hani Hz. Peygamber "Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle buğzetsin ki bu da imanın en zayıf derecesidir." buyurmuştu ya… Ömer Erdem'in dediği gibi, "kelimeler silahlardan büyüktür!" Haksızlık ve zulüm karşısında susan dilsiz şeytanlardan olmamak adına bu tarihi misyonu üstlenen yiğit kalemler, yüreklerinde biriktirdikleri öfkeleri terennüm eden kelimelerini birer kurşun edasıyla namluya sürercesine kalemlerine yüklediler. Son olarak Kahramanmaraş'ın yiğit sesi Yitiksöz dergisinde Duran Boz hocamızın editörlüğünde bu edipler ve şairler; şiir, deneme, makale ve çizimlerinden oluşan 183 yazı ile içlerini döktüler. Dile kolay, tam 700 sayfalık bir dergi Filistin Özel sayısı. Sunuş yazısında: "Günümüzde Filistin'de yaşananlar, yalnızca siyasi bir hesaplaşma değil; insan onuruna yönelik sistemli ve bilinçli bir saldırının göstergesidir. Ölüm ve öldürme, Gazze'de günlük yaşamın sıradan bir parçası hâline getirilmiş; neredeyse bir inancın ritüeli gibi işlemektedir. Bu durum, sistemli bir biçimde bir halkı yok etme iradesinin, kimi ideolojik gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir soykırım sürecini işaret eder. Siyonizm'in ilk dönemlerinden bu yana şekillenen yayılmacı ve ayrımcı anlayış, bugün askerî operasyonlarla, abluka politikalarıyla ve sistematik hak ihlalleriyle somutluk kazanmıştır. Gazze'de öldürülen her çocuk, yalnızca bir bireyin değil insanlık ruhunun katledilmesidir aynı zamanda. Vicdan, insanın fıtratında yer alan şaşmaz bir ölçü olsa da bu ölçü devre dışı bırakılmış, insan, işleyen ölme ve öldürme düzeninin aparatı durumuna getirilmiştir." Denilerek bu mücadele kısaca özetlenmiş. İsrail terör örgütü ve onun ayakçısı ABD, insanların Gazze üzerindeki nazarlarını farklı bölgelere ve olaylara çekebilmek için şaklabanlıklar yapıyorlar. Venezüella'da yaşananlar, İran'da yaşananlar, Suriye'de yaşananlar, Rusya-Ukrayna savaşını kızıştırmaları sadece ve sadece insanların ilgisini Gazze'den çekmek içindir. Tefekkür edeceğiz ve sonra bir kez daha teşekkür edeceğiz bu meseleyi unutturmak isteyenlere inat kör dünyanın gözüne kalemlerini sokanlara. Teşekkür edeceğiz çıkardıkları manasız gürültüler ile çocukların feryatlarını susturmak isteyenlere inat şiirleriyle, ezgileriyle Gazze'yi terennüm edenlere.

13 Ocak 2026 00:00

Köşe Yazarı

Sudan'da Hdk Suriye'de Sdg

Geçen haftalarda Sudan'daydım. Sudan'a uzaktan bakmadım. Bu, yıllardır inşa edilen bir yapının sonucudur. Adı Hızlı Destek Grubu oldu. Başlangıçta "güvenlik, "denge", "iç tehditlerle mücadele" denildi. Sonra bu yapı büyüdü. Silahlandı. Siyasete müdahale etmeye başladı. En sonunda devlete yöneldi. Başkenti ele geçirdi. Binlerce insan öldü. 50 bin çocuk kaçırıldı. Bugün Sudan'da 18 milyon insan kendi ülkesinde mülteci. 30 milyon insan açlıkla karşı karşıya. Bu bir tesadüf değil. Bu bir modeldir. Sudan'da sahada herkes aynı şeyi konuşuyor. Hızlı Destek Grubu'nun arkasında İsrail var. Bu bir söylenti değil. Sudanlı bakanların açıkça dile getirdiği bir gerçek. Ayrıca başka egemen güçlerin de bu yapıyı desteklediği sahada net biçimde görülüyor. Bu yapı kendi başına hareket etmiyor. Bir dış mühendisliğin ürünüdür. Buradan Suriye'ye bakınca tablo değişmiyor. Suriye'de bu yapının adı SDG'dir. Mantık aynıdır. Devletin dışında ama devletin yerine konumlandırılmış bir silahlı yapı. Orduya paralel bir ordu. Devletin egemenliğini fiilen sınırlayan bir güç. Sudan'da Hızlı Destek Grubu neyse, Suriye'de SDG odur. İkisi de "yerel güç" söylemiyle meşrulaştırılmak isteniyor. Ordu, devletin tek meşru silahlı gücüdür. Devletin içinde ama başka güçlere bağlı çalışan silahlı yapılar ordu değildir. Bu, Sudan'da da aynen yaşandı. Geçen sene Lübnan'daydım. Ordu vardır ama tek bir iradeye sahip değildir. Suriye bu yola girerse, Sudan gibi yakılır. Lübnan gibi çürütülür. Bu, zulmü görmezden gelelim demek değildir. Suriye'de gördüğüm için söylüyorum.

