×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Yaşar İçen

Köleler-efendiler Ve Çobanlar-binalar

12 Ocak 2026 00:10

Fakat  "ahir zamanda köleler/cariyeler efendilerini doğuracak ve yalın ayak, üstü çıplak, fakir davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarışacakları" ikilisi son günlerde aklımdan çıkmaz oldu. Pek çok ilim insanı tarafından yorumlanan bu alametlerden ilki olan "köleler ve efendi çocukları" genelde şöyle meal olmuş; "a nnelerin, kendilerine köle muâmelesi yapacak çocuklar doğuracağı..." Aslına bakarsanız günümüz dünyasında bu yorum net bir şekilde yaşanıyor. Aslına bakarsanız "köleler ve onlardan doğan efendiler" alameti ile bu yorum çok daha fazla eşleşiyor. "Yalın ayak, başı kabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalar yaptırmakta birbirleriyle yarışmaları" alameti de para ve güç sayesinde öne çıkan cehaletin-cahillerin; bilgi, tecrübe, liyakat, asalet meziyetlerine sahip olan insanları alt ederek gösterişli ve görgüsüz şehirleri/ülkeleri inşa edeceğini ifade ediyor. Kıyametin alametleri arasında gösterilen "Kölelerin efendilerini doğurması ve yalın ayak, başı kabak, çıplak koyun çobanlarının yüksek binalar yapmakta birbirleri ile yarışmaları" aslında birbiriyle bağlantılı. Sözünü ettiğim DELİ DÜNYA DÜZENİ, kıyametin alametleri arasında gösterilen "kölelerin doğurduğu efendiler ve gösterişli devasa binaları inşa eden çıplak ayaklı, kabak kafalı koyun çobanları" sayesinde mi geliyor diye soracak olursanız, sanırım çoktan geldi derim…

Özer Akdemir

Adı Bende Saklı Arkadaşımla Memleket Sohbetleri

12 Ocak 2026 00:05

"İzmir bürokrasisinin önemli bir koltuğunda oturan adı bende saklı bir arkadaş" diye bir iki yazımda bahsetmiştim kendisinden. O gün, uzun uzun Göl Marmara'nın nasıl kurutulduğunu (Ki onun verdiği belgelerle bunun haberlerini defalarca yapmıştık), Gördes Barajı faciasını, Efemçuru Altın Madeni ile Marmara Gölü'nün kurutulması arasındaki akıl almaz ilişkiyi anlatmış, şimdi tek damla su kalmamış gölün adının artık "çöl marmara" olmasının acıklı öyküsünü bir de ondan dinlemiştim. 2025 yılında yaptığı ÇED dosyası ile kapasitesini 25 kat arttırmak istiyordu fabrika. Fabrikanın adeta zeytin denizi olan ovadaki zeytinliklere etkisinin olacağı ve bunun da normal olarak Zeytin Yasası'na takılacağını bilen şirketin, bu yasayı aşmak için ziraat fakültesi bölümünden emekli bir profesöre parasıyla "teknik rapor" hazırlattığını anlattım arkadaşıma. Ziraatçi hocanın teknik raporunda "Buralar zeytinlik sayılmaz" diye dayanak gösterdiği yasal düzenlemenin 2016 yılında Danıştay tarafından iptal edildiğini söylediğimde dudaklarını büzüp, "Hoca bilmiyor muymuş bu düzenlemenin iptal edildiğini" diye sordu. Bu'hoca'nın geçmişte Kaz Dağı'nda altın madeni yapılmasına karşı çıkanlardan birisi olduğunu, birçok köydeki protesto etkinliklerine ve bilgilendirmelere katıldığını, hatta bizim Çepeçevre Yaşam'a da konuk olup altın madenciliğinin Kaz Dağı'nda yol açacağı yıkımın tarım ve hayvancılık boyutunu sayısal verilerle anlattığını söylediğimde ise, "Tıpkı Karabiga hikayesi gibiymiş" diye göz kırptı. "Hakikaten bak! Şimdi aklıma geldi; Elmalı köyündeki altın madeni karşıtı eylemde bu zeytinci hoca da vardı, o dönek Karabiga'nın belediye başkanı da. İkisi ardı ardına konuştular. Ziraatçı hoca Kaz Dağı'nda altın madenciliği yapılmaması gerektiğini, bilimsel verilerle anlatmıştı. Karabiga belediye başkanı da ilçenin bakir kıyılarından birisine, Priapos Antik Kenti'nin dibine, Akdeniz Foku'nun yaşadığı mağaraların üstüne yapılmak istenen dev termik santrale karşı olduklarını, buna izin vermeyeceklerini söylemişti. Ertesi gün de bizi Karabiga'da ağırladı başkan. Hep birlikte santral yapılmak istenen yere gittik çekim için. Bir sonbahar günü, rüzgar ve arada çiseleyen yağmur altında bize ilçesinin güzelliklerini, Priapos Antik Kenti'nin önemini anlatarak bu bölgede termik santral yapılmasının cinayet olacağından dem vurmuştu." Sözün burasında muzipçe bir gülme tuttu arkadaşımı, "Ee sonra da bir numaralı termikçi oldu" değil mi?" dedi dudaklarına oturan müstehzi gülüşü gizlemeye çalışmadan. "Nereden bilebilirdik ki birader!" diye açtım ellerimi iki yana." Bizim programın yayımlanmasından bir süre sonra başkanın termikçilerin düzenlediği gezi ile Almanya'ya gittiğini öğrendik. Dönüşte de yapılacak santralin "çevreci-yeşil" olduğuna ikna edilmiş olarak döndü ki ne dönüş! Yüz seksen derece döndükten sonra bir kez daha CHP tarafından aday gösterildi ve yine seçildi iyi mi?" Acı acı gülme sırası bana gelmişti. "2018 yılında belediye başkanının bu dönüşünü 'kömür değil yüz karası' başlığı ile yazmıştım. Bilemezsin, bilemeyiz..." Arkadaşım, birkaç gün daha kalıp, rüzgarların ve yağmurların izin verdiği ölçüde Alexandria Troas'ın kalıntılarını, Dalyan köyündeki Kalpli Gölü, antik sütun ocağını ve bir gün de Bozcaada'nın boş sokaklarını gezip bitirdi kısa "kafa tatilini". Geçenlerde bir haber gönderdi bana. Bir fotoğrafın altına kopyalamıştı haberi. Birkaç ineğin yayıldığı düzlüğün gerisinde Karabiga'daki termik santralin bacası görünüyordu. Haberde termik santralin ortakları olan Alarko ve Cengiz'in ortaklık yapılarını değiştirdiklerini, birisinin termik santrali (Cengiz), diğerinin ise dağıtım işini alıp, ortaklıklarını bir başka biçime evirdikleri yazıyordu. Haberin altına da "Öküz öldü yine de ortaklık bozulmadı.

