×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

200 Yıllık Yalının Tapu Davası

12 Ocak 2026 06:29

Tarabya'daki 200 yıllık yalı Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Rusya Federasyonu ve mirasçılarını 18 yıl sonra yeniden karşı karşıya getirdi. İ STANBUL Boğazı'nın en değerli noktalarından Tarabya'daki yaklaşık 200 yıllık yalı ve 10 dönümlük arazisiyle ilgili mülkiyet davası, 18 yıl sonra yeniden görülüyor. Yüzyılı aşan diplomatik kullanım, "Rus Sefareti" şerhli tapu, tartışmalı mirasçılar ve etik sınırları zorlayan işlem iddiaları... İstanbul 20. Asliye Hukuk Mahkemesi'ndeki dosya, klasik bir tapu iptali davası olmaktan çıktı. Nitekim Nikola İsveçin bu paranın kendisi tarafından ödenmediğini ve Rus devleti tarafından ödendiğini 1912 tarihli Evkaf Mahkemesi kararına konu duruşmada ifade ve kabul etti, fiili kullanımın başından itibaren Rus diplomatik misyona ait olduğunu söyledi. Osmanlı ve Cumhuriyet arşivlerinde taşınmaz "Rus Sefareti" ve "konsolosluk villası" olarak yer alıyor. Rusya Federasyonu taşınmazın bedelinin Rus devleti tarafından ödendiğini, yaklaşık 150 yıl boyunca diplomatik amaçla kullanıldığını ve İsveçin'in yalnızca emanetçi sıfatıyla hareket ettiğini savunarak, tapu iptali ve kendi adına tescil talep ediyor. Yıllar içinde açılan bu davalar, İstanbul 20. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyasında birleştirildi. İstanbul 20. Asliye Hukuk Mahkemesi, Adalet ve Dışişleri Bakanlıklarına yazılan kapsamlı müzekkerelerin cevapları ve istenen görüşler gelmeden, mirasçıların gerçek mirasçı olup olmadığına dair yapılan incelemelerin sonucunu beklemeden yargılamayı tamamladı ve tapuyu İsveçin mirasçılarına verdi. İstanbul 20. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 30 Ocak 2025 tarihli kararı, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi tarafından 26 Eylül 2025 tarihli karar ile bozuldu.

Bes'te Devlet Katkısı Düşürüldü 18 Milyon Kişi Ne Yapacak?

12 Ocak 2026 06:08

1 Ocak 2026 tarihine kadar sistemdeki 18 milyon katılımcı devlet katkılarını yüzde 30 olarak alacak ki, aldılar zaten. Bu katılımcıların, 1 Ocak 2026 tarihinden itibaren sisteme yatırdıkları tutarlara ödenecek devlet katkısı ise yüzde 20 olacak. Devlet katkısının yüzde 30'dan yüzde 20'ye düşürülme kararı 7 Ocak tarihli Resmi Gazetede yayımlandı. 1 Ocak ile 7 Ocak tarihleri arasında BES'e para yatıranların devlet katkısı tutarı yüzde 30 değil, yüzde 20 olacak. 29 Aralık 2025 tarihinde, yine bu köşede, devlet katkısının yüzde 30'dan 20'ye düşürüleceğini duyurmuştum. Çok iyi hatırlıyorum, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 2015'te, Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde, katıldığı bir toplantıda şu açıklamaları yapmıştı: "BES'te devlet katkısı devam edecek. Katkı, bütçede önemli bir kaleme ulaştı. 2016'da 3-3.5 milyar liralık ilave bir yük demek. Bu birçok bakanlığın bütçesinden kat kat daha yüksek bir rakama tekabül ediyor. Beklentilerin o çerçevede oluşturulması lazım." Mehmet Şimşek, yine o konuşmasında, emeklilik fonlarını yöneten portföy yönetim şirketlerini de eleştirerek, "Sırtınızı BES'e dayayıp yüksek ücretler, düşük performansla yolunuza devam edemezsiniz" demişti. Devlet katkısının artırılması ile birlikte hemen hemen her yıl BES'e 700 binin üzerinde yeni katılımcı girdi ve bugün katılımcı sayısı gönüllü BES'te 10.1 milyon, çalışanların katıldığı Otomatik Katılım Sisteminde ise 7.8 milyon olmak üzere toplam 18 milyon kişiye ulaşıldı. Son 5 yıla baktığımızda ise BES fonlarının ortalama getirisi yüzde 769 olmuş ki, son 5 yılda TÜFE yüzde 608 olmuş. * Bugün BES'te olanlar için matematiksel bir hesap yaparsak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Katkı paylarının değerlendirildiği fonların getirisi, üzerine yüzde 20 devlet katkısı, üzerine devlet katkısının getirisi (2025 yılında yüzde 31 ile enflasyon kadar getiri sundu). Sistemde 3 yıl kalanlar katkının yüzde 15'ini, 6 yıl kalanlar yüzde 35'ini, 10 yıl kalanlar yüzde 60'ını hakkediyor.

