Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Sütü Köylü Üretiyor, Fiyatı İktidar Belirliyor
Ulusal Süt Konseyi (USK), çiğ süt fiyatını 22 Ocak'tan itibaren geçerli olmak üzere 22 lira 22 kuruş olarak açıkladı. Çiğ süt üreticisi köylüler, maliyeti 23 lira 93 kuruş olan çiğ süte en az 27 lira fiyat verilmesini istiyordu. Geçtiğimiz yıl 1 Ocak'tan itibaren geçerli olan fiyat, bu yıl "22 Ocak'tan itibaren geçerli" denildi. Toplantıda, "süt piyasasındaki gelişmeler" ile "2026 yılındaki enflasyon hedefleri ve riskler" değerlendiriliyor ve süt fiyatı belirleniyor. 3 kişi süt şirketleri, 3 kişi (tarım, ticaret ve maliye) bakanlıklarından, 3 kişi üniversitelerden olmak üzere toplam 12 kişilik konseyin 9'u zaten köylülerin dışından belirleniyor. Kalan 3 kişi de Türkiye Tarımsal Süt Üreticileri Merkez Birliği (TSUMB), Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği (TDSYMB), Türkiye Hayvancılık Kooperatifleri Merkez Birliği (HAYKOOP) süt üreticileri adına katılıyorlar. Fakat çiğ süt için bir cümle kurmadılar. Sosyal medyada isyan eden çiğ süt üreticisi köylüler, fiyatın çok altına sattıklarını belirtirken "Yozgat'ta 16 lira, bunlarda insaf yok", "Antep'te 3-5 ineği olan köylülerin elinden 10-12 liraya süt alıyorlar", "Osmaniye ilçelerinde 14 lira", "Afyon 18 lira", "Konya Doğanhisar 13-15 lira" yazan köylüler var. Çiğ süt üreticisi kazanamıyor ama süt ve süt ürünleri şirketleri milyar milyar kazanıyor. 2024 yılı ilk 500 büyük şirket arasında yer alan 7 şirket (Sütaş, Pınar, ESK, Yörükoğlu, Tarım Kredi, Tek Süt, Enka Süt) 95.5 milyar lira üretimden satış yaparken, 94 milyon dolarlık (Bugünün parasıyla yaklaşık 4 milyar liralık) ihracat yaptı.
12 Ocak 2026 00:05