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Sütü Köylü Üretiyor, Fiyatı İktidar Belirliyor

12 Ocak 2026 00:05

Ulusal Süt Konseyi (USK), çiğ süt fiyatını 22 Ocak'tan itibaren geçerli olmak üzere 22 lira 22 kuruş olarak açıkladı. Çiğ süt üreticisi köylüler, maliyeti 23 lira 93 kuruş olan çiğ süte en az 27 lira fiyat verilmesini istiyordu. Geçtiğimiz yıl 1 Ocak'tan itibaren geçerli olan fiyat, bu yıl "22 Ocak'tan itibaren geçerli" denildi. Toplantıda, "süt piyasasındaki gelişmeler" ile "2026 yılındaki enflasyon hedefleri ve riskler" değerlendiriliyor ve süt fiyatı belirleniyor. 3 kişi süt şirketleri, 3 kişi (tarım, ticaret ve maliye) bakanlıklarından, 3 kişi üniversitelerden olmak üzere toplam 12 kişilik konseyin 9'u zaten köylülerin dışından belirleniyor. Kalan 3 kişi de Türkiye Tarımsal Süt Üreticileri Merkez Birliği (TSUMB), Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği (TDSYMB), Türkiye Hayvancılık Kooperatifleri Merkez Birliği (HAYKOOP) süt üreticileri adına katılıyorlar. Fakat çiğ süt için bir cümle kurmadılar. Sosyal medyada isyan eden çiğ süt üreticisi köylüler, fiyatın çok altına sattıklarını belirtirken "Yozgat'ta 16 lira, bunlarda insaf yok", "Antep'te 3-5 ineği olan köylülerin elinden 10-12 liraya süt alıyorlar", "Osmaniye ilçelerinde 14 lira", "Afyon 18 lira", "Konya Doğanhisar 13-15 lira" yazan köylüler var. Çiğ süt üreticisi kazanamıyor ama süt ve süt ürünleri şirketleri milyar milyar kazanıyor. 2024 yılı ilk 500 büyük şirket arasında yer alan 7 şirket (Sütaş, Pınar, ESK, Yörükoğlu, Tarım Kredi, Tek Süt, Enka Süt) 95.5 milyar lira üretimden satış yaparken, 94 milyon dolarlık (Bugünün parasıyla yaklaşık 4 milyar liralık) ihracat yaptı.