Filtreleme Haberleri

Öcalan'ı Dinlemeyen Pkk "Halep'ten Çıkın" Diyen Mazlum Abdi'yi Takar Mı...

Adı üzerinde "Terörsüz Türkiye, Terörsüz Bölge" girişimi sadece Türkiye içerisinde değil, Suriye başta Irak, İran ve Avrupa yapılanmalarının da tasfiyesini içeriyordu. Nitekim, PKK elebaşı Öcalan, 27 Şubat 2025 tarihli çağrısında "anlam yoksunluğuna düştüğünü" söylediği PKK için şu tahlili yapmıştı: " 1990'larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkârının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK'nın anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır. " Bölücü terör örgütünün amaçlarından hiçbirisini gerçekleştirilemeyeceğini de şu sözlerle ifade etmişti: " Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır. " Bu nedenle çağrı metnini şu sözlerle bitirmişti: " Kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir. " Çağrı çok netti ancak PKK fesih kararını ilan etmesine rağmen silah bırakmadı. Fesih kararı ve silah yakma gösterisi sembolik kalan PKK terör örgütü bu tutumuyla bir yandan Türkiye'yi oyalarken, diğer yandan ağırlığını Suriye'deki uzantısı PYD/YPG/SDG'ye verdi. 8 Aralık 2024 Suriye devrimi ile işbaşına gelen yeni hükümet ile ABD'nin kontrolünde 10 Mart 2025'te entegrasyon mutabakatı imzalayan PKK/PYD/SDG de Kandil'in talimatlarıyla oyalama taktiğine geçti. ABD'nin desteğini azaltması ile soykırımcı İsrail'in Suriye topraklarında, Dürziler, Aleviler yanında kendisine de destek olmasını bekleyen PKK/PYD/SDG, entegrasyon konusunda olduğu gibi 10 Mart Mutabakatı çerçevesinde Halep'teki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini çatışmasız şekilde terk etmesi konusunda tek bir adım atmadı. PKK elebaşı Öcalan 'ın 30 Aralık 2025 günü mesajında, " 10 Mart Mutabakatı'nın uygulanması süreci rahatlatacak ve hızlandıracaktır " demesine, Türkiye Suriye hatta ABD Büyükelçisi Tom Barrack'ın çağrılarına rağmen PYD/YPG/SDG Kandil'den aldığı talimatla süresi 31 Aralık günü dolan mutabakat konusunda adım atmadı. En son Suriye yönetimi ile 4 Ocak 2025 günü Şam'da yapılan görüşmelerde PKK/PYD/SDG'nin mutabakata uymayacağı kesinleşti. Kandil'in "çatışın" talimatı üzerine PKK/PYD/SDG'li teröristler, Kürtlerin yaşadığı mahallelerde yaşayan insanları canlı kalkan ve atış mevzisi olarak kullandı. Mazlum Abdi'nin "Uluslararası tarafların arabuluculuğuyla" PYD/YPG'lilerin Halep'ten çıkartılarak Fırat'ın doğusunda işgal ettikleri bölgelere getirildiğini açıklaması, bu görüş ayrılığının yansımasından çok Suriye ordusunun son derece iyi planlanmış operasyonel başarısı sayesindedir. PKK/KCK yapılanması SDG'yi oluşturan PYD/YPG'nin üzerindedir. Mazlum Abdi ya da İ lham Ahmed her ne kadar kendisine "diplomat" süsü verse de sonunda PKK'ya bağlı teröristlerdir.