13 Ocak 2026 00:00

Murat Cahid Kuvvet

Konsensüsü Bozmak: Francesca Albanese

1967'den bu yana süren işgal, Batı'nın medya, akademi ve kültür endüstrisi aracılığıyla kurduğu söylem düzeni içinde ya meşrulaştırılmış ya da görünmez kılınmıştır. Filistin, bu bağlamda yalnızca askeri ve ekonomik değil, aynı zamanda epistemolojik bir abluka altına alınmıştır. Ancak bu ablukayı yaran ve yerleşik anlatıyı bozan bazı cesur sesler de var: BM Özel Raportörü Francesca Albanese. Gazze'ye yönelik saldırılar sırasında ateşkes çağrılarında ısrar etmesi, Filistinlilerin etnik temizlik riskiyle karşı karşıya olduğunu açıkça ifade etmesi ve nihayet 2024'te BM İnsan Hakları Konseyi'ne sunduğu raporda İsrail'in eylemlerini "soykırım" olarak tanımlaması, Batı'nın uzun süredir koruduğu söylem konsensüsünü kökten sarsmıştır. Albanese'e yönelen ekonomik yaptırımlar, diplomatik baskılar ve görevden alınma çağrıları, onun "tarafsızlığına" değil, hakikati bu açıklıkla dile getirmesine duyulan korkunun sonucudur. Bu yönüyle Albanese, yalnızca bir BM raportörü değil; kurumsallaşmış küresel suskunluk içinde yükselen bir söylemsel müdahaledir.

13 Ocak 2026 00:00

Galip İlhaner

Abd-israil Siyonist İttifakı Nasıl Durdurulabilir?