Iıı. Dünya Savaşı Bitti Mi Yeni Mi Başlıyor?
Geçen yazıda iki saatin aynı anda hızlandığını söylemiştim: biri Modelski'nin "uzun döngü" dediği hegemonya döngüsünün siyasî ritmi, diğeri teknoloji paradigmasının iktisadî nabzı. Geçen yazıda "uzun döngünün" isim babası Modelski'nin küresel hegomonya rejimlerinin nasıl doğup geliştiği ve yaşlanıp yıkıldığını anlatan yaklaşımını kısaca özetlemiştim. Bugün küresel hegemonya rejimi muhtemelen iki aşamadan birindedir: Ya makro – karar aşaması ki, bu aşamada sıcak savaşı da içerecek şekilde büyük sistem çatışmaları üzerinden küresel liderlik seçimi yapılır; ya da icra aşaması ki, bu aşamada yeni lider kuralları belirler ve kurumları inşa eder. Bir önemli nokta da şudur: her hangi bir küresel lider, makro aşamada mücadeleyi kazanırsa yeni dönemde tekrar küresel lider olabilir. Şimdi burada temel soru şudur: "Bugün uzun döngünün hangi aşamasındayız?" Çünkü aynı olaylar, aynı görüntüler, aynı çatışmalar iki farklı okuma üretebilir. Bir okumaya göre, "küresel savaş henüz bitmedi daha yeni başlıyor" diyenler vardır: Bunlara göre dünya hâlâ makro-kararın sert eşiğinde (yani sıcak savaş ihtimalini de içeren jeo –politik mücadelelerle) debelenmektedir. Diğer okumaya göre "karar büyük ölçüde verildi, küresel savaş (ABD'nin zaferiyle) sonlandı artık yeni rejim kuruluyor" diyenler bulunmakta: bunlara göre küresel düzen, kanla ve mürekkeple yeniden inşa edilmektedir. Bu senaryoya göre dünya, "kimin liderliğinde, hangi kurallarla" işleyeceği sorusunu henüz cevaplamış değil. Dünya'da ülkeler arasında çeşitli ittifaklar var; fakat bu ittifakların içinde "ittifak çerçevesi" ile "devletlerin ulusal çıkarları" arasında çatlaklar dolaşıyor. Bir yanda mevcut kurumların (IMF, Dünya Bankası, BM ve AB, NAFTA gibi entegrasyon alanları) içine sığmayan krizler; öte yanda "paralel düzenek" arayışları… Soru şudur: "Nereye kadar gidebilirim, ne kadarını alabilirim, ne kadar bedel öderim?" Eğer dünya hâlâ bu soruyu soruyorsa, makro-karar evresi bitmemiş demektir. Bizim durumumuzda bu, 11 Eylül 2001'den 2025 sonuna kadar gerçekleşen iç savaş, ayaklanma ve bölgesel çatışmalara karşılık gelir. Bunlar "niyet" değil, "işleyen düzenektir". İcra aşaması, kuralın soyut olduğu değil; kuralın "teknik" olduğu dönemdir. İcra aşamasında muhaliflik "bitmez"; fakat muhalifliğin manevra alanı pazarlıkla, baskıyla ve seçici çatışmalarla daraltılır ya da yönlendirilir. Tam da bu yüzden icra evresinin doğası "sükûnet" değildir: Müzakere + baskı + seçici çatışma aynı anda yürür. Bu senaryoda Pasifik, Orta Doğu ve Kuzey Buz Denizi, "ateşin büyüdüğü yer" olmaktan çok, "yeni düzenin mühendislik sahasına" benzer. Makro-karar döneminin özü "belirsizlik"tir: Sınırlar yoklanır, maliyetler test edilir, karşı tarafın iradesi ölçülür. Birincisi, dünyayı "savaş eşiği" ile "düzen mühendisliği" arasında sallanan bir sarkaç haline getirir: aynı gün hem müzakere masası kurulur hem masayı devirecek hamle yapılır. Yeni küresel rejimin "anayasa metni" çoğu zaman bir bildiride değil, standartlar toplamında yazılır. Üçüncüsü ödeme ve finansal erişim: yaptırımlar, ödeme ağları ve sermaye kanalları üzerinden "kim sistemin içinde, kim dışında" sorusuna teknik cevap veriyor. Eğer ilk ABD hegemonyasında olduğu gibi dünya devletleri pasif kalırsa bu "ciğerci dükkânını kediye emanet etmekten" farklı olmaz.
12 Ocak 2026 00:05

Rojava Hayali Ve Hayalkırıklığı
Türkiye, kendi vatandaşı olan Kürtlerin ülkelerinin dış Kürtlere de sahip çıkmasını beklemesinden rahatsız olmamalı, hatta bunu büyük bir entegrasyon başarısı olarak görüp gereğini yerine getiren bir siyaset geliştirmeli. Hala elimizde bir çözüm süreci ve hala bir 10 Mart Mutabakatı var.
12 Ocak 2026 00:01

'Gönül Dağı' Dizisi 2. Kez 'Dalya' Dedi
İlk bölümü 17 Ekim 2020 tarihinde yayınlanan dizi, önceki akşam 200 bölümü geride bıraktı ve 2. kez ' Dalya' demenin gururunu yaşadı. Gazeteci Eylül Aşkın, Türkiye Haber Portalı'nın YouTube kanalında ilgiyle izlenen ' Eylül Aşkın İle ' programında bu kez Türk Rock Müziği'nin ve 90'ların efsane isimlerinden Mavi Sakal grubu kurucu üyesi müzisyen Tibet Ağırtan'ı konuk etti. Tiyatrokare'nin kurucusu Nedim Saban, usta oyuncuları sosyal medya hesabından paylaştığı özel bir fotoğraf ve anlamlı bir notla tebrik etti: "Ne mutlu bize! Bu yıl tiyatromuzun üç büyüğünün özel günlerini kutladık. Suna Keskin sahnede 61. yılını, Melek Baykal 50. yılını, Nevra Serezli ise 60. sanat yılını Tiyatrokare bünyesinde, alkışlar eşliğinde kutladı." Tiyatrokare sahnesinde yaşanan bu anlamlı anlar, tiyatro sanatına yıllarını vermiş 3 usta ismin izleyicilerle buluştuğu duygu dolu bir kutlamaya dönüştü.
12 Ocak 2026 00:01