12 Ocak 2026 06:07

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Selim İleri'nin Genç Bir Yazar Olarak Mektupları

TAM bir yıl oldu usta yazar Selim İleri aramızdan ayrılalı. Geçen yıl 8 Ocak'ta vefat etmiş ve 10 Ocak Cuma günü sevenleri tarafından biblo güzelliğindeki Vaniköy Camii'nden ebediyete uğurlanmıştı. 1977'den 1984 yılına kadar birbirlerine mektup yazmışlar, iç dünyalarını bütün samimiyetleriyle ortaya koymuşlardı. Hasan Bülent Kahraman, Selim İleri' nin kendisine yazdığı mektupları çok ayrıntılı şekilde notlayarak yayına hazırlamış ve ona göstermek üzere sözleşmişlerdi. Selim İleri' nin son halini göremediği kitap 'Hemen Yaz Bana' adıyla Studio Yayınları tarafından geçen haziran ayında yayımlandı. Hasan Bülent Kahraman zor bir işin altına girmiş ve Selim İler i'nin sözünü ettiği pek çok olayın detaylarını vererek dönemin ve İleri'nin daha iyi anlaşılmasını sağlamış: Kahraman, "O dönemde bir romandan diğerine geçiyordu. Yazdıklarını bana parçalar halinde gönderiyordu. Notlarda o ayıklamayı, seçmeyi, bütünleştirmeyi yaptım. Çok zorlu bir çabayla kitapların nasıl birbirinden doğduğunu gösterdim. Arkada elbette 1970'lerin, o korkunç, o ürkütücü yılların panoraması var, edebiyat dünyası var, Selim'in yaşam uğraşları var" diyor. - Selim İleri' nin vefatından hemen önce üzerinde çalıştığı bir diğer kitabı Cüneyt Arkın' la iniş çıkışlı dostluklarını anlattığı 'Sen Diye Biri' de geçen yıl İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanmıştı. 8 Mart 1977 tarihli mektubunda bir başka Yeşilçam yıldızıyla, Kadir İnanır 'la da kavga ettiğini yazıyor: "Sana yazmakta çok geciktim biliyorum. Yalnız her bakımdan tatsız tuzsuz günler yaşıyorum. Nihayet dün akşam, bir konuk evinde sinemamızın o dürüst geçinen oyuncusu Kadir İnanır'la müthiş bir kavga ederek, alt üst olmuş sinirlerimi iyice berbat edip, mazoşist bir huzura erdim... İnsanlar, ilişkiler, dostluk görünümü altındaki dilsiz cinayetler beni artık çok korkutuyor. Biraz metafizikçi yanım olsa şizofreninin kurbanı olup çıkacağım. Fakat materyalist açıdan bakıp kendimi korumaya çabalıyorum, 'Bu da geçer ya hu!' Bayılırım ayakkabıcılarda, berberlerde, bütün o kenar mahalle dükkanlarında asılı duran şu tabelaya. - 1976 yayımlanan 'Her Gece Bodrum' romanıyla geniş bir okur kitlesi yakalayan ve popüler olan Selim İleri yazdığı Bodrum'dan biraz da çekindiğini söylüyor mektuplarında: "Bodrum'a ayın 10'unda gideceğim. İyi değil." - Mektuplardan Selim İleri' nin 1 Mayıs 1977'deki kanlı Taksim mitingine de katıldığını öğreniyoruz. Politik nedenlerle değil, romancı olarak gözlem yapmak için oradaymış: "Çok iç burkucu, insanı neredeyse umarsızlığa sürükleyici bu müthiş acı günlerin ortalık yerinde yazıyorum sana. Pazar günü, hiç de tasvip etmediğim 1 Mayıs kutlamasına romana malzeme çıkar diye katıldım. Türkiye: Her yer karanlık! Ötekiler bataktalar." Haziran 1977

