×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Affedersin Yoldaş... Ne Olur Diren!

"Asmin, üç bin metre doruklarda açan bir dağ çiçeğidir" diyor Ahmet Abi. "Bir de Çetin Öner 'in annesinin adı..." Kocaman bir gülümseme dudaklarımda... "Bu şiir Çerkes kardeşliği için mi yazıldı?" diye soruyorum. (Bilenler bilir Ahmet abi Çerkestir. Yine de 12 Eylül'ün uzun süren kışı artçılarıyla sürüyor. Ahmet abi, "Su çürüdü" demiş, "Adımdan gayrısını bilmiyorum" u da ekleyerek... Bu yüzden belki de şiirimizin hayatı savunan en güçlü şiirlerinden biridir, büyük bir itirazdır yaşamın sesini yok edenlere, "Su çürüdü". *** Bu şiirin yazıldığı tarihten neredeyse on yıl kadar sonrasında bir zaman dilimi söz açtığım... "Kumrular Sokağı hüzzamdı bir zamanlar/ Kale'ye rast vaktinde çıkılırdı/ Gariptir, Sezenler'deki hanende/ Çekip gitti Sargut'tan bir ay önce" dizelerindeki gibi, gözlerde o bir daha dönülemeyecek hazin günlere ait hüzün var. Benjamin'in, "Umut dediğimiz şey umutsuzlar adına bir beklentidir aslında" sözüne özenle yaslanmışız. Ahmet abi de 1402'lik olduğu için atıldığı işine dönmüş, emekli olmuş. O da Ulus Baker' le yaptığı "Vicdan: Romantizmin Ruhu" söyleşisidir. *** Ahmet abiyi düşününce önce aklıma Elsa Triolet' in çok sevdiğim romanı "Beyaz At" ta Michel Vigaud'un öyküsü gelir. Böyle durumlarda hep şöyle der: "Füme et haline gelmek istemiyorum ben." Oysa gizliden gizliye bir kahraman kişiliği taşımaktadır içinde. Ama bunun nasıl olacağını bir türlü bilemez: "Ne biçim dünya bu! Ne kurtaracak şehir kaldı ne öldürülecek bir ejderha! Allah'tan ki yollar var, bir de onlar olmasa..." Bir kez çıkar o fırsat önüne. Kurtardığı asker daha sonra şöyle anlatacaktır olayı: "Tam o sırada, birisinin, bana yardım için koştuğunu gördüm: Michel Vigaud'ydu bu... Bana yardım etmek için koşuyordu ve aynı zamanda patlayan bir bombayla üzerime yıkıldı kaldı. O durmadan kan kaybediyordu, beni suluyordu kanıyla ve ben, can çekişmekteydim. 'Affedersin!' diyordu arada bir. 'Affedersin yoldaş'" *** Bu söz anlatır Ahmet abiyi: "Affedersin yoldaş!" Geçtiğimiz yıl Ankara'da Bilim Sanat Edebiyat Derneği oluşumunda Ahmet Aydın'a; "Yeni dernek kuracağımızı haber vermek için Eren'i sen ara. Ben ararsam kendini zorunlu hisseder" deme inceliğini göstermiştir yine. "Korkudan midem yandı sanki" diyorum. Yıllar önce "Bakışın Senin" kitabını elime aldığımda tek dizeye takılıp kaldığımı söylüyorum: "ve, ülkem beni terk etti." "Öyle mi gerçekten?" diyorum. Üstelik bir başka dize, "ölüm de kaybediyor haysiyetini" İçinde kıvranıp kalmış, her şeyin anlamsızlaştığı günler içinde hemhal olmuşken... *** Ahmet abi yaşam için direniyor.

Eren Aysan

Kaynak: Cumhuriyet

11 Temmuz 2026 04:00

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Eren Aysan

Bu Yıl Da 2 Temmuz Geçti. Şimdi Dağılabiliriz!