'Dindar Olan İyidir' Yargısını Kim Bozdu?
"Yiğit düştüğü yerden kalkar." Bu bir atasözü. Düşünce, eğer kalkabilirsen, düştüğün yerden kalkarsın. Bu kadar basitse, yiğit olsun olmasın insanın düştüğü yerden başka bir yerden kalkması mümkün değilse o zaman böyle bir atasözüne de lüzum yok. Şu hâlde, bu sözün atasözü sayılması için cümlenin 'zarf'ını yani 'düştüğü yer'i vurgulamak gerekiyor. Şöyle diyor: "Sorunu oluştuğu yerde, oluşturan şeyde, yaratan ortamda, üreten problemde çözmeye odaklanın." (Hürriyet, 20 Mayıs 2016.) Doğru bir yaklaşım. "Yiğit düştüğü yerden kalkar. İslam bu topraklarda düştü. Bu topraklardan kalkacak." Söz böyle yorumlanınca işin içine biraz milliyetçilik giriyor. "Toplumda'dindar olan insan iyidir' yargısının yeniden güçlendirilmesi zorunludur" dedi. Burada düşünmemiz gerekiyor. "İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısının toplumda kesin şekilde yerleştirilmesi gerekiyor." 'İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısı'nı kendimizi değiştirerek mi, ıslah ederek mi yerleştireceğiz.
12 Ocak 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

İran İçin Bu Kez Neden Farklı?
İran yönetimi 2009'daki Yeşil Hareket'i ve 2022'deki "Kadın, Yaşam, Özgürlük" ayaklanmasını hızla bastırmışken, bu kez protestolar şiddetlenirken güvenlik güçlerinin tepkisi görece yavaş kaldı. Rejim ancak 8 Ocak'ta protestolar ülke geneline patlak verdikten sonra ciddi bir baskı uygulamaya başladı. Mevcut protestolar, geçen Haziran ayında İran'ın İsrail ile 12 gün süren savaşının gölgesinde gerçekleşiyor. Bu tehdit, iç siyasi huzursuzluktan daha ağır basıyor; çünkü İsrail'in Hizbullah'a yönelik saldırıları ve Suriye'de Beşar Esad rejiminin çökmesi, İran'ı dış müdahaleye karşı caydırıcılıktan büyük ölçüde yoksun bıraktı. Haziran 2025'teki savaş sırasında İranlılar bayrağın etrafında birleşti ve rejim, özellikle başörtüsü konusunda dini kuralların uygulanmasını gevşeterek cevap verdi. Haziran savaşı bu eğilimleri hızlandırdı. Savaşı izleyen altı ayda riyali değerinin yüzde 40'tan fazlasını kaybetti, enflasyon ise yüzde 60'a kadar çıktı. Bu şüpheler, ABD Başkanı Donald Trump'ın kısa süre önce sosyal medyada ABD'nin "tetikte ve hazır" olduğunu, İranlı protestocuları "şiddetli bir baskıdan kurtarmak" için müdahaleye hazır bulunduğunu ilan etmesiyle pekişti. Bunun en bariz örneği, Arap Baharı sırasında Libya ve Suriye'de ABD ve bazı Avrupa hükümetlerinin askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için protestocuları "koruma sorumluluğu"nu gerekçe göstermiş olmalarıdır. Özellikle, İran'ın Devrim Muhafızları, Suriye çatışmasının gazileriyle doludur. Böyle bir durumda, İran'ın dini liderini ve kilit siyasi-askeri liderleri hedef alan nokta atışı bir saldırı düzenlemeye, uluslararası sularda İran petrol tankerlerini ele geçirmeye ve ardından İslam Cumhuriyeti'nden geriye ne kaldıysa ABD taleplerini kabul etmesini istemeye yönelebilir. 6 Ocak'ta İran Savunma Konseyi stratejik duruşunu gözden geçirerek, "tehdit işaretleri" ile karşılaşılması hâlinde "önleyici tedbirler" alabileceğini duyurdu.
12 Ocak 2026 00:01