Prof. Dr. D. Murat Demiröz

Iıı. Dünya Savaşı Bitti Mi Yeni Mi Başlıyor?

12 Ocak 2026 00:05

Geçen yazıda iki saatin aynı anda hızlandığını söylemiştim: biri Modelski'nin "uzun döngü" dediği hegemonya döngüsünün siyasî ritmi, diğeri teknoloji paradigmasının iktisadî nabzı. Geçen yazıda "uzun döngünün" isim babası Modelski'nin küresel hegomonya rejimlerinin nasıl doğup geliştiği ve yaşlanıp yıkıldığını anlatan yaklaşımını kısaca özetlemiştim. Bugün küresel hegemonya rejimi muhtemelen iki aşamadan birindedir: Ya makro – karar aşaması ki, bu aşamada sıcak savaşı da içerecek şekilde büyük sistem çatışmaları üzerinden küresel liderlik seçimi yapılır; ya da icra aşaması ki, bu aşamada yeni lider kuralları belirler ve kurumları inşa eder. Bir önemli nokta da şudur: her hangi bir küresel lider, makro aşamada mücadeleyi kazanırsa yeni dönemde tekrar küresel lider olabilir. Şimdi burada temel soru şudur: "Bugün uzun döngünün hangi aşamasındayız?" Çünkü aynı olaylar, aynı görüntüler, aynı çatışmalar iki farklı okuma üretebilir. Bir okumaya göre, "küresel savaş henüz bitmedi daha yeni başlıyor" diyenler vardır: Bunlara göre dünya hâlâ makro-kararın sert eşiğinde (yani sıcak savaş ihtimalini de içeren jeo –politik mücadelelerle) debelenmektedir. Diğer okumaya göre "karar büyük ölçüde verildi, küresel savaş (ABD'nin zaferiyle) sonlandı artık yeni rejim kuruluyor" diyenler bulunmakta: bunlara göre küresel düzen, kanla ve mürekkeple yeniden inşa edilmektedir. Bu senaryoya göre dünya, "kimin liderliğinde, hangi kurallarla" işleyeceği sorusunu henüz cevaplamış değil. Dünya'da ülkeler arasında çeşitli ittifaklar var; fakat bu ittifakların içinde "ittifak çerçevesi" ile "devletlerin ulusal çıkarları" arasında çatlaklar dolaşıyor. Bir yanda mevcut kurumların (IMF, Dünya Bankası, BM ve AB, NAFTA gibi entegrasyon alanları) içine sığmayan krizler; öte yanda "paralel düzenek" arayışları… Soru şudur: "Nereye kadar gidebilirim, ne kadarını alabilirim, ne kadar bedel öderim?" Eğer dünya hâlâ bu soruyu soruyorsa, makro-karar evresi bitmemiş demektir. Bizim durumumuzda bu, 11 Eylül 2001'den 2025 sonuna kadar gerçekleşen iç savaş, ayaklanma ve bölgesel çatışmalara karşılık gelir. Bunlar "niyet" değil, "işleyen düzenektir". İcra aşaması, kuralın soyut olduğu değil; kuralın "teknik" olduğu dönemdir. İcra aşamasında muhaliflik "bitmez"; fakat muhalifliğin manevra alanı pazarlıkla, baskıyla ve seçici çatışmalarla daraltılır ya da yönlendirilir. Tam da bu yüzden icra evresinin doğası "sükûnet" değildir: Müzakere + baskı + seçici çatışma aynı anda yürür. Bu senaryoda Pasifik, Orta Doğu ve Kuzey Buz Denizi, "ateşin büyüdüğü yer" olmaktan çok, "yeni düzenin mühendislik sahasına" benzer. Makro-karar döneminin özü "belirsizlik"tir: Sınırlar yoklanır, maliyetler test edilir, karşı tarafın iradesi ölçülür. Birincisi, dünyayı "savaş eşiği" ile "düzen mühendisliği" arasında sallanan bir sarkaç haline getirir: aynı gün hem müzakere masası kurulur hem masayı devirecek hamle yapılır. Yeni küresel rejimin "anayasa metni" çoğu zaman bir bildiride değil, standartlar toplamında yazılır. Üçüncüsü ödeme ve finansal erişim: yaptırımlar, ödeme ağları ve sermaye kanalları üzerinden "kim sistemin içinde, kim dışında" sorusuna teknik cevap veriyor. Eğer ilk ABD hegemonyasında olduğu gibi dünya devletleri pasif kalırsa bu "ciğerci dükkânını kediye emanet etmekten" farklı olmaz.