*** 2 Temmuz günü sıradan bir ikinci sayfa haberine uyanıverdik. Gemerek'te Kızılırmak'ta akıntıya kapılan 3 kişiden 2'si kayboldu. Zerda 13, Gülseren 15 yaşındaydı. *** Öte yandan siyasi davalarla sınandığımız bambaşka bir sürecin içinden adeta Metin Altıok'un dizelerine yaslanarak geçiyoruz: "Hapishaneler insan dolu kum gibi/ dışarda bir buruk özgürlük zakkum gibi/ içerde de dışarda da zor iş yaşamak/ hem varım hem yokum gibi." Son bir haftada duruşma salonlarında yaşananlar bize trajik bir film izliyormuşuz duygusu veriyor. *** Bütün bu arbedenin ortasında Sivas katliamında babaları yakılan üç aile (Metin Altıok, Behçet Aysan ve Nesimi Çimen 'in aileleri) AİHM'e gitmek zorunda kalıyoruz. Süreç içerisinde gördük ki, Sivas katliamı davası zamana yayılan bir dosyaya dönüştü. Son umut olarak başvurduğumuz Anayasa Mahkemesi'nden de tam on iki yıl herhangi bir sonuç alamayınca iç hukuk yollarının fiilen etkisiz hale geldiğini gördük. Böyle bir karar yalnızca Sivas katliamı açısından değil, benzer ağır insan hakları ihlallerinin gelecekte nasıl ele alınacağı bakımından da önemli bir referans olacaktır. O yüzden görevlerimizi günlük ve anlık meselelere göre düzenleyip "dağılmayalım"! Bu yıl da 2 Temmuz'da görevimizi yaptık, sosyal medyamızda bir Behçet Aysan bir de Metin Altıok şiiri paylaştık deyip sıyrılmayalım anlayacağınız. *** Soru: Sivas katliamı davasını yıllar süren hukuk mücadelesinin ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşıdınız. Eren Aysan: Bizim öncelikli tercihimiz hiçbir zaman uluslararası yargı olmadı. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmak bizim için bir tercih değil, hukuken kaçınılmaz bir sorumluluk haline geldi. Eren Aysan: Başvurumuz oldukça kapsamlı. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında başta yaşam hakkı olmak üzere etkili soruşturma yükümlülüğü, adil yargılanma hakkı, etkili başvuru hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi birçok hakkın ihlal edildiğini ortaya koyduk. *** Soru: Başvurunuzda Sivas Katliamı'nın insanlığa karşı suç niteliği taşıdığı yönünde hukuki değerlendirmeler de bulunuyor. Eren Aysan: Çünkü bu dosya sıradan bir ceza davası değildir. Ancak biz mahkemenin olayın ağırlığını, devletin pozitif yükümlülüklerini ve yıllardır devam eden cezasızlık sorununu birlikte değerlendirmesini bekliyoruz. *** Soru: Siz sık sık "cezasızlık kültürü" vurgusu yapıyorsunuz. Eren Aysan: Bu davanın yalnızca Sivas'la sınırlı olmadığını düşünüyorum. Eğer genç kuşaklar Sivas katliamını sadece bir tarih bilgisi olarak görürlerse bu olayın neden yaşandığını ve hangi toplumsal koşulların buna zemin hazırladığını anlayamazlar. Eren Aysan: Otuz üç yıldır adalet arıyoruz.

04 Temmuz 2026 04:00

Eren Aysan

Anlamın Ardından Seslenen Yeni Bir Dergi: Artanlam

Özellikle "meşhuriyet çağı"nın ünlenmiş isimleri popüler edebiyat dergiciliğinde satış malzemesine dönüştü. *** Geçtiğimiz ay Hürriyet Yaşar'ın yayın danışmanlığı, Mehmet S. Aman ile öykücü Ekin Güneş Saygılı'nın desteği, öykücü Ender Özer, Erdi Ülküseven, Ergün Doğan, M. Bahadır Deniz ve Tuğçe Hitay'ın emeklerinin ürünü olarak "ArtAnlam" okurla buluştu. Ülkemizde popüler olanın ön plana çıktığı kırılgan zemin göz önüne alındığında "ArtAnlam" dergisi okur desteğine büyük ihtiyaç duyuyor. Öykü ve deneme yazarı Hürriyet Yaşar, derginin ilk sayısındaki yazısında kendilerine bir "söz alanı" açmak amacıyla "ArtAnlam" a yöneldiklerini söylerken derginin ilkesini de açıklıyor: "Yaşam savaşının söz bölümünde, doğru ve güzel yaşamı savunmak..." Mehmet S. Aman da "Değerlerin silikleştiği kapitalist tüketim toplumunun beslediği bireyciliğin karşısında, doğrudan güzelden, yaşamdan yana toplumsal ve toplumcu yazınsal üretime -yapabldiğince- yeniden can vermek" için kolları sıvadıklarını belirtiyor. Üniversitede bir öğrencim 160 kelimelik X'i bile okumada zorlandığını söyleyiveriyor. Oysa Shakespeare'in Hamlet'te "kelimeler... kelimeler..." derken sözün önemini ve ciddiyetini vurguladığı dünyayı bir kere daha anımsatmaya ihtiyaç var. * Sözün değerini bir kere daha anımsatan "ArtAnlam" ın yolu açık ve uzun olsun!