12 Ocak 2026 06:06

Halep Çatışmalarında Sdg-pkk İçin Yol Ayrımı

SDG yönetiminden gelen açıklamalar ise daha "uzlaşmacı" ve anayasal statüden yana gözüküyor. Ayrıca "uluslararası tarafların arabuluculuğu" derken ABD ve Türkiye'nin çabalarını meşrulaştırıyor. Yani, "terör yöntemleri"ni devam ettirdiğini gösteriyor. Açıklama ve iddiaları maddeler halinde şöyle özetleyebilirim: 1- "SDG yönetimi (Mazlum Abdi ve İlham Amed) uzlaşıya açık bir tavır sergiledi. 2- "Suriye ordusunun Şeyh Maksud'un tümünde kontrolü sağlamış olmasına rağmen hastane ve çevresindeki bazı binalara yerleşen PKK kadroları, sivil halkı ve hastaneleri canlı kalkan olarak kullandı." 3- Harekâtın ilk aşamalarında ciddi bir çatışma yaşanmazken, Şeyh Maksud mahallesi kuşatıldıktan sonra Kandil yönetiminden bölgede sıkışan unsurlarına 'kalın ve savaşın' talimatı" geldi. Yalnızca bu iddia bile SDG yönetiminin uzlaşma görüşmeleri yaptığı saatlerde PKK/KCK'nın "kalın ve savaşın" dediği gibi bir sonucu gösteriyor. Bölgede 7/24 müthiş bir çalışma yapan istihbarat elemanlarının gözlemleridir bunlar. Geçen yazımda bölgede çok ciddi "istihbarat çalışmaları" yaşanacağını, MİT'in görev yoğunluğunun artacağını zaten yazmıştım. Nitekim Ankara'daki kaynaklar, çatışmalardaki sorumluluğun "Kandil'de olduğunu" vurgulayarak bu ayrışmaya dolaylı bir örnek vermiş oluyor. Buna karşılık Suriye ordusunu DEAŞ olmakla suçlayan bir PKK/KCK var.

12 Ocak 2026 06:06

10 Mart Mutabakatı Kırmızı Çizgi

PKK'nın 48 saat içinde Halep'ten sökülüp atılmasıyla birlikte terör örgütünün Fırat'ın batısındaki varlığı sona erdi. ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Halep operasyonu tamamlandıktan sonra Suriye'ye gitti. Ama genel perspektif, Halep'te papucun pahalı olduğunu gören SDG'nin, 10 Mart Mutabakatı'na uyması yönünde. Hakan Fidan, " Örgütü yıllardır yakından takip etmiş, mücadele etmiş ve yeri gelmiş konuşmuş biri olarak aldığımız dersler var. Maalesef SDG, PKK'nın bir uzantısı olarak güçle, güç tehdidi olmadan diyalog yoluyla bir şey yapma şansı yok. Ya bir güç görecek ya da bir güç kullanma tehdidi görecek " demişti. Halep'te Türkiye'nin savunduğu 'önce güç kullanımı, sonra diyalog' modeli devreye girdi. Bu çaba da SDG'nin 10 Mart Mutabakatı'na uyması için yeterli olmazsa bu kez sadece 'güç' kullanımı, yani büyük askeri operasyon devreye girecek. ABD, Türkiye ve Suriye devletinin 'Tek Suriye' konusundaki perspektifi uyuşuyor. Öcalan 'ın çağrısı üzerine silah bırakma ve kendini feshetme kararı alan Kandil, söz konusu Suriye olunca savaşı tercih ediyor. Oysa Öcalan, 31 Aralık tarihinde gönderdiği mektupta SDG'ye "10 Mart Mutabakatı'na uyun" çağrısı yapmıştı. Halep'te Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerine yönelik operasyon hazırlığı sürürken Mazlum Abdi'nin " Anlaşarak çıkalım " dediği söyleniyor. Ama Eşrefiye 8 saatlik operasyonla ele geçirildikten, ardından da Şeyh Maksud kuşatıldıktan sonra bile Kandil, "kalın ve savaşın" diye talimat veriyor. O nedenle asıl sorun Kandil'de. Kandil'de direnen terörist gruplar, " Mazlum Abdi bizi sattı " dediler. Ya Kandil'i dinleyip yok olacaklar ya da 10 Mart Mutabakatı'na uyup Suriye'nin geleceğinde söz sahibi olacaklar. Halep operasyonu ve SDG ile yürütülen müzakerelerde en çok dikkat ettiğim noktayı Terörsüz Türkiye süreci oluşturuyor. Çünkü Terörsüz Türkiye sürecini Türkiye'nin gelecek 50 yılına ışık tutacak bir projeksiyon olarak görüyorum. Halep'te korkulan olmadı. Operasyon 48 saat içinde tamamlandı.

