
Arapların 1948'de İsrail karşısında aldığı kitlesel yenilginin ardından, Suriyeli Hristiyan akademisyen Kustantîn (Constantin) Zurayk (1909-2000), aynı yılın ağustos ayında, hezimetin sebeplerine değindiği bir kitap yayınladı. Beyrut'ta basılan 96 sayfalık kitap "Ma'nâ en-Nekbe" (Felaketin Anlamı) adını taşıyordu. Zurayk'ın kullandığı "Nekbe" ibaresi, İsrail'in kuruluşuyla birlikte Filistinlilerin içine sürüklendiği felaketler silsilesinin özel adına dönüşecekti. Zurayk, güçlü Arap milliyetçisi eğilimlerinin de etkisiyle, yaşananların "özeleştiri" perspektifinden ele alınması gerektiği kanaatindeydi ve şöyle diyordu: "Yedi Arap ülkesi, Filistin'de Siyonizm'e karşı savaş ilân etti. Ancak onun karşısında mecalsiz kaldı ve topuklarının üzerine geri döndü. Siyonizm'i yok etmek üzere savaşa giren ülkeler, Filistin topraklarının çoğunu -hatta BM'deki paylaşım planında Araplara bırakılan yerlerin bile bir kısmını- İsrail'e terk ederek savaştan çekildiler. Oysa daha önce, Arap ülkelerinin temsilcileri, düzenlenen yüksek düzeyli toplantılarda ateşli nutuklar atarak, Arap ülkelerinin ve halklarının harekete geçeceği uyarısında bulunmuşlardı. Arap Birliği'nin toplantılarında, açıklamalar, resmî görevlilerin ağızlarından bomba gibi dökülmüştü, fakat harekete geçmek kaçınılmaz hale geldiğinde, açılan ateş cılız ve sakindi... Savaş patlak verdiğinde, kamu diplomasimiz, muhayyel zaferlerimizden söz ederek Arap halklarını uyutuyordu. Arapların Filistin'de yenilmesi küçük bir sürçme değil, aksine -kelimenin bütün anlamlarıyla- bir felâkettir. Hatalarımızı kabul ve bu felâketteki sorumluluğumuzu idrak etmek durumundayız." Sonraki yıllarda, içinde yaşadığı toplumu çok yakından izleyen bir tarihçi olarak meseleyi irdelemeyi sürdüren Zurayk, 1966'da yeni bir kavram ortaya attı: "İlmu'n-Nekbe" (Felaketin İlmi). Zurayk, "Araplar, Filistin'deki hedeflerine ulaşmanın çok uzağında" diyordu. "Ma'nâ en-Nekbe Muceddeden" (Felaketin Anlamı, Yeniden) adlı 124 sayfalık kitapta, önceki kitabında değindiği hezimet sebeplerinin ayniyle geçerliliğini koruduğunu belirten Zurayk, yenilgiye üç yeni sebep daha ilave ediyordu: İlmî gerileme, Araplar arasındaki ihtilaf ve çekişmeler ve siyasal süreçlere halkın katılımındaki eksiklikler.
Kaynak: Yeni Şafak
16 Mayıs 2026 04:00
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Gannûşî'nin Suçu Ne?