27 Haziran 2026 04:00

Eren Aysan

Sarıyer Belediyesi Fakir Baykurt Öykü Ödülleri

*** "Ben dikenlerin içinden çıkmış bir yazarım" der Fakir Baykurt. "Kimlik" kavramını yalnızca resmi bir belge ya da toplumsal konum olarak değil, bir insanın görünmeyen emeği, tükenen hayalleri ve sessiz fedakârlığı üzerinden anlatma başarısını gösteriyor. Lise kategorisinde ise Kerem Keskin, "Nesr-i Şita" öyküsüyle bireysel bir hikâye üzerinden toplumsal kırılmaya yönelme başarısını göstermiş. Özcan Karabulut ve Hürriyet Yaşar'la birlikte değerlendirdiğimiz öykülerde ise Oğuz Kağan Aydos, "Limon Ağacının Mülkiyeti" yle birincilik ödülüne layık görüldü. Aydos, "Rant saldırganlığına, betonlaşmaya karşı direnmeyi" öyküleme ustalığıyla gösteriyor. Ayrıca Yasin Göven "Et Pium Desiderium "la ikincilik, İlksen Çağlar "Annemin Önü Hep Gölge" ile üçüncülük, Arzu Aktaş "Biblonun Atındaki Toz" la mansiyon ödülünün sahibi oldu. Geçtiğimiz yıl yayımlanan öykü kitapları arasından 2026 yılı Fakir Baykurt Öykü Ödülü'nde iki yazar öne geçti. Tanış'ın "Civarda Kaybolanlar" eseri, "bireylerin sıradan görünümlü gündelik yaşam kesitlerini, o yaşamların doğal akışı içinde son derece rahat bir dil, akıcı bir anlatımla ö yküleştirerek" okurla paylaşma başarısını gösteriyor. *** Fakir Baykurt Ödül Töreni, 21 Haziran 2026 günü saat 17.00'de Haydar Aliyev Parkı'nda gerçekleşecek.

20 Haziran 2026 04:00

Eren Aysan

Dünyada Küçük Bir Nokta

Geçtiğimiz yüzyıl başında dünya iki büyük paylaşım savaşından kan, acı ve gözyaşıyla çıktı. Zaten çoktan sömürge düzeni başkalaşmış, toprak yerine üretimi ekonomik olarak kontrol altında tutmak yeni bir modele dönüşmüştü. 90'lardan itibaren tek merkezi ABD olan dünyada, Dünya Bankası'ndan IMF ve BM'ye, hatta farklı uluslardan piyasa ağına bağlı finans kurumlarına kadar birbiriyle organik ilişki içindeki yapılar küresel etki alanı oluşturarak yeni bir düzene muazzam bir kapital uzlaşı ile geçtiler. Kapitalin çığırından çıkan canavarlığına rağmen bir süreliğine de olsa toplumsal histeriyi baskı altında tutmasının güçlü formülleri vardı: daimi barış konferansları, ülkeler arasında ticaret anlaşmaları, ülkeler arası ekonomik birlikler vs. Bunlar da yeni bir kapital sistemin anahtarını veriyordu bize. Doğal olarak belirsizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda sürekli korku, kaygı, otoriter lider, sosyal medya algoritmalarıyla desteklenen toplumsal delirium geçer akçe haline geliyor. *** Umberto Eco, "Yeni Bir Ortaçağa Doğru" yazısında yeni bir kıyamet tasarımından söz eder: Amerika'da güçlü ve günler sürecek elektrik kesintisinin ardından günlük yaşamın akışı değişecek, güvenliğin olmadığı bir iklimde insanlar ateşli silah kullanmaya başlayacak, ortalığa yayılan cesetler nedeniyle çıkacak salgın hastalıklar dünyayı kasıp kavuracak, bunalıma sürüklenen siyasal yaşam acımasız bir McCartyciliği dayatacak, tek ve büyük bir diktatörlük kurulacak, savunusuyla olası senaryosunu ince ince işler. Aslında Eco, bu tezini İtalyan düşünür Roberto Vacca'dan alır. Amacı beklenmedik bir çöküşe karşı yeniden "rönesans "ı gerçekleştirmek adına gerekli uyarıları yapmaktır. Bizi asıl endişelendiren ise önümüzdeki on yıllar içinde yeni dünya düzeninin nasıl kurulacağı. Yaşanan bunalımın yükünün, "İtaat et!" dayatmasıyla bütünleşerek yine emekçi sınıfların üzerine yıkılacağı, yoksul halka sunulan acı reçetenin var olan sıkıntıları katmerleyeceği, ulusların belki de yakın gelecekte göçmenlere karşı sınırlarını kapatması ya da denetimi olanca büyüklüğüyle artırmasıyla birlikte "milliyetçilik" dalgasının büyüyeceği ve daha otoriter bir sistemin dünyaya hâkim olacağı savı. Şunu çok iyi biliyoruz ki ütopya düşüncesinin hemen yanında distopya düşüncesi yer alır.