12 Ocak 2026 06:05

Grok Önce Ağzını Şimdi De Niyeti Bozdu

Her ne kadar Grok, Türkiye'de "coğrafi kısıtlama" engeline takılmış, Musk'da yeni uygulamanın artık sadece ücretli abonelere açık olacağını duyurmuş olsa da yazılım açıkları yeni görsel üretmeye izin veriyor hâlâ. Çevrimiçi Güvenlik Yasası kapsamında erişim engelleme ve şirketlere, küresel cirosunun yüzde 10' u oranında cezai yaptırım talep edebilen İngiliz Medya- İletişim Denetleme Ofisi Ofcom, Grok ve X hakkında resmî inceleme başlattı. Tepkiler sonrası Grok, izinsiz, cinsel içerikli görsel düzenlemeye izin veren özelliğini "yalnızca ücretli kullanıcılar" a açtığını duyurdu. Ama bu hamle, "Grok'un yasa dışı içeriği engellemek yerine parayla sınırlandırdığı" gerekçesiyle tartışmaları durdurmadı. Grok'a sorduğumda verdiği cevap şu: "Siyasi içerikler başta, kamu düzeni ve kişilik haklarıyla ilgili şikâyetler üzerine bu tür görseller engellendiği için üzgünüm örnek paylaşamıyorum." Musk, tepkiler üzerine "Grok'u yasa dışı içerik üretiminde kullananlar, yasa dışı içerikleri yüklemiş gibi muamele görecektir" dese de X cephesi son gelişme ve iddialar hakkında sessiz.

12 Ocak 2026 06:04

Sdg'nin Siyasi Aklı Yok

Akıl yürütmesini şöyle yapardı: * - Suriye'de artık bir devlet var. - Bu devleti ABD destekliyor, Avrupa destekliyor. - Hem ABD hem Avrupa hem de Türkiye istikrar istiyor Suriye'de. * Biz de hep şöyle derdik: * "Bunlar hep bahane abi. Adamların tek derdi petrole konmak." * Öyle dobra çıktı ki Trump... Doğrudan söylüyor adam: " Petrole konmak için yaptık. Tek derdimiz petrol. Petrollerini alacağız. Petrollerini satacağız. " * Ne güzel bilmiş bilmiş "Bunlar hep bahane abi. Adamların tek derdi petrole konmak" diyorduk. Kahrolası "Sarı Kafa", bunu da aldı elimizden. * O zaman marşımızı söyleyebiliriz: * "Kar, bora, fırtına sükun bulacak / Sana Trump ağa selam duracak". " Trump alsın, yeter ki Danimarka'da kalmasın " bile diyebilir. Ancak yeni dönemde " Aman ha! Dağılır falan, perişan oluruz " diye bir hissiyatı yok halkımızın. - İSRAİL: Sadece şu kadarını söyleyeyim: Halkımız birine küfür edeceği zaman " İsrail " sözcüğünü kullanır. Birine " Netanyahu " dendiğinde kavga çıkar halkımız arasında. - TRUMP: Karmakarışık hisler içinde halkımız bu adama karşı. - UKRAYNA: İlk zamanlar " Helal olsun Zelenski Paşa / Ukrayna'dan çıkmam diyor " diye karşılıyordu bu adamı. Fakat gelecekte dünyaya hükmetmeleri ihtimalinden de ürker halkımız. "Bak şimdi kulağını çekeceğim senin" ile "Oğlum bak git" arası bir yerdedir bu ülkeye karşı. Şöyle yazmışlar: * "İran Başsavcısı, protestoya katılanların 'Tanrı'ya düşman' sayılacağını ve bunun idam cezası gerektirdiğini açıkladı." * Sadece şu kadarını söyleyeyim: İran Başsavcısı'nın Türkçeye " Tanrı " diye çevrilecek bir sözcüğü kullanma ihtimali sıfırın bile altındadır. - Günde 23 saat uyuyan kedim Sekter'i uyurken rahatsız etmek. Mansur Yavaş'a Erman Toroğlu gibi seslenirim: * "Devlet Su İşleri / Bırak bu işleri."