* Dünyayı yöneten ve yönlendiren sistemin başında şu anda ABD-İsrail ittifakı var. ABD-İsrail ittifakı bu aktörlerin dengesini de bozmaya çalışıyor. ABD-İsrail Siyonist ittifakı AB içinde de ciddi krizler oluşturabilir. Yunanistan-Türkiye savaşı çıkabilir. Bu Türkiye-AB savaşına dönüşebilir. İran'ı da parçalayıp Türkiye'yi de İran gibi bir sürece hazırlamaya çalışacaklar. ABD, İsrail, Rusya ve ÇİN dörtlüsü sınırlarını genişletiyor. Çünkü ABD (Donald Trump), uluslararası hukuku bitirdiğini Trump üzerinden RESMEN ilan etti. ABD Başkanı Donald Trump, ABD'nin uluslararası alandaki yetkilerinin sınırının "kendi ahlakı ve kendi aklı" olduğunu belirterek, "Uluslararası hukuka ihtiyacım yok." dedi. Ya Selam PaxAnadolu - Anadolu Barışı Düzeni ya PaxSiyonist (ABD-İsrail) Düzeni kurulacak. * 1. Türkiye liderliğinde yeni bir ADİL Dünya Düzeninin (Selam PaxAnadolu - Anadolu Barışı Düzeni) kurulmasıyla ve dolar yerine yeni bir para sisteminin, faizsiz İslam Ekonomi Sistemi'nin kurulmasıyla 2. Latin Amerika Kıtası ülkelerinin AB ve NATO benzeri bir örgüt kurmalarıyla 3. TÜRKİYE-ÇİN-Rusya-İngiltere,... 1. ABD-İngiltere Savaşını, ABD kazanmıştı. * ABD (Donald Trump)'nin İngiltere etkisindeki bölgelere müdahalesi, ABD ile İngiltere arasında bir savaşa yol açabilir. ABD ile İsrail arasında büyük sorunlar çıkabilir. ABD, İsrail'in gerçek yüzüyle karşılaşabilir. İsrail ile ABD'nin arasında bir savaş çıkma ihtimali de vardır. ABD bir gün İsrail'e yeter artık diyebilir. İsrail hem ABD'yi hem dünyayı Yahudileştirmeye çalışıyor. Ekonomik olarak çöken ABD parçalanabilir. Latin Amerika ülkeleri birleşip ABD'ye savaş ilan ederek, ABD'yi parçalayabilirler. ABD kendi sonunu hazırlıyor. Brezilya ve müttefikleri ile ABD arasında ciddi bir savaş çıkabilir. PKK adeta silah bırakmayacağını RESMEN ilan etti. * PKK Türkiye'den neredeyse tamamen çıkarıldı. Kürtler PKK (İsrail-ABD)'dan tamamen kurtarılacak. Bizi PKK üzerinden ve Suriye'de, Türk-Kürt savaşına sürüklüyorlar.", https://x.com/Galipilhaner/status/1011944374912126976, ÖS 3:08 · 27 Haziran 2018 * PKK'ya yapılacak son ve bitirici operasyonun adı: Selahaddin Eyyubi Operasyonu olmalıdır. Türkiye SDG (PKK-YPG)'ye müdahale etmeden önce, PKK'nın kayıtsız ve şartsız silah bırakması için belli bir süre (99 gün) tanımalıdır. PKK Kürtler nezdinde %100 haksız duruma düşürülmelidir. Irak da ABD-İsrail-İngiltere etkisinden kurtarılmalıdır. Türkiye, İran, Irak, Suriye Dört Kürt devletini Kürtler üzerinden bölüp, İsrail-Kürdistan-Ermenistan-Gürcistan ile Genişletilmiş Arz-ı Mevud hedefine varmaya çalışacaklar. Orta Asya'yı da Orta Doğu'ya çevirmeye çalışacaklar. Kürtler ya İslam dünyasının daha da bölünmesinin yolunu açarak Siyonizm'e hizmet edip, ABD-İsrail (PKK)'in yolundan gidecek ya da İslam dünyasını Türkiye liderliğinde birleştirerek, Selahaddin Eyyubi'nin yolundan gidecek.

13 Ocak 2026 00:00

Köşe Yazarı

Amerika'nın Yeni İmparatorluk Çağı

NEW YORK – ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela'daki eylemleri, uluslararası hukuku ihlal etmesi, yerleşik normları hiçe sayması ve Danimarka ile Kanada gibi müttefikler de dâhil olmak üzere diğer ülkelere yönelik tehditleri nedeniyle yoğun eleştirilerin hedefi oldu. Ancak artık, ne Amerika Birleşik Devletleri ne de dünyanın geri kalanı için işlerin iyi bitmeyeceğinin açık olması gerekir. 6 Ocak 2021'de yıl dönümünü "kutladığımız" ABD Kongre Binası'nda yaşanan ayaklanma onun haklı olduğunu gösterdi. 2024 seçimleri, Trump'ın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki hakimiyetini pekiştirdi ve partinin onu sorumlu tutmak için hiçbir şey yapmayacağını garanti altına aldı. Trump yönetiminin Venezuela'yı "yöneteceğini" ve petrolünü alacağını söylüyor; bu da ülkenin en yüksek teklifi verene satış yapmasına izin verilmeyeceği anlamına geliyor. Onlarca uyuşturucu kaçakçısı olduğu iddia edilen kişiyi, herhangi bir adil yargılama süreci olmaksızın öldürmenin ahlaki boyutu ve hukukun üstünlüğü gibi konular bir kenara itilmiş ve bir zamanlar Amerikan "değerlerini" gururla savunan Cumhuriyetçiler ise bu konuda neredeyse hiç ses çıkarmamışlardır. Bunu yapmak için Tayvan'ı "yönetmesi" gerekmez, sadece politikalarını, özellikle de ABD'ye ihracata izin veren politikaları kontrol etmesi yeterlidir. 19. yüzyılın büyük imparatorluk gücü olan Birleşik Krallık'ın 20. yüzyılda pek de iyi bir performans göstermediğini hatırlamakta fayda var. En azından Birleşik Krallık, sömürgelerine hukukun üstünlüğü ve bazı "iyi" kurumlar gibi, yönetime dair nispeten olumlu ilkeler ihraç etmeye çalışmıştı. Hukukun üstünlüğü olmadan, her zaman belirsizlik vardır. Lord Acton'un meşhur sözü şöyledir: "Güç yozlaştırır, mutlak güç muhakkak yozlaşır". Umarız ki "Trump zirvesine" ulaşmışızdır ve bu distopik kakistokrasi dönemi 2026 ve 2028 seçimleriyle sona erer. ABD'nin kalıcı ticaret açıklarının yarattığı "talep boşluğunu" doldurmak, dünyanın geri kalanı için, arz tarafındaki sorunlarla boğuşmak zorunda olan ABD'ye kıyasla çok daha kolaydır. *Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Joseph E. Stiglitz, Dünya Bankası'nın eski baş ekonomisti, ABD Başkanı'nın Ekonomik Danışmanlar Konseyi'nin eski başkanı, Columbia Üniversitesi'nde profesördür.