Yaklaşık 3 yıl önce, 2023'ün nisan ayında, bir iftar vakti tutuklanan Tunus Nahda Hareketi lideri Râşid Gannûşî (84), ömür boyu hapse ve ilaveten 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Siyasî yaşamı boyunca 1987'de, 1992'de ve 1998'de müebbet hapse mahkûm edilen Gannûşî, böylece dördüncü kez müebbet hapis cezası almış oldu. Önce, bugünlere nasıl gelindiğini hatırlayalım: Arap Baharı'nın doğum yeri ve başlangıç noktası olan Tunus'ta, ülkeyi 1987'den beri bilfiil yönetmekte olan Zeynelâbidin Bin Ali, protesto gösterilerinin yoğunlaşmasıyla 2011'in ocak ayında siyasî mülteci sıfatıyla Suudi Arabistan'a gitmişti. Dahası, 2016'da yapılan parti kongresinde, Gannûşî, "Müslüman demokrat" olduklarını dünyaya ilân ederek, "Siyasal İslâm" kılıfı altında İslâmî hareketlerin tamamına açılan savaştan kendi partisini kurtarmak da istedi. 2019'da, kamuoyunda yaygın biçimde tanınmayan bir anayasa hukuku profesörü, Kays Saîd, Râşid Gannûşî ve arkadaşlarının yoğun desteğiyle ve yüzde 72 oy oranıyla cumhurbaşkanı seçildi. Gannûşî, Saîd'in "hukukçu" kimliğine güveniyor ve ülkenin yönetimi için kendisinin en ideal aday olduğunu savunuyordu. (Bu süreç, Türkiye'de Ahmet Necdet Sezer'in cumhurbaşkanı seçilmesi süreciyle neredeyse tamamen aynıydı.) Hukuka saygılı bir profil çizen, fasih Arapça konuşma takıntısıyla dikkat çeken ve devlet ciddiyeti takınıyor görünen Kays Saîd, 2021'de birdenbire masayı devirdi; parlamentoyu kapattı, Nahda Hareketi'nin kapısına kilit vurdu ve 2023'te Râşid Gannûşî'yi de tutuklatarak hapse attırdı.
06 Haziran 2026 04:00

Soluk Bir Miras
Arap Baharı'nın patlak vermesinin ardından Yemen'de devlet başkanlığı koltuğuna oturtulan ve 2022'deki istifasına kadar yaklaşık 10 yıl boyunca bu görevini sürdüren Abdurabbi Mansûr Hâdî (80), Kurban Bayramı'nın ikinci günü sessiz sedasız dünyaya veda etti. 1945'te Yemen'in Hint Okyanusu kıyısındaki şehirlerinden Ebyen'de dünyaya gelen Abdurabbi Mansûr Hâdî, bölgenin güçlü kabilelerinden Fadl'a mensup bir ailenin çocuğuydu. Doğduğu dönemde Yemen'in güney kısmı İngilizlerin "himayesi" altındaydı. İngiltere'deki silik profiline rağmen, ülkesine döndükten sonra, kabilecilik dengeleri sayesinde askerî kariyerinin basamaklarını hızla tırmanan Abdurabbi Mansûr Hâdî, 1986'da Kuzey ve Güney Yemen arasında iç savaş patlak verdiğinde Kuzey'e kaçtı; ardından 1990'da iki Yemen birleştiğinde, sürecin lideri General Ali Abdullah Sâlih'in yanında saf tuttu. Arap Baharı'nın artçı sarsıntıları Yemen'e ulaştığında, Suudi Arabistan liderliğindeki Arap-Körfez cephesi, Ali Abdullah Sâlih'i görevinden istifa ettirdi ve yerine Abdurabbi Mansûr Hâdî'yi getirdi. Aynı süreçte Arap cephesinin başlattığı "Kararlılık Fırtınası" adı verilen askerî operasyonlar Yemen'in kuzeyinde insanlık dramlarına, kitlesel açlığa ve rastgele ölümlere neden oluyor, güneyde de ABD "El-Kaide'yle mücadele" kılıfı altında Yemen'i istediği şekilde bombalıyordu. Sürekli dışarıdan birilerinin rızasının peşinde koştuğu ama kimseyi de memnun edemediği bir hayat yaşadı Abdurabbi Mansûr Hâdî.