12 Ocak 2026 06:03

Köşe Yazarı

Bölge Adliye Mahkemesi Tokadı Yapıştırdı! 'Hukuksuz Delil, Hüküm Doğurmaz'

Olay 7 Ağustos 2024 tarihinde İstanbul'un Fatih ilçesinde yaşanıyor. Hakkında soruşturma başlatılan Ö.D., daha sonra sanık sıfatıyla İstanbul 72. Asliye Ceza Mahkemesi'ne çıkarılıyor. Ele geçirilen elektronik sigaraların 4 bin paket sigaraya eşdeğer olduğu, miktarın kişisel kullanım sınırlarını aştığı gerekçesiyle sanık hakkında Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'na muhalefet suçundan 6 ay hapis ve ayrıca adli para cezası veriyor. Dosyayı inceleyen Bölge Adliye Mahkemesi 32. Ceza Dairesi, hukuk adına son derece önemli bir karara imza atıyor. Kapalı bir kolide yapılan aramanın "basit kontrol" kapsamında değerlendirilemeyeceği vurgulanıyor. Dahası, "makul şüphe" değerlendirmesinin kolluk görevlilerinin keyfine bırakılamayacağına özellikle dikkat çekiliyor. Üstelik sanık lehine 45 bin TL vekâlet ücretine de karar veriliyor. Karara ilişkin konuştuğum avukat Emrullah Sönmez'in sözleri ise meselenin özünü net biçimde ortaya koyuyor: "Bu kararın en dikkat çekici yönü, mahkemenin yalnızca bir usul hatasını düzeltmemesi; aynı zamanda 'şüpheden sanık yararlanır' ilkesinin lafzını değil, ruhunu uygulamış olmasıdır. Hukuka aykırı delilin sisteme dahil edildiği bir düzende, hiç kimsenin özgürlüğü güvende değildir." Gerçekten de bu karar, yalnızca bir beraat hükmü değildir.

12 Ocak 2026 06:00

Köşe Yazarı

Kendimize Aferin Diyeceğimiz Anlar Da Vardır, Ya Da Olmalı...

Uyumlu olacağız derken, huzuru bozmamak için direnirken, herkese iyi davranayım diye çabalarken görünmez oluruz. Sürekli vermekten yorgun düşer, hiçbir şeyden keyif almaz hale geliriz, hayat taşınamaz bir yük haline gelirken, fark edilmesi zor bir yalnızlık içine düşeriz. "Ben yoruldum hayat gelme üstüme" gibi şarkı sözlerinden medet umarız. Konuşmadan da çok şey anlatan, anlatmasa da yüz çizgileri çok şeyi saklayan, her daim efkarlı bakan, yalnızlığını, hayallerini, hedeflerini istese de saklayamayan, genelde hiçbir şey olmamış gibi görünse de sessiz duruşu bile çok şey anlatan, açlığını, yoksulluğunu, isteklerini hep kendi kendine yaşayan kadınların sayısı artar. Yine icra dairelerindeki dosya sayısı 25 milyona dayandığı için, dosyalar koridorlardan taştığı için, işsizlik artıp, yoksulluk kalıcı hale geldiği için, gözümüze bakarak hayal alemine dalanlar her yana kol attığı için mutsuz oluruz. Tonlama ve çıkışlarıyla toplumu gerenlere değil, hele de "Şiddete karşıyız" diyerek kadına yönelik şiddet söz konusu olunca sessiz kalanlara hiç değil… Aslında dikkat edilirse yoksullukla boğuşan yurttaşların durumdan vazife çıkararak bulduğu iç acıtan reçeteler ve çözüm yolları da vardır. Mesela 10 kişiden 9'u mutfak alışverişini azaltmışsa, 100 kişiden 65'i öğün atlıyor ve daha az yiyorsa, öncelikle ailelerde yemeden içmeden kısılıyorsa, geçinebilmek için ne iş olsa yapılıyorsa, kültürel faaliyetler, sinema, tiyatro, konser unutulalı çok olmuşsa, tatil planları çoktan ertelenmişse, gelir gideri karşılamayınca fazla mesai, ek iş yapmak, yüzde 44'ü bulmuşsa durum vahim demektir… Koşullar böyle olunca geçmişten ve tarihten alınacak dersler vardır ve bu dersleri ancak bu konulara ilgi duyanlar, okuyup araştıranlar alır ya da ister ve bilebilir. Ders 1: İnsanların kendine aferin diyeceği anlar ve olaylar vardır ve olmalıdır diyerek yola devam etmeliyiz.