Filtreleme Haberleri

Yusuf Ziya Cömert

'Dindar Olan İyidir' Yargısını Kim Bozdu?

"Yiğit düştüğü yerden kalkar." Bu bir atasözü. Düşünce, eğer kalkabilirsen, düştüğün yerden kalkarsın. Bu kadar basitse, yiğit olsun olmasın insanın düştüğü yerden başka bir yerden kalkması mümkün değilse o zaman böyle bir atasözüne de lüzum yok. Şu hâlde, bu sözün atasözü sayılması için cümlenin 'zarf'ını yani 'düştüğü yer'i vurgulamak gerekiyor. Şöyle diyor: "Sorunu oluştuğu yerde, oluşturan şeyde, yaratan ortamda, üreten problemde çözmeye odaklanın." (Hürriyet, 20 Mayıs 2016.) Doğru bir yaklaşım. "Yiğit düştüğü yerden kalkar. İslam bu topraklarda düştü. Bu topraklardan kalkacak." Söz böyle yorumlanınca işin içine biraz milliyetçilik giriyor. "Toplumda'dindar olan insan iyidir' yargısının yeniden güçlendirilmesi zorunludur" dedi. Burada düşünmemiz gerekiyor. "İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısının toplumda kesin şekilde yerleştirilmesi gerekiyor." 'İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısı'nı kendimizi değiştirerek mi, ıslah ederek mi yerleştireceğiz.

12 Ocak 2026 00:01

Köşe Yazarı

İran İçin Bu Kez Neden Farklı?

İran yönetimi 2009'daki Yeşil Hareket'i ve 2022'deki "Kadın, Yaşam, Özgürlük" ayaklanmasını hızla bastırmışken, bu kez protestolar şiddetlenirken güvenlik güçlerinin tepkisi görece yavaş kaldı. Rejim ancak 8 Ocak'ta protestolar ülke geneline patlak verdikten sonra ciddi bir baskı uygulamaya başladı. Mevcut protestolar, geçen Haziran ayında İran'ın İsrail ile 12 gün süren savaşının gölgesinde gerçekleşiyor. Bu tehdit, iç siyasi huzursuzluktan daha ağır basıyor; çünkü İsrail'in Hizbullah'a yönelik saldırıları ve Suriye'de Beşar Esad rejiminin çökmesi, İran'ı dış müdahaleye karşı caydırıcılıktan büyük ölçüde yoksun bıraktı. Haziran 2025'teki savaş sırasında İranlılar bayrağın etrafında birleşti ve rejim, özellikle başörtüsü konusunda dini kuralların uygulanmasını gevşeterek cevap verdi. Haziran savaşı bu eğilimleri hızlandırdı. Savaşı izleyen altı ayda riyali değerinin yüzde 40'tan fazlasını kaybetti, enflasyon ise yüzde 60'a kadar çıktı. Bu şüpheler, ABD Başkanı Donald Trump'ın kısa süre önce sosyal medyada ABD'nin "tetikte ve hazır" olduğunu, İranlı protestocuları "şiddetli bir baskıdan kurtarmak" için müdahaleye hazır bulunduğunu ilan etmesiyle pekişti. Bunun en bariz örneği, Arap Baharı sırasında Libya ve Suriye'de ABD ve bazı Avrupa hükümetlerinin askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için protestocuları "koruma sorumluluğu"nu gerekçe göstermiş olmalarıdır. Özellikle, İran'ın Devrim Muhafızları, Suriye çatışmasının gazileriyle doludur. Böyle bir durumda, İran'ın dini liderini ve kilit siyasi-askeri liderleri hedef alan nokta atışı bir saldırı düzenlemeye, uluslararası sularda İran petrol tankerlerini ele geçirmeye ve ardından İslam Cumhuriyeti'nden geriye ne kaldıysa ABD taleplerini kabul etmesini istemeye yönelebilir. 6 Ocak'ta İran Savunma Konseyi stratejik duruşunu gözden geçirerek, "tehdit işaretleri" ile karşılaşılması hâlinde "önleyici tedbirler" alabileceğini duyurdu.