03 Haziran 2026 04:00

Derinliğin Peşinde
Bir hac ibadeti daha selametle ve sorunsuz biçimde tamamlandı. Sorunsuzluğa bilhassa vurgu yapıyorum, çünkü -meseleye ilgi duyanlar bilecektir- hac ibadetinin son 50 yıllık tarihi birbirinden acı hadiselerle doludur. Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın 2017'den itibaren Suudi Arabistan'da fiilî olarak yönetimi ele almasıyla birlikte, hac ve umre ibadetlerinin tatbikatına gözle görülür bir intizam getirildi. Açıklanan 2030 Vizyonu projesinde hac ve umre ibadetlerinden elde edilecek gelirlere önemli kalemler ayrıldığı için, mümkün olduğunca fazla insanın Mekke ve Medine'yi ziyareti hedeflendi. Bu çerçevede, devasa otel inşaatlarına girişildi, Mekke'deki genişletme projeleri hızlandırıldı, online vize uygulamasına geçildi, bireysel umre kolaylaştırıldı, Mekke ve Medine'nin her yeri ziyarete ve turizme açıldı, her taraf turistik tesislerle donatıldı. Gittikçe artan ve artmaya devam edeceği anlaşılan talebi karşılamak üzere, Suudi Arabistan uleması da devrede. Zannediyorum, bu söylediğimi 1990'lardan günümüze yolu oralara düşenler ve böylece yaşanan dönüşümü yerinde gözlemleme imkânına sahip olanlar çok daha iyi anlayacaktır. Hac ve umre ibadetinin bu yeni, hızlı, dışa dönük ve bol reklamlı -bol sosyal medyalı- versiyonunda eksilen şey sadece sükûnet ve iç huzuru değil.
30 Mayıs 2026 04:00

Uzak Yollardan…
Eski zamanlarda Atlas Okyanusu kıyısındaki Dakar'dan -bugünkü Senegal- hac için yola çıkan bir kafilenin izleyeceği güzergâhı takip etmek, bugün bile oldukça öğretici ve ilginç: Fildişi Sahili'nden Moritanya'ya birçok beldeden yolcuların katıldığı bu kafile, çölün kıyısında bir süre ilerledikten sonra önce Cenne'de, ardından da Timbuktu'da uzun mollalar verirdi. Sonra Sahra Çölü'nü boydan boya kat edecekleri meşakkatli bir yolculuk başlar, yolcular aylar sonra -Cidde'ye geçmek üzere- Kızıldeniz kıyısına ulaşırdı. Mağrib'den yola çıkan bir kafile, ta Roma İmparatorluğu döneminden beri kullanılan kadim yol bağlantılarını izler, Atlas Dağları'nın güney kıyısından ilerleyerek Tlimsen'e, oradan Sîdî Ukbe ve Kayravan'a uğrar, nihayet kıyı şeridinden İskenderiye ve Kahire'ye kadar uzanırdı. Buhara'dan yola çıkacak bir kafile, Merv-Meşhed-İsfahan hattıyla Hicaz'a doğru uzanabilirdi. Kervanlar sırasıyla Şâş (bugünkü Taşkent), Semerkand, Merv, Rey (bugünkü Tahran), Hemedân ve Bağdat'a uğrar, ardından Hicaz'a doğru yönelirdi. Bazı kafileler Merv'den Belh'e iner, oradan Peşâver'e geçerek Karaçi limanına aktarma yapar, gemi yoluyla Cidde'ye ve nihayet Mekke-i Mükerreme'ye ulaşırdı. Ardından Kızıldeniz'e girilir ve Cidde'ye vâsıl olunurdu. Yukarıda ana hatlarıyla çizdiğim çeşitli hac rotalarını izlemeye çalışın. Cumartesi günü, tam bu noktadan devam etmek üzere…
27 Mayıs 2026 04:00

Âkif Emre Ağabey'e Rahmetle…
O an, dün gibi aklımda: 23 Mayıs 2017 Salı günü, Türkiye Diyanet Vakfı'nın Cağaloğlu'ndaki kitabevinde sakin sakin rafları karıştırıyordum. Ekranda "Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı Âkif Emre, geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti" yazısı belirdi. Daha birkaç gün evvel telefonlaşmıştık Âkif Emre Ağabey'le. Henüz temellerini yeni attığı ve büyük umutlar beslediği "Haberiyat" adlı dijital platformda birlikte bir şeyler yapmak istiyordu. O dönem çalıştığım medya kuruluşuyla, kendisinin yayın yönetmenliğini sürdürdüğü "Dünya Bülteni" adlı dijital platformun ofisinin bulunduğu bina Balmumcu'da komşuydu. Bu yüzden, Muhammed Esed bana bugün hep Âkif Emre Ağabey'i hatırlatır. Vefat anına kadar yanında olan sevgili Hamit Kardaş'la geçenlerde bir vesile sohbet ederken, "Âkif Ağabey'le tek kare fotoğrafımız yok yahu. Yan yana durup poz vermek aklımıza gelmemiş" dedik. Vefatının 9'uncu yıldönümünde, rahmet olsun sana Âkif Ağabey.