13 Haziran 2026 04:00

Eren Aysan

Bizim Burada Ne İşimiz Var?

Mussolini, 9 Kasım 1926'da kendisine yapılan bir saldırıyı bahane ederek olağanüstü hal yasalarını uygulamaya koydu ve ilk iş olarak da muhaliflere gözdağı verdi. Davada faşist rejiminin savcısı Michele Isgro, "Bu beynin çalışmasını yirmi yıl süreyle durdurmalıyız!" diyerek maksadını ortaya koydu. Tam otuz iki parçadan oluşan, bugün hâlâ devlet ve hegemonya özelinde yararlandığımız "Hapishane Defterleri" böyle böyle oluştu. Yapıtına da şöyle bir not düşmüştü: "Öyle sanıyorum ki insanlık tarihinde, son nefesine dek kendi yetileri ile amansız yazgı arasında, çalışmak, öğrenmek ve savaşmak isteyen insan ile onu yavaş yavaş yitirip tüketen kaba güç arasında böylesine acıklı bir savaş örneği yoktur." Düşünsel planda dünya tarihinden el alarak sınıfsız bir dünya özlemiyle yanıp tutuşan, çağdaş köleliğe sistemli bir biçimde başkaldıran Aydınlanmacıları örnek gösteriyordu. Hatta öyle bir hale geldi ki süreç içinde "cezaevi okulu" na dönüştü her şey. Nitekim çevirmen-yazar Osman Akınhay, bir sosyal medya paylaşımında çevirmenlik macerasına nasıl girdiğini şöyle anlatmıştı: "Yıl 1982, Mamak'ta hapisteyim. Ali Asker ile altlı üstlü ranzadayız. Kendi kendime İngilizce çalışıyorum. Alan Paton'un 'Cry the beloved country' i gözüme kestirdim. Bir deftere çeviriyorum: O/bu/şu tarlasına döndü. Beğenmedim, kapattım unuttum. Hüküm giyince Çanakkale'ye sevk edildim, İngilizce okumayı sürdürdüm. 86 oldu, Öner Yağcı bir yazı masasında daktilo ile roman yazıyordu. Onu çok kıskanıyordum. Ben de daktilo getirttim. Ama ne yazacağım? Roman yok, öykü yok. Belki çeviri yaparım dedim." *** Cezaevinde en kötü koşullara karşın bir yazı masasına sahip olmak söz söylemeyi belirgin kılarak iktidar alanı açmak; bir anlamda devletin otoritesine karşı yeni bir hamlede bulunmaktır. Geçtiğimiz günlerde gazeteci Furkan Karabay'ın Tekin Yayınları'ndan ilk öykü kitabı, "Bizim Burada Ne İşimiz Var?" ı okurken aynı sözcük benimle dolandı durdu. *** Salt bir cezaevi güncesi değil Furkan'ın kitabı. Cortazar'ın, "Roman puan toplayarak, öykü nakavtla kazanır" sözüne bağlı kalarak finalde golünü atıyor. Öyle ya, hazin de olsa "Hapishane burası, çıkarsın, ya ölü ya diri..." Bunu bile okurun içini eze eze yazarken bir yerde de gülümsetmeyi başarıyor. "Gofret" öyküsünde IŞİD'li bir mahkûmla gofret yemesinin izleri var.