12 Ocak 2026 00:01

Raşit Yıldırım

Ücretlerde Şeffaflık

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), "şeffaflık" ilkesini (IV-56 sayılı Tebliğ) şu şekilde tanımlar: Açıklamadan yararlanacak kişi ve kuruluşların karar vermelerine yardımcı olacak şekilde; zamanında, doğru, eksiksiz, anlaşılabilir, yorumlanabilir ve düşük maliyetle kolay erişilebilir bilgiye ulaşmaları. Bazı şirketlerde 360 derece performans değerlendirmeleri, hatta çalışanların birbirlerinin ücret artışlarını etkilediği uygulamalar hayata geçirilmektedir. Ücretlerde şeffaflık meselesi, "ilke" ile "uygulama" arasındaki farkın en net biçimde ortaya çıktığı alanlardan biridir. Bu nedenle "tam şeffaflık olmalı mı?" sorusunun tek ve evrensel bir cevabı yoktur. Ücretlerde şeffaflık genellikle üç ana başlık altında ele alınır (1): 1. Yatay şeffaflık: Aynı kuruluşta, benzer pozisyonlarda çalışan kişilerin birbirlerinin ücretleri hakkında bilgi sahibi olmasıdır. 2. Dikey şeffaflık: Aynı kuruluşta farklı hiyerarşide bulunan çalışanların birbirlerinin ücretlerinden haberdar olmasıdır. 3. Ücret piyasası şeffaflığı: Çalışanların ve/veya işverenlerin, rakip firmalardaki ücret seviyelerine ilişkin bilgiye erişebilmesidir. Ücretlerde şeffaflık, ele alınan konunun niteliğine göre de farklılaşır: Bireysel ücretler: "Açık maaş" politikası uygulayan şirketlerde tüm çalışanlar birbirlerinin maaşlarını net olarak bilir. Avrupa Birliği'nin Ücret Şeffaflığı Direktifi (2023/970) de büyük ölçüde bu mantıkla kurgulanmıştır. Direktif; "eşit işe eşit ücret" ilkesinin uygulanabilirliğini artırmayı ve ücret ayrımcılığıyla mücadelede şeffaflık mekanizmalarını güçlendirmeyi hedefleyen bir hukuki çerçeve sunmaktadır. İşe alım ücretleri: AB Ücret Şeffaflığı Direktifi (2023/970), işverenlerin çalışan adaylarına işe alım sürecinde ücret veya ücret aralığına ilişkin bilgi vermesini öngörmektedir. Ücret sistemleri: İK uzmanlarının en çok üzerinde durduğu konu, ücret sistemlerinin adil, objektif ve şeffaf olmasıdır. Bu tür bir sistemde çalışanlar şu soruların cevabını net biçimde bilirler: Sistemin şeffaflığı "adalet algısını" doğrudan besler. · İşe alım ve ücret müzakereleri daha eşit koşullarda yürütülür. Ücretlerde tam şeffaflık ancak şu koşullarda anlamlıdır: · Yönetim, ücret farklarını rahatlıkla gerekçelendirebiliyorsa. Bireysel ücretler yerine; ücret bantlarının taban ve tavanlarının, adil ve objektif performans sisteminin ve "hangi koşulda ne kazanılacağının" önceden bilinmesi, şeffaflık ihtiyacını büyük ölçüde karşılayacaktır. Journal of Economic Perspectives—Volume 38, Number 1—Winter 2024—Pages 153–180.

12 Ocak 2026 00:01

Mustafa Karaalioğlu

'Zor Dönemden Geçen Dünya'da Türkiye…

Dünya zor bir dönemden geçiyor, tespiti kolaylıkla kabul edilen bir cümle haline geldi. Yine de dünyanın zor bir dönemden geçtiğinde hemfikiriz. Bunun bir adım ötesi veya bundan daha kötüsü İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Trump delirdikçe yeni bir dünya savaşı ihtimali de iştahla konuşulur hale geldi. Sadece güç gösterisi için gece yarısı bir ülkenin liderini evinden alan, aynı anda 5-6 ülkeye birden saldırı tehdidi yağdıran bir liderin yapamayacağı şey kalmadığına artık herkes ikna oldu. Dünyanın kaderi O'nun "ahlaki sınırları" na bağlanmış durumda. Dört yıl ne zaman geçecek ve Trump gidecek. Türkiye, gayet istikrarlı şekilde önceki Trump döneminde, sonrasında ve şimdi yeni Trump döneminde istifini hiç bozmadan hukuku ve demokrasiyi geriletmeye devam ediyor. Ne kadar "en kötüler listesi" varsa, sektirmeden hepsinde kafaya oynuyoruz. Hal böyleyken dünyanın hangi dönemden geçtiği de umurumuzda değil.