23 Mayıs 2026 04:00

Avludaki Merasim
Suriye Evkâf (Vakıflar) Bakanlığı'nın tertip ettiği merasimde, tepkilerin odağında elbette bakanlık yetkilileri ve bizzat Evkâf Bakanı Dr. Ebu'l-Hayr Şükrî vardı. Bazı kişiler "Şam'da birçok tarihî konak ve mekân var. Oralar neden tercih edilmedi?" sorusunu sordular, ki bu da oldukça mantıklı bir eleştiri noktasıydı. Keza şu soru da düşündürücüydü ve cevabı belliydi: "Bir Suriye heyeti Abu Dabi'ye gitse, BAE'li yetkililer Şeyh Zâyed Camii'nin avlusuna böyle masa kurup yemek verirler miydi?" Sosyal medyada sadece eleştiriler yer almadı. Ammar Rifâî, "2008'de merhum babam, Emevî Camii'nin avlusunda Şam'ın zenginlerine iftar daveti vermişti. Aynı manzara o gün de yaşanmıştı" deyince, karşı cevaplar gecikmedi: "Salih amel ve Müslümanlar arasında yardımlaşmaya vesile olmak için, böylesi davetler elbette caizdir. Hatta bazen şarttır." Gerçekten de merhum Sâriye Rifâî, zenginlerle arasını çok iyi tutarak Suriye çapında önemli infak ve ilim faaliyetlerini organize ediyordu. Dahası BAE yönetimi, Beşşâr Esed yönetimiyle de arasını her zaman iyi tutmuş, Arap Birliği'nin Şam yönetimine karşı dışlayıcı tutumu devam ederken Esed'i Abu Dabi'de ağırlamış, Arap dünyasında Şam'daki büyükelçiliğini tekrar açan ilk ülke olmuştu. Beşşâr Esed'in kız kardeşi Büşrâ da çocuklarıyla birlikte halen BAE'de yaşıyordu. Zira sadece Suriyeliler değil, ümmetin parçası olarak biz de Şâm-ı Şerîf'in kalbinde, restore edilmiş tarihî binaların kenarında-köşesinde "BAE" damgalarını görmeyi hiç istemeyiz.
20 Mayıs 2026 04:00

Leiden'da Bir Kabir…
Hollanda Krallığı, 1600'lerin başından itibaren önce ticaret kolonisi, ardından da sömürge toprağına dönüştürdüğü Açe ve Java'da (bugünkü Endonezya), 1800'lerin ikinci yarısında artık ciddi ayaklanmalarla yüzleşmeye başlamıştı. 1885 haccı yaklaşırken, o sırada henüz 27 yaşında olan genç bir İslâm uzmanı, Endonezyalı Müslümanların Mekke ve Medine'deki irtibatlarını izlemesi için gizlice Hicaz'da görevlendirildi: Christiaan Snouck Hurgronje. 1880'de kabul edilen tezinin konusu "Mekke halkının bayram merasimleri"ydi. Harem'e sadece Müslümanlar kabul edildiğinden, Hurgronje da İslâm'ı seçtiğini ve "Abdulgaffâr" adını aldığını bildirdi. Nihayet, "samimi" Müslüman olduğuna kanaat getirildi ve kendisine Mekke'ye giriş izni verildi. Hurgronje, esas şöhretini Endonezya'da görev aldığı 1898-1905 arasında elde etti. Leiden'da yeniden akademik çalışmalarına odaklandığı dönemde Mekke hakkında kaleme aldığı iki ciltlik eserle, çektiği fotoğraflardan oluşan dev albümü yayınlayan C. S. Hurgronje, 26 Haziran 1936'daki ölümüne dek İslâm'a ve Müslümanlara dair çalışmalarını sürdürdü. Geçtiğimiz hafta sonu, bazı konferanslar için Hollanda'ya gitmişken, Amsterdam'da beni karşılayan sevgili kardeşim Abdulkâdir İnan'a "Leiden'a geçelim, orada bir kabir ziyareti yapacağız" dedim.
13 Mayıs 2026 04:00

Emir Timur'a Nasıl Bakmalı?
Türk-İslâm tarihinin birçok açıdan belki de en girift ve muamma şahsiyeti olan Emir Timur'un öyküsü, başlı başına sıra dışı ayrıntılarla doludur: 8 Nisan 1336'da, Semerkand'ın güneyindeki Şehrisebz'de dünyaya gelen Timur, Barlas kabilesinin emiri Turagay'ın oğluydu. Bu durum, ömrü boyunca sakat kalmasına ve kendisine "Aksak" lakabının -Timurlenk- yakıştırılmasına yol açacaktı. (Timur'un kabri, 19 Haziran 1941 günü, Rus antropolog Mikhail Gerasimov başkanlığındaki bir heyet tarafından açıldı. Omuzları geniş olan Timur'un boyu 1,73 metreydi. Halk arasında yayılan bir rivayete göre, Timur "Kim benim mezarımı açarsa, benimkinden daha beter ordular onun ülkesini işgal etsin" şeklinde bir beddua etmişti. Kendisine "İslâm'ın kılıcı" unvanını yakıştıran Emir Timur'un 45 yıllık askerî kariyeri neredeyse tamamen savaşlarla ve seferlerde geçti. Hepsinden geçen ve çok büyük katliamlara imza atan Emir Timur, 1402'deki Ankara Savaşı'nda indirdiği darbeyle, henüz serpilme çağındaki Osmanlı devletini fetrete sürükledi. Emir Timur, ordu ileri gelenlerinin telkin ve hatta yalvarmalarına aldırmadan, çok çetin kış şartlarına rağmen emrini verdiği Çin seferi sırasında, 18 Şubat 1405 günü Otrar'da öldü. Semerkand'ı bugün adımladığınızda, şehrin tarihine dair hiçbir şey bilmiyor olsanız bile, kendinizi şöyle düşünürken bulursunuz: "Burada çok önemli hadiseler yaşanmış, belli." Semerkand öylesine dolu, yüklü ve derin bir şehirdir.
09 Mayıs 2026 04:00

İmam Buhârî'yi Ziyaret
Hadis ilmine yakın ve yatkın ilim ehli bir zat ile dindar bir annenin oğlu olarak, 20 Temmuz 810 Cuma günü Buhârâ-i Şerîf'te dünyaya geliş… Ve 1 Eylül 870 günü, Ramazan bayramının gecesi oracıkta vefat… Geçtiğimiz cuma günü -1 Mayıs 2026-, İmam Buhârî'nin şimdi artık devasa bir külliyeye dönüşmüş bulunan türbesini ziyaret ederken, aklımdan onun sıra dışı ve -tarihteki pek çok gerçek ilim adamının tecrübe ettiği üzere- trajik hatıralarla örülü hayat hikâyesi geçiyordu. Kısaca "Sahîh-i Buhârî" olarak bildiğimiz meşhur hadis mecmuasının Müslümanlar nezdinde gördüğü hüsn-ü kabul ve yaygın teveccüh sebebiyle, İslâm dünyasının en çok okunan eserlerinden birinin müellifi olan Buhârî, özellikle ibadet hayatımıza dair Hz. Peygamber'den aktardığı sahih rivayetler yoluyla, günlük dinî pratiklerimizin şekillenmesinde de adeta bir başrol oyuncusu. İmam Buhârî'nin Özbekistan'ın kurucu Devlet Başkanı İslam Kerimov döneminde inşa edilen görkemli türbesi, son birkaç yıldır geniş bir restorasyon ve genişletme faaliyetlerine sahne oluyordu. Külliyenin cümle kapısından içeri adım atarken, mırıldanmadan edemedim: "Rahmet olsun sana ey İmam Buhârî. Kendi döneminde dışlandın, taşlandın, sürgün edildin. Gurbette bir garip olarak vefat ettin. Bugün adını göklere çıkaran bazıları, belki senin döneminde yaşasalardı o linç cephesine katılacaklardı. Ve şimdi, tarih sana muhteşem bir iade-i itibar yaptı. Sana dünyayı dar edenler unutulup gitti, ama sen semâmızda bir yıldız gibi parlıyorsun." 28 Nisan-3 Mayıs tarihleri arasını kapsayan Özbekistan ziyaretimiz sırasında, bütün dinî ve tarihî mekânların kapsamlı biçimde elden geçirildiğini, restorasyon çalışmalarının büyük ölçüde tamamlandığını, yeni başlayan projelerin de hızlı bir biçimde ilerlediğini gözlemledik. Bu arada, Buhara Kalan Mescid'de cuma namazı sırasında imam efendinin camiye yardım toplarken sarf ettiği sözler de tebessüm ettirdi: "Bağış kılın Müslümanlar! Mihmanlarımız, bunların mescitleri harap olmuş demesinler!" Turizm, ülkenin ana gelir kaynağına dönüştüğü için, Özbekistan'ın mevcut idaresi, bilhassa dinî mekânların tekâmülüne ve tefrişine büyük ehemmiyet gösteriyor.
06 Mayıs 2026 04:00

Hesap Vakti
Baas karanlığının sona ermesinin hemen ardından, Suriyeliler 31 Ocak 2025'te adeta kulaklarına inanamadıkları bir haberle güne uyandılar: Devrik diktatör Beşşâr Esed'in teyzesinin oğlu, rejimin bir zamanlar en güçlü adamlarından, Der'â Valiliği Siyasî Güvenlik Şefi Âtıf Necîb, Lazkiye'de yakalanmış ve Şam'a getirilmişti. Âtıf Necîb, Suriye'de 2011'de patlak veren halk ayaklanmasının sembol isimlerinden 13 yaşındaki Hamza el-Hatîb'in korkunç işkenceler altında öldürülmesinin baş sorumlusuydu. Geçtiğimiz pazar günü -26 Nisan- Şam'da Âtıf Necîb'in yargılanmasına başlandı. Kelepçeli olarak kamuoyu huzuruna çıkarılan Âtıf Necîb'in mahkeme salonunda büyükçe bir kafesin içine konulmasından sonra, izleyici sıralarından yükselen ve birkaç defa tekrarlanan "Hubel düştü!" sayhası, görebilen için ibretlik bir tabloydu. Âtıf Necîb'in yargılanma safhası, Suriye'de birkaç gün önce yaşanan bir başka önemli gelişmeyle aynı zamana denk geldi: Bütün dünyayı dehşete düşüren Tedâmun Katliamı'nın (2013) baş sorumlusu Emced Yûsuf, Hama kırsalında düzenlenen bir operasyonla yakalanmıştı. Üstelik zavallı Suriyelilerin hepsini "emperyalistlerin maşası" damgasıyla yaftalıyor, İran ve Hizbullah'ın Suriye'de tek bir sivili bile öldürmediğini, öldürülenlerin tamamının "DAİŞ'çi" olduğunu iddia ediyorlar. Bu açıdan, İrancılığın bir "millî güvenlik sorunu" olduğu kanaatindeyim. Âtıf Necîb'in davası mahkeme başkanı tarafından 10 Mayıs'a ertelendi, Emced Yûsuf'unki ise henüz başlamadı.