12 Ocak 2026 15:42

Köşe Yazarı

Halep Operasyonundan Hangi Sonuçlar Çıktı?

Suriye ordusuyla Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adını da kullanan YPG arasında aralık ayında başlayan, ocak ayının ilk günlerinde şiddetlenen Halep gerginliği, SDG'nin 10 Ocak itibariyle kenti terk etmesiyle sonlanmış gibi görünüyor. Halep'te Kürt yoğunluklu mahalleri de 2011 sonrasında kontrol etmeye başlayan YPG, Suriye ordusunun başlattığı operasyon sonucunda yaklaşık 15 sene sonra Halep'ten tamamen çekilmek zorunda kalmış oldu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da konuyla ilgili değerlendirmesinde, PKK'nın 10 Mart mutabakatına uyması için "mecbur kılacak şartların oluşması gerektiğini" kaydetmiş ve "Burada tabii Amerika'nın ve bölgedeki diğer bazı aktörlerin, Türkiye de dahil, ortaya koyacağı tercihler, tavırlar, çözüm önerileri önemli," değerlendirmesini yapmıştı. Ankara'daki güvenlik kaynaklarının, olayların başladığı andan bu yana yaptıkları gözlem ve analizler, 10 Mart mutabakatının yaşama geçirilmesi konusunda YPG/SDG ile PKK liderliği arasında önemli bir çatlağın ortaya çıktığını gösteriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da 8 Ocak'ta düzenlediği basın toplantısında, Türkiye'de sağlanan olumlu iklim ve Abdullah Öcalan'ın mektubuna rağmen adım atılmamasının yarattığı olumsuzluğa dikkat çekmiş, YPG'de bir grubun İsrail ile eşgüdümü tercih etmeye devam etmesinin yaratacağı sorunları gündeme getirmişti. Ancak hem Suriye ordusunun sahada daha etkinleşmesi hem de başta ABD olmak üzere uluslararası toplumun Şam yönetiminin operasyonuna karşı çıkmaması YPG açısından 10 Mart mutabakatını uygulamayı daha zorunlu hale getiriyor. ABD'nin, operasyonu engellemek ya da durdurmak için Suriye'ye baskı kurma yolunu tercih etmemesi, taraflara itidal içinde 10 Mart mutabakatını uygulama çağrısında bulunması dikkat çeken bir gelişme oldu. Bu harekatların en sonuncusunu Merkez Kuvvetler Komutanlığı, tam da Halep olaylarının yaşandığı 10 Ocak günü Suriye'nin Palmira kenti yakınlarındaki IŞİD hedeflerine karşı gerçekleştirdi.

12 Ocak 2026 15:22

Duygu Merzifonluoğlu

Beşgen Piramitin En Aydınlık Yeri "Yalın Şeyler"