12 Ocak 2026 00:01

Mehmet Ocaktan

Çözüm Adımlarını Sdg Parantezi Dışına Çıkarmak Mümkün Mü?

Terörsüz Türkiye adımı, bu topluma büyük acılar yaşatan terör örgütü PKK'nın bütün kötücül fotoğraflarıyla birlikte tarihe gömülmesi konusunda önemli bir adımdı. Belli itirazlara rağmen, toplumun önemli bir bölümü bu belanın Türkiye'nin gündeminden çıkarılacağı umuduyla "Terörsüz Türkiye" hedefinde ittifak etmişti. Zira "Terörsüz Türkiye" yi tamama erdirebilmek için, Öcalan ve silah bırakan PKK'lılarla ilgili yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Aslında şu anda Suriye'de yaşanan kriz, dışarıdan telkinler olmasa, Şam yönetimi ile SDG'nin uzlaşması daha kolay olabilir. Haklı olarak Türkiye'nin SDG konusunda endişeleri var. Ne yazık ki Suriye'deki bu belirsizlik hali, Türkiye'nin çözüm adımları açısından biraz umutsuz bir tabloya işaret ediyor. Ama iktidar sadece Türkiye içinde değil, Suriye'deki Kürtler bağlamında da çok önemli fırsatları kaçırdı. Mesela Türkiye, Suriye bağlamındaki vekalet savaşları bu kadar yakıcı hale gelmeden, Esad yönetimi karşısında oradaki Kürtleri koruyup kollayan bir pozisyonda olabilseydi, belki de bugün Türkiye açısından çok farklı bir Suriye fotoğrafını konuşuyor olacaktık. Unutmayalım hem bugünkü Şam yönetimi hem de SDG üzerinde artık bir de Amerikan gölgesi var. Geçmişte Suriye Kürtleri ile başaramadığımız diyaloğu, bugün SDG ile gerçekleştirerek Kürtlerin başka denklemlere savrulmasını önleyebiliriz.

12 Ocak 2026 00:01

İbrahim Kahveci

Zenginlik, Fakirlik Ve Pahalılık

Otomotiv Distribütörleri Derneği- ODMD verilerine göre 2025 yılında 1 milyon 084 bin 496 adet otomobil satılmış. Satışların 761 bin 273'ü ise ithal otomobillerden oluşuyor (%70,2.) Şimdi dış ticaret verileri ile uyumlu olması açısından ilk 11 aylık verilerle devam edelim: 2025 yılının 11 ayında 661 bin 271 adet ithal otomobil satılmış. (İthal edilen ve satılan otomobillerin eşit olduğunu varsayıyoruz) 11 ayda otomobil ithalatına 19 milyar 820 milyon dolar para ödedik. Böylece ithal ettiğimiz her 1 otomobile 29 bin 972 $ para ödemiş olduk. Şimdi önemli noktaya geliyoruz: 2024 yılında 690 bin otomobil ithal ederken 17 milyar 720 milyon dolar ithalat faturası olmuş. Bu demektir ki, ithal otomobil başına fiyat 25.692 $ ediyordu. Şimdi (2025) bu fiyat 29.972 $. Biraz daha eskiye gidelim: Mesela 2022'de ithal ettiğimiz otomobil başına fiyat 22.056 $'dı. Hatta 2019 yılında ithal edilen her 1 otomobil fiyatının 15.365 $ ettiğini de hatırlatalım. Aslında grafikte ithal edilen her 1 otomobilin ortalama fiyatını görüyorsunuz. Ülkemizde faizler yüksek ve kredili konut alımı yapılamıyor. Buna rağmen Kasım 2025 itibari ile son 12 ayda 1 milyon 646 bin 770 konut satışı gerçekleşmiş. Önceki rekor Haziran 2022'de 1 milyon 665 bin konut satışı ile gerçekleşmişti. Lakin bu sefer yaşadığımız yüksek enflasyon diğerlerinden çok farklı. Bir örnek verelim: Türk-İŞ'in ölçtüğü "Açlık Sınırı" 3 yıl önce 300 dolardı. Veya kira fiyatı konut fiyatını 15 yılda karşılayabiliyor.