06 Haziran 2026 04:00

Eren Aysan

Hakikat Ve Yalan

İtalyan yazar Luigi Pirandello'nun simgesel eserlerinden biri olan IV. Henry'de gerçeklik ve yalana dair unsurlar arka arkaya sıralanarak eğlenceli bir komedi çıkar ortaya. kayığı idare etmeye çalışırken paşa da olur olmaz emirler yağdırmaya başlar; "Küreği şu yöne çek", "Siya yap!", "Alargada kalma!" Kayıkçılar ne yapacağını şaşırır ve çaresiz emirleri uygulamaya başlar. I. Sultan Mahmut döneminde dalkavuklar kendi durumlarını padişaha sunmuşlar, içlerinde oldukları ahvali betimlemişlerdir: "Devletli, inayetli, merhametli efendim! Kimsesiz dalkavuk kullarınızın arzuhalidir. Her sene Ramazan-ı Şerif geldiğinde İstanbul'da davetli, davetsiz iftarlara gideriz. Ulemanın, ricalin ve devlet büyüklerinin sofralarında çeşitli nefis yemekler, türlü türlü reçeller, süzme aşureler, tavukgöğüsleri, helvalar, kaymaklı baklavalar yer içeriz. Lakin içimizde bazı edepsizler bulunup, edebe uymayan tavırlarıyla velinimetimiz efendimizi gücendirmekte, zararı hepimize dokunmaktadır. Dalkavukluk bir nizama bağlanmazsa, cümlemizin açlıktan öleceği aşikârdır!" *** Elbette her şeyin bir bedeli var. Reşat Ekrem Koçu'nun "Hayat Tarihi Mecmuası" nda geçiyor: "Dalkavuğun burnuna fıske vurma 20 para, yüzüne tokat atma 30 para, merdivenden yuvarlama 180 para vb." *** Sorun şu: Toplumsal yapı değişim ve dönüşüm gösterince, bir zamanlar iş kolu olarak kabul edilen dalkavukluk mesleği silinip gidiyor gitmesine de, dalkavukluk baki kalıyor bu hoş sedada... Bir anlamda "yan meslek" olup çıkıveriyor. Geçtiğimiz hafta ülkemizin en büyük muhalefet partisi CHP'nin 38'inci kurultayı ile 21'inci olağanüstü kurultayının iptali istemiyle açılan davada Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, "tedbirli mutlak butlan" kararı verdi. Dahası bir taraf desteğini halktan alırken diğer taraf hakikati kaybetmiş vaziyette. Üstelik halkın artık önüne konulanı "tıpış tıpış" giderek yemeğe mecali de yoktur!

30 Mayıs 2026 04:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Eren Aysan

Siyaset Halk İçin Yapılır, Halka Rağmen Değil!

Dino Buzzati'nin "Tatar Çölü" romanında, askeri okuldan yeni mezun Teğmen Giovanni Drago, bir sonbahar sabahı ilk görev yeri olan ve Kuzey Krallığı'nın sınırında bulunan Bastiani Kalesi'ne gider. Drago, "Bu silah sesi kaledekiler için umudun sesi gibidir. Herkesin birbirinden sakladığı umudun sesidir. Birkaç er dışında hiç kimse, hepsinin yüreğinde yatan o sözcüğü telaffuz edememektedir" diyerek kaledeki anlamsız hayatı belki de anlamlı kılan tek şeyin umut sözcüğünde saklı olduğunu vurgular. Bu ülkede yaşayan ve başka bir sabaha uyanmak isteyenler çok uzun yıllar boyunca tek bir sözcüğün peşinden koştu: "Umut!" Ve o sözcüğü yakalayabilmek için çok şeyini feda etti. *** Önceki gün ülkemizin en büyük muhalefet partisi CHP'nin 38'inci kurultayı ile 21'inci olağanüstü kurultayının iptali istemiyle açılan davada Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, "tedbirli mutlak butlan" kararı verdi. CHP ülkenin kurucu partisi olduğu için ülkemizin acılı tarihiyle partinin tarihi iç içe. Hatırlayalım: Demokrat Parti, 18 Nisan 1960'ta CHP'yi ve basını soruşturmak amacıyla yetkileri olağanüstü geniş olan "Tahkikat Komisyonu" nu kurmuş; bu komisyon, basına sansür getirmiş, CHP'nin faaliyetlerini kısıtlamıştı. Eylemin parolası "555K", "5'inci ayın 5'inci günü saat 5'te Kızılay'da" kulaktan kulağa fısıldanarak yayılmıştı. Şiir, "Papirüs" dergisinin ilk sayısında "555K" adıyla yayımlandı: "Kimleri alıp götürdüler ama kimleri/ Karanfil bıyıklı genç teğmenleri/ Ak saçlı profesörleri, öğrencileri/ Adları şuramıza işlemektedir." CHP, darbe dönemlerinde de dalgalandı. Nitekim 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından, 16 Ekim 1981'de çıkarılan kanunla diğer tüm siyasi partilerle birlikte kapatıldı; mal varlığı Hazine'ye devredildi. Bir yazısında şöyle diyordu: "Yapılacak işler millet menfaatine yapılır. Hükümetin gücü aslında 'millet iradesi'dir. Millet iradesi bir şurada toplanır. Hangi isim ve maksatla olursa olsun hiçbir fırka, milletin umumi reyine tahakküm edemez." Önünde sonunda belirleyici olan millettir.