O an fark ediyorsunuz kitabın adı olan "Yalın Şeyler" meğer o beşgen piramitin tepesindeki en aydınlık yermiş... 2025 yılının Kasım ayı'nda, Kuzguncuk'ta kitabın başında yer alan zihin haritasının sağ alt köşesine şöyle bir cümle yazılmış: "kitabın kendisi gibi tuhaf, karmaşık, dolambaçlı ve farklı yönden okumalara açık." İnceliyorsunuz haritayı, çok detaylı. Kitabın 4'üncü sayfasında mesela bir anda içinde yüzen insanların ve de bir teknenin olduğu bir deniz manzarası çıktı karşıma. 2026'nın Ocak ayı'ndan son hız o manzaranın içine giriverdim. "Mimarlığı, mimarlık üzerine düşünmeyi, üretmeyi ve yazmayı seviyorum. Bu sevgimin özünde insanlığın potansiyeline aklı, ruhu ve iradesiyle yarattıklarına duyduğum hayranlık yatıyor." Kitap aslında mimar Ömer Selçuk Baz ve ortağı Okan Bal'ın 2005 yılından bu yana Yalın Mimarlık çatısı altında ürettikleri işlerini konu alan neredeyse 500 sayfalık bir kitap ve de içerisinde "Arketipler, Anlatılar, Örüntüler, Müşterekler, Doğa ile Diyalog, Tektonik ve İşbirliği" adlarını taşıyan bölümler var. *** Banu Uçak, Ömer Selçuk Baz ve ortağı Okan Bal'ın, bu iki önemli ismin mimarlığını uzun süredir yakından takip ettiğini söyleyerek, bu kitabı nasıl yazmaya karar verdiğini ve de bu süreçte hangi aşamalardan geçtiklerini anlatırken şöyle bir cümle kurmuş kitabın başındaki yazısında: "Yalın adını taşıyan bu ofisin de, bu kitabın da yalınlık iddiası biçime değil, anlamı kuran fikrin yalınlığına dayanıyor. Yoksa ne kitabın, ne de Yalın Mimarlık'ın işlerinin kelime anlamıyla yalın olduğu iddia edilemez." Kitabın bölümlerinin genel yapısı ve projeleri belirlendikten sonra ise Ömer Selçuk Baz'ın önerisiyle kitaptaki her bölümü dışarıdan bir gözle sorgulayıp tartışabilecekleri dostlarıyla bir araya gelmek istemişler. Banu Uçak "kitap içinde fasiküllerden oluşan yedi ayrı kitap tasarladı adeta" demiş kitabın tasarım hikayesini anlatırken. Ben ise sanırım en çok kitabın birleşim yerinde büyük harflerle "YALIN" yazmasını sevdim. Ve son olarak, yazısının sonunda bu kitaba dair şöyle bir şey yazmış Banu Uçak: "Uzun zamandır bu kadar keyifle, bu kadar zorlanarak, kendi sınırlarımın kıyısında dolaşıp başkasınınkini anlamaya çalışarak bir iş yapmamıştım. İnsanın coşkuyla kendini bıraktığı her süreç gibi bu kitap da beni değiştirdi." Sanırım kitabın tümünü daha okuyup bitiremeden, bu cümleler hep aklımda kalacak benim. "Onu en iyi anlamış ve anlamaya hazır olan yol arkadaşları ile değişim ve dönüşüm yolculuğuna çıkmak, kendini bir kitap aracılığı ile yeniden doğurup, kendi potansiyelinin en üst sınırına ulaşmak ve de fiziki boyuta böylesine değerli bir anı bırakmak.." Gerçek bir yazar olmak isteyen, yazı yazmayı seven herkesin bir benzerini yaşama şansı olur umarım. Bu sırada kitabın sonunda yer alan "Açık Yara" adını taşıyan, siyah sayfaların yer aldığı bölüm insanın nefesini kesen bir bölüm. Buradaki metnin başlığı: "Coğrafyanın Yükü ya da Kırılgan Hayatlar" Bu bölümde mimar Ömer Selçuk Baz bu bölümde, doğduğu yer olan Antakya'yı da yerle bir eden 6 Şubat Depremi sonrasında depremin mimarlığa bakışını nasıl dönüştürdüğünü anlatmış. YEM Yayın tarafından yayınlanan bu kitabın, en başından itibaren size verdiği tek bir yönlendirme var bana göre o da "özgürlük" ve de "düşünce kalıplarınızı kırarak, kitap boyunca farklı perspektiflerden dünyayı, yaşamı, insanı, doğayı ve de içinde yaşam olan tüm yapıları görmeye müsaade edebilmek.." Emeği, çabası ve de harcanan zamanı fazla olan bu özel kitap umarım en doğru zamanda doğru alıcısına ulaşır.

12 Ocak 2026 14:24

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.