12 Ocak 2026 00:01

Alaattin Karaca

Sanatta Hafızanın Rolü

Buradan hafızaya, hafızanın sanattaki önemine gelmek istiyorum. Nitekim Sigmund Freud da Sanat ve Sanatçılar Üzerine adlı kitabında çocukluk anılarının " gerisinde, genellikle ruhsal gelişimin alabildiğine önemli özelliklerini içeren paha biçilmez hazineler yatar " (Çev. Kamuran Şipal, YKY, s. 39) diyerek sanat eserlerindeki imgelerin kaynağında çocukluk çağına ait yaşantı ve izlenimlerin bulunduğuna işaret eder. Nitekim Sezai Karakoç da "Köpük" adlı şiirindeki " Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun " dizesinde sanat eserlerinde imgelerin altı kazıldığında -yumak çözüldükçe- dipte asıl 'çekirdek imge'lerin bulunduğuna, sonraki imgelerin dahi buradan -çocukluk döneminden- filizlendiğine vurgu yapmaktadır. Örneğin Maurice Halbwachs, Türkçe'ye Kolektif Bellek adıyla çevrilen eserinde bu bölümlerin ilkine bireysel, ikincisine ise kolektif hafıza adını veriyor. Kimileri bireysel hafızaya şahsi hafıza ya da otobiyografik hafıza, kollektif hafızaya ise sosyal hafıza ya da tarihî hafıza da demekte. Bu nedenle doğrudan ben'e bağlı, ben'le ilgili. Bireysel hafıza, ben'le çevrili, ama kolektif hafıza ben'i de kapsıyor. Nitekim çocukluğunu yaşadığı Üsküp için dahi " çehre ve ruhiyle bizdi o " der, oarada ben'i değil biz'i görür. Ama örneğin Ziya Osman Saba'nın şiirlerinde tam tersine 'bireysel hafıza' devinir. O hâlde bir sanat eserini -hatta bir yumak olan insanı- çözebilmek için imgelerin/ gölgelerin deposu olan hafızaya inmeli.

12 Ocak 2026 00:01

Köşe Yazarı

Yolu Bu Çarşıdan Hiç Geçmeyen Kayıptadır

Hatta ünlü "Malazgirt Marşı" nın bestekarı da olan Bahri Yüzlüer, Türkmenoğlu'nun mesleğini bugün dördüncü kuşak olarak sürdüren oğlu Burak'ın isim babası olduğunu gururla anlatırdı. Bir yangın sonrası dönemin İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay'ın ön ayak olmasıyla 1952 yılında kurulan Sahaflar Çarşısı'nın hizmete açılmasından 1 yıl önce dünyaya gelmiş olan Turan M. Türkmenoğlu, 1900'lü yılların başından itibaren sahaf olan ve yayıncılıkla iştigal eden bir ailenin üçüncü kuşak temsilcisi. Babasının dükkanında çıraklıkla başlayan ve bugünlere uzanan meslek yolculuğunu kaleme almayı kültür hayatımız adına görev bilince, "Sahaflar Çarşısı'nda Görüp İşittiklerim" adlı hatıratı okurla buluşmuş oldu. Yayınlanmasıyla birlikte kitabın büyük ilgi görmesi Türkmenoğlu'nu bunun devamı niteliğindeki "Sahaflar Çarşısı'ndan Hatıralar "ı yazmaya adeta mecbur bıraktı. Turan M. Türkmenoğlu'nun kültür hayatımıza önemli bir katkı sağlayacak, "Sahaflar Çarşısı'ndan Hatıralar" ının da kitabın ilk cildi gibi yankı yaratacağı kesin. Bu vesile ile dizinin ilk kitabı, "Sahaflar Çarşısı'nda Görüp İşittiklerim" i gözden kaçırmış olanlara da alıp okumalarını tavsiye ederim. Sanat tarihçi Talha Uğurluel, " Payitahtın Kapıları" adlı kitabıyla üç imparatorluğun izlerini taşıyan İstanbul sur ve kapılarının incelikle işlenmiş mimari özelliklerinin yanı sıra bu kapıların ardında saklı kalan nice hikâyeyi günümüze taşıyor: "Tarih boyunca en çok kuşatılan ve ele geçirilmek için en çok çaba sarf edilen şehir; İstanbul... Üç imparatorluğun başkenti, dünyanın gözbebeği. İstanbul, bu dünyaya düşmüş bir inci tanesi ise etrafını saran surlar onu koruyan istiridye kabuklarıdır. Bu surların önlerine kimler gelmemiştir ki? Boğaz'a köprü kuran Perslerden devasa orduları ile hücum eden Bulgarlara, Roma İmparatoru Septimus Severus'tan kendi dindaşlarına bile acımayan Latinlere kadar bu surların önüne gelenlerin zorladığı kapılar ancak 1453'te açılacaktır." Sarayburnu'ndaki İmparatorluk Sarayı, Theodious surları, V. Leon'un eklemeleri, Haliç'in önem kazanmasıyla büyüyen Blaherna Sarayı, Osmanlı döneminde yapılan eklemeler, yazdırılan kitabeler, sur duvarlarının ve kapılarının mimari detayları Talha Uğurluel'in bu çalışmasında kapsamlı şekilde ele alınıyor.