23 Mayıs 2026 04:00

Eren Aysan

Siyaset Bir Varmış Bir Yokmuş

Jose Saramago'nun "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" romanında günlerden bir gün ülkenin birinde ölüm, insanlardan can alma görevinden bir süreliğine vazgeçer. Nitekim üniversitede sevgili öğretmenim Turgut Özakman, "İnsan doğar, büyür, yaşar ve ölür. Ama insan bir gün ölemezse o krizin varlığıdır" diye özetlerdi bu temel durumu. *** Ülkemiz uzun yıllardır bir "çingene mitolojisi" nde de değinilen bir lanetin içinde salınıyor. Çingene bedduası, "olağanüstü zamanlarda yaşayasın" mış. *** Gandhi ilkeden yoksun bir siyaseti dünyadaki yedi büyük günah arasında değerlendirir. "Siyasette her şey başarıya odakladır" anlayışı her şeyi talan etti, buna karşılık "ahlaki amaçlara ahlaki araçlarla ulaşılır" prensibi defterlerden silindi. Hatırlayalım; Cumhuriyetin ilk yıllarında TBMM'de çok sayıda sanatçı ve yazar vekil vardı: Yakup Kadri'den Halide Edip'e, Faruk Nafiz'den Ahmet Kutsi Tecer'e, Tanpınar'dan Ali Canip Yöntem'e kadar pek çok isim kürsü kalitesini ortaya koyuyordu. *** Şimdi hepimiz Saramago'nun "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" unda salınıyoruz. Usta yazarın kitabında, "ölüm" ün varlığı kayboldu, bizlerin yaşamında ise "ahlak ve birikim".

16 Mayıs 2026 04:00

Eren Aysan

Maden İşçileri Ve Umut

Ülkemizde maden ocağı ile ilintili ilk öykü Nahit Sırrı Örik'in 1929 yılında yayımlanan "Kırmızı ve Siyah" adındaki öykü kitabında yer alır. Örik, öykü kişisi Cemil'in taşıdığı duyguları "mağlubiyet" ve "zafer" üzerinden ele alır. Maden işçilerini dolaylı da olsa anlatan, ancak sınıf çatışmasını olduğu gibi veren ilk roman ise Reşat Enis'in 1939 yılında yayımladığı "Afrodit Buhurdanında Bir Kadın" eseridir. Osman, daha önceleri Zonguldak maden ocaklarında çalışmıştır: "O delikanlılığını maden ocaklarında çürütmüştü. Bu, onun için, şimdikinden de ıstıraplı bir yaşayış olmuştu. Şehirden uzak, dağ başlarındaki ocaklar, orta devirlerin prangalı, çarmıhlı engizisyon zindanlarından korkunçtu." Günün birinde kaza sonucunda kör olur. Reşat Enis'in bu eseri Nâzım Hikmet tarafından, "Türk edebiyatının temel taşı" olarak nitelendirilir. Ülkemizde 1983'te Zonguldak'ta meydana gelen grizu patlaması sonucunda 103 kişi, 1992'deki Kozlu faciasında 116 kişi, 2004'te Kastamonu Küre'de 19 kişi, 2011'de Elbistan'da 10 kişi, 2014'te Soma'da 301 kişi, 2016 Ermenek'te 19 kişi vefat etti. Ermenek faciasında suyun çalışma alanına dolması sonucu madenci oğlunu kaybeden ananın, "Oğlum yüzme bilmez ki..." feryadı hâlâ içimizde bir yara olarak kanıyor. İlk olarak madenciler, 1961 yılındaki İstanbul İşçi Sendikaları Birliği'nin düzenlediği mitingde yer aldılar. Ülkeye yayılan "bahar eylemleri"nden madenciler de etkilenmişti. Ücretleri, asgari ücretin altında kalan işçilerin canına tak etmiş; en sonunda Zonguldak'tan Ankara'ya doğru yönelmiş; bu eylemi Bakanlar Kurulu "kanunsuz" diyerek engellemek istese de binlerce işçi sabaha karşı ellerinde yiyecek torbalarıyla sendika önüne yığılmıştı. * Yıldırım Koç, iki yıl kadar önce Cumhuriyet Yayınları'ndan çıkan "Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi" adlı çok değerli çalışmasında Osmanlı dönemindeki çok oturmamış işçi sınıfından ve çalışma koşullarına, 1908-18 dönemindeki ilk örgütlenme ve eylemlere, 1919 sonrasındaki örgütlenme anlayışına değiniyor; ardından da 1945'e kadar dönemi işçi örgütleri ve sosyalistler ve CHP üzerinden yorumluyor. Soğuk Savaş dönemindeki işçi sınıfının durumundan 1961 sonrasındaki kapitalizmin altın çağında yükselen sendika örgütlenmelerine, DİSK'teki yönetim değişikliği sonrasında siyasal sendikacılığın gelişmesine, 1980 sonrasında sendikaların asker yönetiminde kapatılmasına, 1983 sonrasında artan çatlak seslerin sermayeye karşı sınıf mücadelesine girmesine, 1991'de Sovyetler Birliği'nin yıkılması sonrasındaki tek kutuplu dünyada yeni mücadele koşullarına, son olarak da 2002 sonrasındaki AKP iktidarındaki işçi sınıfının durumuna ayrıntılı değiniyor. Ülkemizde işçilerin sendikalara neden üye olmadığının ardında yatan bu nedenlerin başını Koç'a göre ekonomik bir planlama hatası çekiyor: "Sendikada örgütlenmek yerine işçilerin büyük çoğunluğu 2002 sonrasında düşük faizli kredi kartını ve tüketici kredisini tercih etti." Gerçekten de bu sayede işçiler bir dönem günü kurtardı. * Dün gazetemiz yazarı Zülâl Kalkandelen, "Bu düzen değişecek" başlıklı yazısında Doruk Madencilikte yaşanan kriz sonrasındaki büyük işçi sendikalarının durumunu ayrıntılı bir biçimde ele aldı. * Bizim bu kadar faciaların ortasında yazarlık hüneriyle toprağa daha çok "Germinal" serpeceklere ihtiyacımız var!