Ücretlerde Şeffaflık
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), "şeffaflık" ilkesini (IV-56 sayılı Tebliğ) şu şekilde tanımlar: Açıklamadan yararlanacak kişi ve kuruluşların karar vermelerine yardımcı olacak şekilde; zamanında, doğru, eksiksiz, anlaşılabilir, yorumlanabilir ve düşük maliyetle kolay erişilebilir bilgiye ulaşmaları. Bazı şirketlerde 360 derece performans değerlendirmeleri, hatta çalışanların birbirlerinin ücret artışlarını etkilediği uygulamalar hayata geçirilmektedir. Ücretlerde şeffaflık meselesi, "ilke" ile "uygulama" arasındaki farkın en net biçimde ortaya çıktığı alanlardan biridir. Bu nedenle "tam şeffaflık olmalı mı?" sorusunun tek ve evrensel bir cevabı yoktur. Ücretlerde şeffaflık genellikle üç ana başlık altında ele alınır (1): 1. Yatay şeffaflık: Aynı kuruluşta, benzer pozisyonlarda çalışan kişilerin birbirlerinin ücretleri hakkında bilgi sahibi olmasıdır. 2. Dikey şeffaflık: Aynı kuruluşta farklı hiyerarşide bulunan çalışanların birbirlerinin ücretlerinden haberdar olmasıdır. 3. Ücret piyasası şeffaflığı: Çalışanların ve/veya işverenlerin, rakip firmalardaki ücret seviyelerine ilişkin bilgiye erişebilmesidir. Ücretlerde şeffaflık, ele alınan konunun niteliğine göre de farklılaşır: Bireysel ücretler: "Açık maaş" politikası uygulayan şirketlerde tüm çalışanlar birbirlerinin maaşlarını net olarak bilir. Avrupa Birliği'nin Ücret Şeffaflığı Direktifi (2023/970) de büyük ölçüde bu mantıkla kurgulanmıştır. Direktif; "eşit işe eşit ücret" ilkesinin uygulanabilirliğini artırmayı ve ücret ayrımcılığıyla mücadelede şeffaflık mekanizmalarını güçlendirmeyi hedefleyen bir hukuki çerçeve sunmaktadır. İşe alım ücretleri: AB Ücret Şeffaflığı Direktifi (2023/970), işverenlerin çalışan adaylarına işe alım sürecinde ücret veya ücret aralığına ilişkin bilgi vermesini öngörmektedir. Ücret sistemleri: İK uzmanlarının en çok üzerinde durduğu konu, ücret sistemlerinin adil, objektif ve şeffaf olmasıdır. Bu tür bir sistemde çalışanlar şu soruların cevabını net biçimde bilirler: Sistemin şeffaflığı "adalet algısını" doğrudan besler. · İşe alım ve ücret müzakereleri daha eşit koşullarda yürütülür. Ücretlerde tam şeffaflık ancak şu koşullarda anlamlıdır: · Yönetim, ücret farklarını rahatlıkla gerekçelendirebiliyorsa. Bireysel ücretler yerine; ücret bantlarının taban ve tavanlarının, adil ve objektif performans sisteminin ve "hangi koşulda ne kazanılacağının" önceden bilinmesi, şeffaflık ihtiyacını büyük ölçüde karşılayacaktır. Journal of Economic Perspectives—Volume 38, Number 1—Winter 2024—Pages 153–180.
12 Ocak 2026 00:01

'Zor Dönemden Geçen Dünya'da Türkiye…
Dünya zor bir dönemden geçiyor, tespiti kolaylıkla kabul edilen bir cümle haline geldi. Yine de dünyanın zor bir dönemden geçtiğinde hemfikiriz. Bunun bir adım ötesi veya bundan daha kötüsü İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Trump delirdikçe yeni bir dünya savaşı ihtimali de iştahla konuşulur hale geldi. Sadece güç gösterisi için gece yarısı bir ülkenin liderini evinden alan, aynı anda 5-6 ülkeye birden saldırı tehdidi yağdıran bir liderin yapamayacağı şey kalmadığına artık herkes ikna oldu. Dünyanın kaderi O'nun "ahlaki sınırları" na bağlanmış durumda. Dört yıl ne zaman geçecek ve Trump gidecek. Türkiye, gayet istikrarlı şekilde önceki Trump döneminde, sonrasında ve şimdi yeni Trump döneminde istifini hiç bozmadan hukuku ve demokrasiyi geriletmeye devam ediyor. Ne kadar "en kötüler listesi" varsa, sektirmeden hepsinde kafaya oynuyoruz. Hal böyleyken dünyanın hangi dönemden geçtiği de umurumuzda değil.
12 Ocak 2026 00:01