12 Ocak 2026 00:01

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Ortadoğu'da Tarihsel Bir Sorgulama

Ortadoğu'da son günlerde hız kazanan gelişmeler, yalnızca sınır ötesi dengeleri değil, Türkiye'nin uzun süredir kırılgan bir zeminde ilerleyen barış ve kardeşlik tartışmalarını da yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. İran'ın bölgesel nüfuz stratejileri, Suriye sahasında değişen askeri ve siyasi denklemler ve Kürt grupların bu tablo içindeki çok katmanlı pozisyonları, Türkiye'de "iç barış" olarak adlandırılan meselenin neden tekrar sıkıştığı sorusunu gündeme getiriyor. İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında paylaşılan bir nüfusun, farklı rejim tipleri ve güvenlik mimarileri içinde farklı anlamlar kazanması, barış süreçlerini neden sürekli dış gelişmelere açık hâle getirmiştir. İran Devrimi'nin ardından ortaya çıkan ideolojik rekabet, Suriye'nin uzun yıllar süren Baas rejimi pratiği ve Irak'ta yaşanan savaşlar, Türkiye'nin iç barış arayışlarını sürekli olarak bölgesel gelişmelere bağımlı kıldı. Bugün gelinen noktada, Suriye sahasında Kürt grupların kazandığı askeri ve siyasi görünürlük, Türkiye'deki barış tartışmalarını yeniden güvenlik merkezli bir dile doğru itiyor gibi görünüyor. Tarihsel olarak bakıldığında, Türkiye'de barış ve kardeşlik söyleminin en kırılgan olduğu anların, bölgesel krizlerle çakıştığı görülür. 1990'lı yıllarda Körfez Savaşı'nın ardından Kuzey Irak'ta oluşan fiili yapı, Türkiye'de hem güvenlik politikalarını hem de toplumsal algıları derinden etkilemişti. Bir diğer dikkat çekici husus, barışın çoğu zaman "sükûnet" ile eş anlamlı düşünülmesidir.

12 Ocak 2026 00:01

Köşe Yazarı

Amerika Ve İsrail, İran'da Neden Tekrar Başarısız Olacak...

Stratejik üstünlük, sadece yaptırımlar veya askeri operasyonlarla değil, ekonomik olarak da "vazgeçilmez" olmaktan geçer. Bunu gerçekleştirmek için de yeri geldiğinde İsrail, Amerika adına vekalet savaşı yürütüyor veya yeri geldiğinde Amerika, İsrail için. Ukrayna, Nepal, Venezuela, Somaliland, Yemen, Afrika Boynuzu'daki gelişmeler ve şimdi de İran operasyonlarının perde arkası tam da budur. Dünya "Dolarsızlaştırma" süreçine girdi ve Amerika, eski yöntemleriyle bu süreci çaresizce durdurmaya çalışıyor. İsrail'in geçen sene 13-24 Haziran arasında İran'a açtığı ve kaybettiği 12 günlük savaş, kendi açısından hezimet olmakla birlikte belki de en büyük stratejik hatası haline geldi. İran halkındaki "her an bize saldırabilir" psikolojisini diri kalmasını ve vatanın etrafında oluşan blokun dağılmasına engel oldular. Bugün Amerika ve İsrail, İran'da darbe yapabilmek için yine devreye PJAK militanlarını, Mossad ve CİA ajanlarını sokakalar dökmüş vaziyette, ancak bu sefer çok farklı olarak hedefte sadece İran halkı değil, Çin de olduğundan İran, 12 gün savaş öncesi gibi halkı ve müttefikleriyle birlikte çok daha güçlü, hazırlıklı ve organize olmuş vaziyette.

12 Ocak 2026 00:01

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.