02 Mayıs 2026 04:00

Önce Bir Mukaddime
"Çocuklarınızı unutun! Karılarınıza gidin, yeni çocuklar yapın. Yapamıyorsanız, benim adamlarım yapar!" Güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınan oğullarının salıverilmesi için Suveydâ Valisi Suheyr Ramazan'a başvuran bir grup Der'âlı, bu kaba ve çirkin cevapla karşılaşmıştı. Çocukların tek suçu, Der'â'daki bir duvara şu cümleyi yazmış olmalarıydı: "İcâke'd-dûr yâ duktûr!" (Sıran geldi doktor!) 2011'in o hararetli günlerinde, Tunus Cumhurbaşkanı Zeynelâbidîn bin Ali ve Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in devrilmesinden sonra sıranın Suriye Devlet Başkanı Beşşâr Esed'e geldiğini sadece Der'âlılar değil, dünyanın her yerinde milyonlarca insan söylüyordu. Çaresiz babaları Suheyr Ramazan'a yönlendiren kişi, Der'â Valiliği Siyasî Güvenlik Şefi Âtıf Necîb'di. Tarihler 18 Mart 2011'i gösterirken, camilerde cuma namazı çıkışında, Der'â'daki ilk gösteriler başladı. 23 Mart Çarşamba günü, Der'â'da elektrik ve telefon şebekeleri tamamen kesildi. 25 Mart 2011 Cuma günü, Der'â'nın kuzeyindeki Sanameyn kasabasında 15 sivilin öldürüldüğü haberi üzerine, Der'â halkı Hâfız Esed'in büstüne saldırıp yerle yeksân etti. İçeride ve dışarıda yüzlerce kişi "Hurriyya, hurriyya!" (Hürriyet, hürriyet!) ve "Bi'r-rûh bi'd-dem, nefdîke yâ Der'â!" (Canımızla, kanımızla sana fedayız ey Der'â!) diye haykırıyordu. Ancak hafızalarımızın zayıflığını da düşününce, meseleye "Peki öncesinde neler olmuştu?" temalı bir mukaddimeyle başlamak şart oldu.
29 Nisan 2026 04:00

Evkâf Savaşı
Sosyal medyada yapılan paylaşımlarda, yeni Suriye yönetiminin Şam'daki 11 ayrı noktada bulunan Osmanlı eserlerini Türkiye'ye devredeceği belirtildi. Geçtiğimiz yılın başında hem Suriye Evkâf Bakan yardımcılığı hem de Şam Evkâf müdürlüğü vazifelerini aynı anda üstlenen Sâmir Bayrakdar, şu anda oldukça zor bir işi başarmaya çalışıyor: Baas döneminde -bilhassa 1980'lerden itibaren- iktidara yakın çevrelere adeta birer ulûfe gibi dağıtılan İslâmî vakıflara ait tarihî eser, gayrimenkul ve arazileri yeniden devletin kontrolüne alabilmek. Sadece Şam'da en az 8 bin vakıf malının en ucuz şekilde ve çok uzun sürelerle Baas destekçilerine peşkeş çekildiğini belirten Sâmir Bayrakdar, yeni dönemde devletin tekrar buraları Evkâf Bakanlığı envanterine kazandırmak istediğini kaydediyor. Ancak arşiv ve tapu kayıtları hem savaş öncesinde hem de savaş sırasında yağmalandığı için -bu arada 2024'ün sonunda rejim düşer düşmez, İsrail savaş uçaklarının Şam'da arşiv ve tapu evrakının saklandığı binaları kasten vurduğunu da hatırlayınız-, Bayrakdar ve ekibinin işi hiç de kolay değil. Tarihî Şam surlarının doğu kesiminde, Hristiyan mahallesinin kıyısında yer alan zaviye, 1165'teki vefatına kadar burada talebe yetiştiren, yetiştirdiği isimlerin bilahare Salahaddîn Eyyûbî'nin yanı başında Haçlılarla savaşması ve kritik zaferlerde kilit rol oynaması sebebiyle de "Şeyhu'l-Mucâhidîn" (Mücahitlerin şeyhi) olarak anılan Raslân (Arslan) Dımeşkî'nin kurduğu tarihî ve manevî bir mekân.
25 Nisan 2026 04:00