02 Mayıs 2026 04:00

Eren Aysan

Günlük Yaşamda İki Sıradan Sözcük: Liyakat Ve Denetim

Isabel Allende'nin ilk romanı "Ruhlar Evi" nde topraklarını "romantik bir kavram" olarak gören, "insanı zengin eden şeyin alım satımdan anlaması" olarak düşünen Esteban Trueba, güçlendikçe palazlanır. "Çünkü çocuğum diyecekleri ancak kendi soyadını taşıyanlar olabilir. Diğerleri ise onun gözünde doğmamış gibidir." Varlığını da iktidarın faşist yanına yüklemiş; hatta vekil olmayı başarmıştır. *** Son zamanlarda ülkemizde şiddeti yaratan öznelerin yoksul aile çocukları değil, gücü elinde tutan ailelerin çocukları olduğu gerçeği bize bambaşka bir alan sunuyor. Yoksul aile çocuklarının açlık, fukaralıktan aldığı intikam odağından "sınıf kini" nden ayrılan, bambaşka bir yerdeyiz şimdi. Birilerinin çocuğunun açıkça yasalar karşısında korunduğuna, hatta onların "imtiyaz" sahibi olduğuna dönüşen bir kara düzenin içindeyiz. Bunun ardında ise "likayat" ve "denetim" mekanizmalarının içinin boşalması yatıyor. *** Mafyanın egemen olduğu toplumlarda haksızlığa uğrayan bireyin hakkını aramak için hukuka başvurmasını engelleyen, susma hakkı olarak nitelendirilen "omerta" kavramı vardır. Omerta, İtalyanca anlamıyla tam olarak "sessizlik yasası" dır. O zaman toplum bütün dayanağını yitirir; çok geçmeden "sessizlik yasası" derin bir çığlığa dönüşür. *** Agatha Christie'nin "Doğu Ekspresinde Cinayet" romanında dedektif Hercule Poirot'nun hikâyesi karşımıza çıkar.