Çözüm Adımlarını Sdg Parantezi Dışına Çıkarmak Mümkün Mü?
Terörsüz Türkiye adımı, bu topluma büyük acılar yaşatan terör örgütü PKK'nın bütün kötücül fotoğraflarıyla birlikte tarihe gömülmesi konusunda önemli bir adımdı. Belli itirazlara rağmen, toplumun önemli bir bölümü bu belanın Türkiye'nin gündeminden çıkarılacağı umuduyla "Terörsüz Türkiye" hedefinde ittifak etmişti. Zira "Terörsüz Türkiye" yi tamama erdirebilmek için, Öcalan ve silah bırakan PKK'lılarla ilgili yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Aslında şu anda Suriye'de yaşanan kriz, dışarıdan telkinler olmasa, Şam yönetimi ile SDG'nin uzlaşması daha kolay olabilir. Haklı olarak Türkiye'nin SDG konusunda endişeleri var. Ne yazık ki Suriye'deki bu belirsizlik hali, Türkiye'nin çözüm adımları açısından biraz umutsuz bir tabloya işaret ediyor. Ama iktidar sadece Türkiye içinde değil, Suriye'deki Kürtler bağlamında da çok önemli fırsatları kaçırdı. Mesela Türkiye, Suriye bağlamındaki vekalet savaşları bu kadar yakıcı hale gelmeden, Esad yönetimi karşısında oradaki Kürtleri koruyup kollayan bir pozisyonda olabilseydi, belki de bugün Türkiye açısından çok farklı bir Suriye fotoğrafını konuşuyor olacaktık. Unutmayalım hem bugünkü Şam yönetimi hem de SDG üzerinde artık bir de Amerikan gölgesi var. Geçmişte Suriye Kürtleri ile başaramadığımız diyaloğu, bugün SDG ile gerçekleştirerek Kürtlerin başka denklemlere savrulmasını önleyebiliriz.
12 Ocak 2026 00:01

Zenginlik, Fakirlik Ve Pahalılık
Otomotiv Distribütörleri Derneği- ODMD verilerine göre 2025 yılında 1 milyon 084 bin 496 adet otomobil satılmış. Satışların 761 bin 273'ü ise ithal otomobillerden oluşuyor (%70,2.) Şimdi dış ticaret verileri ile uyumlu olması açısından ilk 11 aylık verilerle devam edelim: 2025 yılının 11 ayında 661 bin 271 adet ithal otomobil satılmış. (İthal edilen ve satılan otomobillerin eşit olduğunu varsayıyoruz) 11 ayda otomobil ithalatına 19 milyar 820 milyon dolar para ödedik. Böylece ithal ettiğimiz her 1 otomobile 29 bin 972 $ para ödemiş olduk. Şimdi önemli noktaya geliyoruz: 2024 yılında 690 bin otomobil ithal ederken 17 milyar 720 milyon dolar ithalat faturası olmuş. Bu demektir ki, ithal otomobil başına fiyat 25.692 $ ediyordu. Şimdi (2025) bu fiyat 29.972 $. Biraz daha eskiye gidelim: Mesela 2022'de ithal ettiğimiz otomobil başına fiyat 22.056 $'dı. Hatta 2019 yılında ithal edilen her 1 otomobil fiyatının 15.365 $ ettiğini de hatırlatalım. Aslında grafikte ithal edilen her 1 otomobilin ortalama fiyatını görüyorsunuz. Ülkemizde faizler yüksek ve kredili konut alımı yapılamıyor. Buna rağmen Kasım 2025 itibari ile son 12 ayda 1 milyon 646 bin 770 konut satışı gerçekleşmiş. Önceki rekor Haziran 2022'de 1 milyon 665 bin konut satışı ile gerçekleşmişti. Lakin bu sefer yaşadığımız yüksek enflasyon diğerlerinden çok farklı. Bir örnek verelim: Türk-İŞ'in ölçtüğü "Açlık Sınırı" 3 yıl önce 300 dolardı. Veya kira fiyatı konut fiyatını 15 yılda karşılayabiliyor.
12 Ocak 2026 00:01