12 Ocak 2026 06:00

Köşe Yazarı

Çocuğunun Sütünden Vergi Alınır Mı? Gıda Krizine'robin Hood' Çözümü

Gıda bir lüks tüketim malı değil. Türkiye'nin ulusal kalkınmacı modeli, 24 Ocak 1980 Kararları'yla başlayan piyasa odaklı dönüşümle derinden sarsıldı. Mevcut vergi rejimi, gıda güvenliği ve sosyal adalet açısından sürdürülemez bir yapı yaratıyor. Temel gıdadaki vergi yükünü kaldırmanın maliyetini finanse etmek ve gelir adaletini sağlamak için lüks, sağlıksız ve ithal gıda ürünlerine yönelik daha sert bir vergi sistemi kurmalıyız. Temel işlenmiş gıdalarda yüzde 10 KDV korunmalı. Beslenme açısından zorunlu olmayan, yüksek karbon ayak izine sahip ve genellikle üst gelir grupları tarafından tüketilen gıdalara yüzde 30-40 arası KDV getirmeliyiz. Yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren gıdalarla şeker ilaveli içecekler gibi obezite, diyabet, kalp-damar hastalıkları ve kanser gibi hastalıklara yol açtığı kanıtlanmış sağlıksız gıdalara yüzde 30-40 KDV'nin yanı sıra ÖTV getirmeliyiz. Bu güven krizine son vermek ve bu yoksullaştırmanın önüne geçmek için şeffaf, denetlenebilir, bilimsel faaliyet gösterecek Ulusal Gıda Fiyat Konseyi kurulmalıyız.

12 Ocak 2026 06:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Abd'nin Grönland İşgali Sonrası Nato Nasıl Çöker?

Almanya Dışişleri Bakanı durumu "Batı İttifakı'nın 11 Eylül'ü" olarak nitelendirdi. Danimarka temsilcisi, ABD'nin eyleminin "silahlı bir saldırı" olduğunu ve tüm müttefiklerin Danimarka'ya yardım etmesi gerektiğini savundu. Ancak ABD Daimi Temsilcisi, masaya hukuki ve siyasi bir rest çekti: Hukuki Argüman: 5. Madde'nin metnindeki "Kuzey Amerika veya Avrupa'da gerçekleşen bir saldırı" ibaresine atıfta bulunarak, Grönland'ın teknik olarak Kuzey Amerika kıta sahanlığında olduğunu ve ABD'nin "kendi arka bahçesindeki" bir tehdidi bertaraf ettiğini savundu. Siyasi Tehdit: ABD, Danimarka'nın talebini destekleyen herhangi bir ülkenin, ABD'nin koruma kalkanından özellikle de Rusya'ya karşı nükleer şemsiyeden derhal çıkarılacağını ve "düşman unsur" olarak değerlendirileceğini belirtti. Toplantıdan bir karar çıkmaması ve ABD'nin vetosu üzerine, Fransa ve Almanya liderleri 15 Ağustos 2026'da "Berlin Deklarasyonu"nu yayınladılar. Deklarasyonda şu ifadelere yer verildi: "Bir müttefike saldıran, topraklarını işgal eden ve egemenliğini gasp eden bir güçle aynı güvenlik şemsiyesi altında bulunmak, Avrupa'nın değerlerine ve varoluşuna aykırıdır. NATO, kurucu ilkelerini yitirmiş ve tek bir üyenin emperyalist hedeflerine hizmet eden bir araca dönüşmüştür." Bu açıklamanın ardından Fransa ve Almanya, NATO'nun askeri kanadından ve entegre komuta yapısından derhal çekildiklerini duyurdular. 2027 başında, NATO Genel Sekreteri, ittifakın "işlevsiz hale geldiğini" kabul ederek, örgütün siyasi faaliyetlerinin askıya alındığını duyurdu. Rusya'nın doğudaki askeri varlığı ve ABD'nin artık "dost olmayan" bir güce dönüşmesi, Avrupa Birliği'nin on yıllardır ertelediği "Ortak Ordu" projesini zorunluluk haline getirdi. Hızlı İntikal Kolordusu (EU-RDC): 2025'te operasyonel hale gelen 5.000 kişilik "Acil Müdahale Gücü", 2030 yılına kadar 60.000 kişilik, hava, deniz ve kara unsurlarını içeren daimi bir orduya dönüştürüldü. Avrupa'nın en büyük sorunu olan savunma harcamaları, "Avrupa Savunma Tahvilleri" ile aşıldı. Emmanuel Macron, Fransız nükleer cephaneliğinin "Avrupa'nın hayati çıkarlarını" koruyacağını ve EDU üyelerine yönelik herhangi bir nükleer tehdide karşı Fransa'nın nükleer yanıt vereceğini taahhüt etti. Avrupa Savunma Birliği'nin kurulmasıyla birlikte, kıtada bulunan ve artık "işgalci bir gücün ileri karakolları" olarak görülen ABD üslerinin varlığı sorgulanmaya başlandı. Avrupa, ABD ile doğrudan bir sıcak çatışmaya girmek yerine, bu üsleri işlevsiz hale getirmek için sofistike bir "Hukuksal ve Bürokratik Savaş" başlattı. İdari Denetim: Alman polisi, ABD askeri araçlarını "trafik güvenliği" ve "emisyon standartları" gerekçesiyle durdurup arama yetkisini kullanmaya başladı. AB, PESCO kapsamında geliştirdiği "Askeri Hareketlilik" projesini, ABD'ye karşı bir silah olarak kullandı. Avrupa genelindeki demiryolları ve otoyolların askeri amaçla kullanımı, sadece "AB üyesi veya AB ile özel anlaşması olan (Norveç gibi)" ülkelere açıldı. Liman Kısıtlamaları: Hamburg, Rotterdam ve Antwerp limanlarında, ABD askeri mühimmatı taşıyan gemilere "çevresel risk değerlendirmesi" (EIA) zorunluluğu getirildi. Gürültü Kısıtlamaları: İtalya'daki Aviano Üssü çevresindeki belediyeler, "halk sağlığı" gerekçesiyle gece uçuşlarını (22.00-07.00) tamamen yasakladı. Bu durum, AB içinde "Rusya ile normalleşme" yanlıları ve karşıtları arasında yeni bir çatlak yarattı. Rusya Dışişleri Bakanlığı, 2030 yılında "Avrupa-Atlantik ve Avrasya Güvenlik Antlaşması" taslağını sundu. Bu teklif, Batı Avrupa'da Fransa ve Almanya'da "kalıcı barış için bir şans" olarak tartışılırken, Doğu Avrupa'da (Polonya, Baltıklar) "yeni bir Yalta konferansı" olarak görülerek reddedildi. Bu durum, Avrupa Birliği içinde siyasi bir krize yol açtı ve Rusya'nın "böl ve yönet" stratejisinin başarısını kanıtladı. Türkiye: NATO sonrası dönemde, Avrupa savunma mimarisine dışarıdan eklemlenen, Rusya ve ABD ile dengeli ilişkiler yürüten bağımsız bir bölgesel güç merkezi haline geldi.

12 Ocak 2026 06:00

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.