18 Nisan 2026 04:00

Eren Aysan

İyi İnsanda Yaşama Direnci

Brecht'in ünlü oyunu "Sezuan'ın İyi İnsanı" nda, üç tanrı kendi aralarında anlaşıp yeryüzündeki iyi insanı aramaya çıkar; hepsi dünyada iyi insanın olabileceğini kanıtlamak istemektedir. Böylece iyilik karşısında bir anlamda alt olmuştur. Ayrıca yoksullar, parayla gücü ellerinde tutanlara göre "iyi" olarak adlandırılabilir o döneme göre. *** Richard Sennett, "Karakter Aşınması" kitabında 1910'lu yıllarda Ford Motor Şirketi'nin Highlight Park Fabrikası'nda çalışan işçilere hayli cömert bir ücret verdiğini yazar. Bu da "Ucuz adamlar pahalı makinalara ihtiyaç duyar" söylemini geliştirir. Dahası sistem öylesine herkesi "departmanlar" a ayırır ki çoğunluk, "üzerinde çalıştığı ürün hakkında değişiklik yetkisi olmayan" uyuşturucu bir etki altına girer. Öte yandan böyle bir düzene her zaman karşı çıkanlar olduğu kadar uyum sağlayanlar da olmuştur. *** Ataol Behramoğlu, Barış Derneği davasından ceza aldığı dönemde yurtdışına kaçmak zorunda kaldığında, Atina'da Yunanlı devrimci şair Yannis Ritsos ile buluşur. Ritsos, biraz çaresiz gördüğü, evladı gibi sevdiği Ataol Behramoğlu'na "Hayatımız güzeldir" dedikten sonra şunu ekler: "Sana'hayat' değil, 'hayatımız' güzeldir diyorum." Ritsos'un vurgusu, halkının insanca bir düzende ve barış içinde yaşayabilmesi uğruna bedel ödemeyi göze almış bütün devrimcilerin hayatına dairdir. Orada şairin Okan Toygar'la yaptığı söyleşi kitabı " Hayatımız Güzeldir" i de konuşacağız. Tıpkı Ataol Behramoğlu'nun "Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var" şiiri gibi. "Yaşadın mı yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi/ sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten/ sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği/ insan saatlerce bakabilir gökyüzüne/ denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa/ yaşamak yeryüzünde onunla karışmaktır./ Kopmaz kökler sarmaktır oraya."

11 Nisan 2026 04:00

Eren Aysan

Bir Zamanlar Amerika Ve Özgürlük Heykeli

Geçtiğimiz günlerde Amerika'da Trump'a karşı gösterilerde New York'ta bulunan "Özgürlük Heykeli" ne öykünerek kostüm giyen bir kadın eylemci gözaltına alındı. *** Amerikan İç Savaşından hemen önce kuzeyde zanaat ve ticaret erbabı, güneyde ise toprak ve iklim yapısının desteklediği kendi içinde farklı, toprak zenginliğinden gelir elde eden burjuvazi oluşmuştu. 6 Mart 1860'da; "New England'da gerekli gördükleri anda emekçilerin grev yapabileceklerini, ücret konusunda işverene tabi bulunmadıklarını" söylemiş; bu ilerici adım sermayeyi rahatsız etmişti. Ülkemizdeki Marks çevirmenlerinden Alaaddin Bilgi; "Yine de Aydınlık" kitabında Lincoln'e dair; Londra'da yayınlanan Morning Star gazetesindeki bir yazının Marks ve Engels tarafından nasıl alıntılandığını yazar. Alıntı şöyledir: " Lincoln ard arda verdiği kararlılık örnekleriyle dünyaya kendisini, son derece dikkatli ama asla geri dönmeyen adamlarla ilerleyen, ağır ama sağlam bir kişilik olarak kabul ettirmiştir. Yöneticiliği sırasında attığı her adım doğru yönde olmuş, cesaretle hep ileriye gitmiştir. Belki de topraklarda kölelik kaldırma kararlılığından başlayarak bütün köleliğe karşı hareketlerin daha sondaki sonuçlarının ipuçlarını vermiştir." *** Lincoln öldürüldüğünde kölelikle ilgili genel bir hat oluşmuştu çoktan. Tarık Ali Amerikan yüzyılını özetlerken, "I. Dünya Savaşından itibaren Birleşik Devletler hem ölçü hem de nüfuz anlamında büyüdü ve egemen bir güç haline geldi. Soğuk Savaştan sonra ise ultra emperyalist, meydan okunamaz, askeri anlamda kafa tutulamayan, çok güçlü ve rakipsiz bir ülke haline geldi. İnsanlık tarihinde ilk kez bir impatorluk rakipsiz olmuştur. Romalılar zaman zaman kendilerinin böyle olduğunu düşünürlerdi, fakat Perslerin gücünden, hatta Çinlilerinkilerinden tümüyle bihaber oldukları için böyle sanırlardı. Hem kafalarındaki dünya Akdenizdi, bütün küre değil. Bu da insanlarının rızasını aldığını varsayan bu imparatorluğun liderlerini son derece rahatlatmıştır." diyordu. Bugün; ABD'nin sonsuz egemen gücünü sağlarken kendi bünyesinde Roma'da olduğu "kölelik sistemi"ni de farklı bir biçimde meşru kılmasının araçlarına bakmak lazım.

04 Nisan 2026 04:00

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha