×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Ara Tatilde Ne Yapsak?

Bir taraftan ara tatiller kaldırılacak mı sorusu gündemdeyken Milli Eğitim Bakanı'nın son yaptığı açıklamada, ara tatillerin kaldırılmayacağı, ancak ders günü sayısını tamamlayabilmek için bazı düzenlemeler getirileceği duyurulmuştu. Bu yılın son ara tatilinin bir kısmı da Ramazan Bayramı'na denk geldi. Ara tatilleri gerekli gören veliler olduğu kadar, ara tatillerin kaldırılmasını isteyen veliler de söz konusu. Öte yandan, kimi zaman da tam okula adaptasyon tamamlanmış, ders çalışma rutinleri ve disiplini oluşmuşken, ara tatiller öğrenciyi okuldan ve derslerden uzaklaştırabilir. Bir de tabii tatil döneminde çocukla ilgilenecek bir yetişkin yoksa aile çalışıyorsa, operasyonel açıdan da ara tatiller zorlayıcı oluyor bazı aileler için. Ramazan Bayramı'na denk gelen ara tatil için bazı öneriler: Bayramlar, aile bağlarını kuvvetlendirme ve aile geleneklerini yaşatma açısından çok güzel fırsatlar. Bizim planımız "Inside Out 1 ve 2"yi patlamış mısır eşliğinde tekrar izlemek.

Zeynep İşman

Kaynak: Milliyet

15 Mart 2026 11:19

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Zeynep İşman

Çocukların En İyi Tatil Arkadaşı

Dijitalin artmasıyla azalan okuma alışkanlıklarına inat, bence en değerli karne hediyesi kitaplar. 2007-2008 eğitim-öğretim yılı sonunda ilk ve ortaokul öğrencilerine yönelik olarak başlatılan kampanyayla okuma alışkanlığının küçük yaşlarda kazanılması, özellikle de dijital bir dünyaya doğmuş çocuklarımız için zihinsel kapasitenin gelişmesi, eleştirel düşünme, odaklanma becerilerinin artırılması amaçlanıyor. Bugüne kadar 18 milyonu aşkın kitabın çocuklara ulaşmasına vesile olan kampanyada bu yıl Jules Verne'in "Dünyanın Ucundaki Fener" eseri ve ilgi çekici bilimsel soruların yer aldığı "Hangi Gezegen Yüzebilir?" kitapları hediye ediliyor. İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran, bugüne kadar milyonlarca çocuğun karne sevincine ortak olmaktan duydukları mutluluğu ifade ediyor: "Düşünen, sorgulayan, öğrenmeye açık nesillerin yetişmesinde kitabın en güvenilir rehberlerden biri olduğuna inanıyoruz. Bazen tek bir kitap bir çocuğun aklına bir soru düşürür. Bazen bir karakteri rol model alır. Bazen başka bakış açılarının mümkün olduğunu fark eder. Bir bilim insanı, öğretmen, girişimci, sanatçı ya da ülkesine ve yaşadığı dünyaya değer katan, ilgi alanı neyse o alanda yürüyen bir yetişkin olma yolunda ilhamı buradan alır. Bize düşenin çocuklarımıza zihinsel kapasitelerini geliştirecek, kişisel gelişimlerini destekleyecek bu yolculukta eşlik etmek olduğu inancıyla onları kitaplarla buluşturmaya devam edeceğiz." Darüşşafaka ve çevre okullardan öğrencilerin katılımıyla düzenlenen etkinlikte İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran, yönetim kurulu üyeleri, genel müdür yardımcıları ile yazar Sunay Akın, çocuklara Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan kitapları armağan etti.

14 Haziran 2026 08:23

Zeynep İşman

Çocuk Muyum Yoksa Büyük Mü?

Şeniz Baş ile büyümenin getirdiği korkuları ve hep çocuk kalmak istemeyi bir çocuğun gözünden anlatan "Büyümek İstemeyen Çocuk" adlı kitabını konuştuk. Çocuklar artık fiziksel olarak erkenden büyüyor ama duygusal anlamda bir türlü olgunlaşamıyor. Şeniz Baş ile bu ikilemi anlatan Timaş İlk Genç serisinden çıkan yeni kitabı "Büyümek İstemeyen Çocuk"u konuştuk. Bu kitabın çıkış noktasında aslında çocuklar değil, yetişkinler vardı. Gözlemlediğim birçok yetişkin bir "büyüme" depresyonu, hatta travması yaşıyor. Bir kere fiziksel olarak gerçekten erken olgunlaşıyorlar; daha iyi beslendikleri için bizlerden daha boylu poslu, daha gelişmiş çocuklar bunlar. Çocuk da arada kalıyor; dışarıda "büyük" görünmek zorunda, içeride hâlâ küçük. Bir ikametgâh belgesinin nasıl alınacağını, paranın nereden geldiğini bilmeden 18 yaşına giren çocuklar var. Yetişkin nerede onun yerine karar vermeli, çocuk nerede kendi kararını vermeli, bunu yetişkinler de bilmiyor, bilmedikleri için çocuklar da öğrenemiyor. Çekirdeğinde çok tanıdık bir his yatıyor: "Keşke zaman dursa." Çocuklar bazen büyümekten değil, büyümekle geleceğini sandıkları şeylerden korkarlar; ayrılıktan, sevdiklerini kaybetmekten, oyun alanlarının daralmasından. Kitap 10-12 yaş için yazıldı; tam da büyümenin eşiğindeki, "Çocuk muyum yoksa büyük mü?" sorusunu ilk kez ciddi ciddi soran yaş. Sare parkta gizemli bir kadından aldığı sihirli çikolataları ısırdıkça 10, 20 ve 30 yıl sonrasına gidiyor; her yolculuk hem bir gizem hem küçük bir hüzün taşıyor. Çocuğa "Büyümek şöyle olur" demiyorum, onu Sare'nin yanına katıp birlikte yaşatıyorum.

07 Haziran 2026 07:12

Zeynep İşman

Son Düzlükte İhtiyaç Dengeli Ev Atmosferi

"Bu kadar emek boşa gitmesin", "Bak herkes çalışıyor", "Sonra pişman olursun" gibi cümleler, çocuğu motive etmek yerine onun kaygısını tetikleyebilir. Bunun yerine "Şimdi planında ne var", "Bugünü daha iyi nasıl kullanabiliriz", "Nerede desteğe ihtiyacın var" gibi kısa, sakin ve çözüm odaklı cümleler daha işlevseldir. Evde sınav konuşulur, bu çok doğal! Çocuk emeğinin, sorumluluğunun, yarattığı anlamın sadece sınav sonucundan ibaret olmadığını hissetmeli. Son günlerin en güçlü taktiği: Çalışmayı sürdürmek, paniği büyütmemek ve çocuğa "Bu süreci yönetebilirsin" duygusunu hissettirmek. LGS sürecinde çocuk dışarıda performans baskısıyla mücadele ederken evde yargılanmadan kabul görmek ister. Sürekli "Kaç net yaptın", "eksiklerin ne" dili yerine; "Bugün seni en çok zorlayan neydi", "Şu an sana ne iyi gelir" gibi duyguyu fark eden sorular, çocuk üzerinde çok daha düzenleyici bir etki bırakır. Anne baba sürekli "az zaman kaldı", "bu son şans", "çok dikkatli ol" dili kullandığında çocuk bunu destek olarak değil, "tehlike var" mesajı olarak algılayabiliyor. Gün içinde sürekli sınav konuşma ihtiyacını fark etmek, çocuğun yanında kaygılı yüz ifadelerini azaltmak, başka ebeveynlerle yapılan panik odaklı konuşmalardan uzak durmak bile evin atmosferini değiştirir. Özellikle mide ağrısı, baş ağrısı, uyku problemleri, diş sıkma gibi belirtiler çoğu zaman yalnızca akademik yükten değil; çocuğun hissettiği duygusal baskıdan da beslenebiliyor.

31 Mayıs 2026 07:31

Zeynep İşman

Ergenlik Ve Menopoz Karşı Karşıya

Kadın ruh sağlığı alanında farkındalık yaratmak amacıyla başlatılan "Hayata Varım" projesi hormonal dalgalanmaların yaşandığı bu iki dönemin nasıl sağlıklı yönetilebileceğine odaklanıyor Toplumumuzda her ne kadar ergenlik başlangıç, menopoz ise bitiş olarak görülse de, her ikisi de hayatın olağan ve çok önemli dönüşümlerinden. Küresel sağlık şirketi Viatris Inc'in bir parçası olan Viatris Türkiye'nin koşulsuz desteği ve Psikiyatri Bilimleri ve Araştırmaları Derneği (PİBAD) iş birliğiyle başlatılan "Hayata Varım" farkındalık projesi ile kadın ruh sağlığı alanında farkındalık çalışmaları yapılıyor. Bu dönemde bazı kadınlarda uyku sorunları, yorgunluk, dikkat güçlükleri, duygusal hassasiyet ve stres toleransında azalma görülebilir. Ergenlik ve menopozun aynı döneme denk gelmesi, aile içinde duygusal yoğunluğu artırabilir. Ergen, karşısında her zamanki gibi sakin ve düzenleyici bir yetişkin görmek isterken, anne de zaman zaman kendi bedensel ve duygusal değişimleriyle meşgul olabilir. Bu durum her iki tarafın da "Beni anlamıyor" duygusunu daha sık yaşamasına neden olabilir. Buna rağmen ergenler, duygusal olarak ulaşılabilir, tutarlı ve güven veren yetişkinlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyarlar. Menopoz dönemindeki bir annenin kendi fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını göz ardı etmemesi de büyük önem taşır. Ergenler çoğu zaman öneriden çok, anlaşılmaya ihtiyaç duyarlar. Anne kendisini daha dengeli ve anlaşılmış hissettiğinde, ergenin yoğun duygularını karşılamak, çatışmaları daha sakin biçimde yönetmek ve çocuğuna duygusal olarak erişilebilir olmak kolaylaşır. Bu dönemlerde hormonal, bedensel ve duygusal değişikliklere bağlı olarak uyku düzeninde bozulma, duygusal hassasiyet, tahammül azalması ya da zaman zaman kaygı ve çökkünlük gibi belirtiler görülebilir. Belirtiler belirginleşip yaşam kalitesini ve işlevselliği önemli ölçüde bozduğunda ise profesyonel destek almak yararlı olabilir.

17 Mayıs 2026 11:41

Zeynep İşman

Masallar Şiddetin Panzehiridir

Köy çocuklarının hayal dünyasını zenginleştirmek ve fırsat eşitliğini her coğrafyaya taşımak amacıyla İbrahim Çeçen Vakfı'nın, "Eğitime Bağlıyız" misyonu kapsamında düzenlediği atölyeler 22 yıldır devam ediyor. "Sözlü kültür insanları bir araya getirir. Göz göze, yüz yüze, aynı havayı soluyarak bir ilişki biçimi geliştirirsin. Masal dinlerken bu ilişki biçimine saygılı olmayı öğrenir çocuk. Sözün hayatımızdan çıkması şiddeti getirir. Şiddeti engellemenin en iyi yolu, insani iletişim modellerini desteklemektir" diyor. Çocuklara her akşam 5 dakika masal anlatsak ya da yemek yaparken bir bilmece sorsak bile sözlü kültüre ait bir iletişim modeli geliştireceğimizi kaydeden Özünel, "Bilimsel araştırmalar bize masal dinleyen çocukların daha anlayışlı, dinlemeye daha müsait olduğunu gösteriyor. Çocuk her çağda çocuktur. Bir oyun oynamaya başla, bir masal anlat hiçbir çocuk bunu reddetmez. Masal hayal dünyasını ve dinlemeyi inanılmaz geliştirir" diye ekliyor. Doğal enerjisini kullanan herkesin masal anlatabileceğini, bunun özel bir yetenek gerektirmediğini söyleyen Özünel, "Benim tanıdığım en iyi hikâye anlatıcıları ebeveynler; çünkü onlar ayaküstü yaratıcı olmak zorundalar. Yaratıcılık dediğimiz şey kitaptan okuyarak öğrenilen bir şey değil ama kitapla desteklenen bir şey" diyor. Masal atölyesinde çocuklarla bir araya gelen İbrahim Çeçen Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Barış Alpaslan, "Tek seferlik destekler yerine, uzun vadeli ve birlikte güçlenmeye dayalı bağlar kurarak bir bölgedeki iyiliği, başka bir bölgedeki ihtiyaca dokunan güçlü bir dayanışma zincirine dönüştürüyoruz" diyor.

10 Mayıs 2026 07:13

Zeynep İşman

İki Ev Düzeninde Çocuk Olmak

Ebeveyn ayrılığı, seyahat, iş düzeni ya da farklı nedenlerle birden fazla evde vakit geçirmek zorunda kalan çocukların sayısı çok. Her evin sevgi dili farklı. Gerçekten de çocuklar pek çok evde zaman geçirmek zorunda kalabiliyor ve her evin dinamiği, her evin kuralı farklı. Klinik Psikolog ve çocuk kitapları yazarı Büşra Tarçalır ile son kitabı "Herkes Başka Sever Beni" üzerinden, çocukların farklı ev düzenleri ile nasıl başa çıkabileceklerini konuştuk. Burada olabildiğince birbiriyle tutarlı kurallara sahip ama farklı yaklaşımların da dâhil olabileceği esnekliğe açık ebeveynlerin olması önemli. Hangi günler kiminle beraber olacağını bilmeli çocuk. Çocuğun gelişimsel, fiziksel sağlığının gerektirdiği kurallarda buluşabilmek faydalı olur ama her evin kuralı farklı olabilir, nüanslara yer verilebilir. Net bir şey söylemek olası değil bence; farklı rutinlerin neler olduğu, çocuğun tabiatı, zorluklarla baş etmek zorunda kaldığında nasıl desteklendiğine göre cevap değişir. Kurgusu iyi yapılan, olacak sapmaları öngören, bu sapmaların yaratacağı hayal kırıklıklarını karşılayabilen ve telafi eden ebeveynlerin varlığında, farklı ortamları da rutinleri de tolere edebilme becerisi yüksek olur çocuğun. Buna çocuğun şahit olmaması için elinden geleni yapmalı, sözüne sahip çıkmalı yetişkinler.

03 Mayıs 2026 07:10

Zeynep İşman

Eğitimde Kâğıt Kaleme Dönüş

2000'li yılların sonlarından itibaren eğitim sektöründe dijitalleşme başladı; pandemi de yaşanınca, özellikle gelişmiş ülkelerde tamamen ekranlar üzerinden eğitime geçildi. Okullarda tablet ve telefon kullanımı arttı. İsveç'te 2025'ten bu yana okul öncesinde dijital cihazların kullanılması zorunluluğu kaldırılmıştı. Bu yıldan itibaren de okullarda cep telefonu kullanımı, eğitim amaçlı olsa bile yasaklanıyor. Ders kitabı temelli öğrenmeyi zorunlu kılan yeni müfredat ise 2028 yılında yürürlüğe girecek. Norveç'te de benzer bir durum söz konusu. 2016'dan bu yana 5 yaşından itibaren eğitimde dijitalleşmenin öncülerinden olan Norveç, okuma becerilerindeki gözle görülür düşüş nedeniyle eğitim sistemini yeniden masaya yatırdı. The Times'ın haberine göre, Başbakan Jonas Gahr Store, "Norveçli çocuklar eskiden dünyanın en iyi okurları arasındaydı. Ancak bugün 15 bin öğrenci ilkokulu düzgün okuma yazma bilmeden bitiriyor. Bu çok ciddi bir durum" diyor. Eriş'e göre durum şöyle: "Dijitalleşme biraz fazla hızlı ve kontrolsüz oldu. Araştırma sonuçları ortaya çıktıkça farklı ülkeler 'Neler işe yarıyor, ne zarar veriyor?' perspektifinden bakıyor ve önlem alıyor. Danimarka gibi ülkelerde mesele teknolojiden vazgeçmek değil, aşırı ve kontrolsüz dijitalleşmenin sonuçlarını düzeltme çabası. Türkiye'de biz bunu Fatih Projesi ile yaşadık. Teknoloji geldi, içerik kalitesi yeterli olmadı, öğretmen eğitimi eşit seviyede olmadı, kullanım standardı oluşmadı." Ekrandan okumakla, basılı kitap ya da defterden okumak arasında büyük farklar olduğunun altını çiziyor Bahar Eriş: "Araştırmalar ekrandan okumanın daha yüzeysel olduğunu, basılı metni okumanın metni daha iyi kavramayı ve hatırlamayı desteklediğini, el yazısı ile not almanın daha fazla zihinsel işlem gerektirdiğini ortaya koyuyor. Tabletle okuyan çocukların uzun metinlere sabrı azalıyor. Okuduğunu anlama skorlarında düşüş görülebiliyor. Dikkat süreleri parçalanıyor. Bu yüzden Danimarka gibi ülkelerin amacı okuma yazma gibi temel becerileri öğretirken, analog usulde devam edip teknolojiyi destekleyici olarak kullanmak. Bununla birlikte 'Dijital kötü, kâğıt iyi' gibi bir bakış açısı indirgemeci olur. Dijital okuryazarlık artık temel beceri. Yapay zekâ çağındayız, geleceğin çoğu işi teknoloji bazlı olacak. Elbette bu beceriler kazandırılmalı. Kritik hata, teknoloji kullanmayı kaliteli öğrenmeye eş tutmak. Soru'Teknoloji kullanıyor mu?' değil, 'Teknolojiyi ne için, ne dozda ve nasıl kullanıyor?' olmalı." Araştırmalar elle yazmanın beyinde yarattığı nöral hareketliliğin, klavyeyle kıyaslanamayacak kadar zengin olduğunu gösteriyor. Çocuğun bilişsel gelişimi için kritik olan sosyalleşme, akran etkileşimi, yaparak öğrenme ve işbirlikçi öğrenme eğitim ortamlarında öncelik kazanmadığı sürece sağlıklı bir çocuk gelişiminden bahsetmemiz mümkün değil. Kısacası önce gelişim sonra teknoloji diyebiliriz.

26 Nisan 2026 10:12

Zeynep İşman

Gerçeği Çocuğun Taşıyabileceği Bir Formda Anlatmalı

Art arda yaşanan okul saldırıları sonrası çocukların ruh hâlini düşünmek bile güç. Psikolog Dr. Gizem Sürenkök her yaşa göre nasıl farklı bir yol izlenmesi gerektiğinin ipuçlarını veriyor Şanlıurfa'nın Siverek ilçesindeki lisede yaşanan silahlı saldırının ardından Kahramanmaraş'taki ortaokulda bir öğretmen sekiz öğrencinin hayatını kaybetmesi 20 kişinin yaralanmasıyla hepimizin yüreğine bir taş oturdu. "Bugün üzücü bir şey duymuş olabilirsin, birlikte konuşalım mı?" gibi bir açılış, çocuğa "Bu konu konuşulabilir, ben yalnız değilim" mesajı verir. Okul öncesi çocuklar için ayrıntıya hiç girmemek, "Bazı insanlar başkalarını üzdü ama büyükler hemen yardım etti" gibi koruyucu ve kısa bir çerçeve yeterli. Sergilenmemesi gereken üç tutum var: "Duymamıştır" varsayımıyla susmak. "Bunlar seni ilgilendirmez" diyerek duygusunu geçersizleştirmek. Pek çok çocuk olanlardan tedirgin. Aklıselim kalabilmek için önce şunu kabul etmek gerekiyor: Güvenlik hissi ile gerçek güvenlik farklı şeyler. Küçük çocuklar için (yaklaşık 7-8 yaşa kadar) görünür bir yetişkin otorite figürü genellikle yatıştırıcıdır. "Kapıda beni koruyan biri var" algısı güvenlik hissi yaratabilir. Çocuğa "Seninle ilgilenecek çok insan var" diyerek sunulan bir polis, güven kaynağıdır. Bu yaş grubu soyut düşünebildiği için şunu sorar: "Eğer güvenlik önlemi almak gerekiyorsa demek ki bir tehdit var." Yani koruyucu önlem, tehdit sinyaline dönüşebilir. Amerika'da yapılan araştırmalar, okullardaki silahlı güvenlik varlığının bazı çocuklarda güvenlik hissini artırdığını ama önemli bir kısmında kaygıyı ve "okul tehlikeli bir yer" algısını pekiştirdiğini gösteriyor. Duyguyu bastırmak yerine adlandırın; kendinizinkini de çocuğunuzunkini de. "Korkuyorum" demek, korkuyu büyütmez; tam tersi, onu taşınabilir kılar. Psikolojik güvenlik, "Bana bir şey olursa birileri müdahale eder" hissidir. Kahramanmaraş'taki okul saldırısının ardından öğrenci ve veliler büyük panik yaşadı.

19 Nisan 2026 11:15

Zeynep İşman

Arkadaş Aranıyor

Günümüzde büyük şehirlerde çocukların arkadaş edinecek ortamları yok denilecek kadar az. Bizler sokakta büyüyen çocuklardık ve arkadaş olmak doğal akışında gerçekleşirdi. Bir zamanlar oyun oynamak için sokağa çıkmış, arkadaşlarını kendi seçmiş, küsmüş barışmış, sorunları bir şekilde çözmüş bir neslin çocukları olarak ne kadar şanslıymışız. Günümüzde çocuklar arkadaş edinecek ortam bulmakta zorlanıyor. Arkadaş edinmek isteyen ama nereden başlayacağını bilemeyen 5-8 yaş arasındaki çocukların hikâyelerinin anlatıldığı, "Benimle Arkadaş Olur Musun?" isimli programda çocukları bir psikolog ekibi değerlendiriyor, sosyal becerilerinin ve özgüvenlerinin gelişmesi ve kalıcı arkadaşlıklar kurabilmeleri için destekliyor. Erken çocuklukta arkadaş ilişkilerinin önemini Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü Koordinatörü Prof. Dr. İsmihan Artan ile konuştuk. Bu çevre içinde yaşıtlar da çok önemli bir yer tutar. Maalesef özellikle büyük şehirlerdeki çocuklar sokakta oynayamıyor. Bazıları diğer çocukların çok küfür ettiğini, yaramaz olduğunu ve çocuklarının bunu öğrenmesini istemedikleri için diğer çocuklarla bir araya getirmediklerini söylüyorlar. Biz sokakta oynarken mahallenin tüm çocukları bir arada oynardı. Bu açıdan okul, çocukların daha özgür arkadaş seçebilecekleri çok alternatif sunuyor. Diğer çocuklar için söylenen yaramaz, şımarık, terbiyesiz, çalışkan, tembel, zengin, fakir gibi etiketlemeler olmazsa çocuklar önyargısız bir şekilde arkadaş seçebilirler. Çekingen veya içe dönük bir kişinin onlarca arkadaşı olmayabilir ama sağlam birkaç dostu olabilir. Yanlışlıkları elbette olabilir. Bu durumda da böyle yetiştirilmiş çocuklar, problemi anne babasıyla paylaşabilir, gerekiyorsa yardım isteyebilir.

12 Nisan 2026 09:28

Zeynep İşman

Okul İklimi Temel Mesele

"Okul iklimi değişmeli" diyen Duygu Dostu Eğitim Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nalan Kuru nedenini de şöyle açıklıyor: "Bir okulun gerçek niteliği sadece sınav sonuçlarında değil, çocuğun o okulda kendini ne kadar güvende, görülmüş ve anlaşılmış hissettiğinde de saklıdır. Çocuklar yalnızca müfredatın içinde değil, okulun iklimi içinde büyür. Kendini güvende hissetmeyen, sürekli baskı, korku ya da dışlanma yaşayan bir çocuğun öğrenmeye tam olarak açık olması beklenemez. Ama duygularına yer verilen, saygıyla karşılanan, aidiyet hisseden bir çocuk hem akademik hem sosyal hem de duygusal olarak çok daha sağlıklı gelişir. Bu yüzden okul iklimi, eğitimin kenarında duran bir konu değil; doğrudan merkezinde yer alan temel bir meseledir." Prof. Dr. Nalan Kuru, okul ikliminin; çocukların, öğretmenlerin ve ailelerin o okulda nasıl hissettiğini, birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu, güvenin, aidiyetin, saygının ve duygusal güvenliğin ne kadar hissedildiğini belirleyen çok güçlü bir yapı olduğunu belirtiyor. Prof. Dr. Kuru, sahadaki uygulamalardan örnekler veriyor: "Olumlu okul iklimi ise zorbalığı yalnızca yasaklayarak değil, ortaya çıkma nedenlerini azaltarak dönüştürür. Güvenli ilişki ortamı, aidiyet hissi, empatik iletişim ve duygu düzenleme becerileri güçlendikçe çocukların birbirine zarar verme eğilimi de azalır. Sahadaki uygulamalarımızda bunu çok net görüyoruz: Okul iklimi olumlu yönde değiştiğinde çocukların özgüveni artıyor, akran ilişkileri güçleniyor, öğretmen-öğrenci ilişkileri daha güvenli hâle geliyor ve zorbalık belirgin biçimde azalıyor. Kalıcı dönüşüm ise yalnızca çocuğa değil; öğretmene, aileye, sınıf ortamına ve okulun iletişim kültürüne birlikte dokunulduğunda mümkün oluyor." "Okul iklimi dönüşümü aileyi dışarıda bırakarak tamamlanamaz" diye ekliyor Nalan Kuru: "Çocuk okulda yaşadığını eve, evde yaşadığını okula taşır. Eğer okul empatik ve duygu dostu bir dil kurmaya çalışırken evde bunun tam tersi bir yaklaşım varsa çocuk iki ayrı dünya arasında kalır. Ailelerin çocuklarını desteklemek için öncelikle davranışın arkasındaki duyguyu görmeye çalışmaları gerekir. Hemen bastırmak, susturmak, utandırmak ya da kıyaslamak yerine, 'Şu an ne hissediyor, neye ihtiyacı var?' diye bakabilmek çok kıymetlidir. Sınır koyarken ilişkiyi koruyan bir dil kullanmak, hem net hem şefkatli olmak, çocuğun duygularına alan açmak en güçlü destek biçimlerinden biridir. Çünkü çocuk için en sağlam gelişim zemini, okul ve ailenin benzer bir duygu ve iletişim dili kurabildiği yerde oluşur."

05 Nisan 2026 08:03

Zeynep İşman

Çocuk 'Hayır' Dediğinde Kendi İhtiyacına 'Evet' Der

İlişkilerde farkındalık, iş birliği ve yargısız dili öngören 'şiddetsiz iletişim' yeni bir yaklaşım. İnsanların hem kendi iç dünyalarında hem de ilişkilerinde farkındalık ve iş birliği yaklaşımını esas alan ve yargısız bir dil benimseyen "Şiddetsiz İletişim felsefesi", Psikolog Marshall Rosenberg tarafından geliştirildi ve bugün dünya genelinde 65'ten fazla ülkede uygulanıyor. Şiddetsiz İletişim Derneği, 11-12 Nisan'da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Bomonti Yerleşkesi'nde, Şiddetsiz İletişim Festivali'nin üçüncüsünü gerçekleştirecek. Festivalde aile, kişisel gelişim, iş dünyası, okul ve toplumsal dönüşüm alanlarındaki başlıklardan biri de "Çocuğumdan hayırı duymak ve bağlantıya dönüştürmek". Çocuklarımızın "hayır" dediğini duymaya başladığımız andan itibaren bu süreci nasıl yöneteceğimizi bilemiyor ve kaygılanıyoruz. 'Bana ne oluyor'u fark etmek. Her "hayır" aslında "evet" de demektir. Çocuğumuz bizim bir isteğimize "hayır" der. Bunu yaparken aslında bir ya da birden fazla ihtiyacına da "evet" der. Biz dişlerini fırçalamaya gitmesini isteriz, o bu isteğimize "hayır" derken belki oyun, belki hareket, belki bağlantı, belki özerklik ihtiyacına evet der. "Hayır" demekle özerkliğine sahip çıkıyordur, o an ne yapacağı üzerinde söz hakkına sahip olmak istiyordur. Bir şarkı açmak ve şarkı süresince dans ederek birlikte diş fırçalamak; ona diş fırçalayana kadar 15 dakika daha oyun süresi vermek ve o sırada salonda kendimi o an ona diş fırçalatma baskısından özgürleştirerek bir fincan çay içmek gibi.

29 Mart 2026 11:17

Zeynep İşman

Zorbalığa Sessiz Seyirci Kalmayın

Diğer yandan devlet kurumlarının yürüttüğü bazı programlarla; 6,3 milyon öğrenciye zorbalıkla mücadele eğitimi verildi, 60 binden fazla öğretmen eğitim aldı ve 338 binden fazla veli bilgilendirildi. 2023-2024'te 7 milyondan fazla öğrenci zorbalık farkındalık programlarına dahil edildi. Uzman Psikolog ve yazar Ayben Ertem, yeni çıkan kitabı "Kimse Bir Şey Demedi"de okuldan eve, ekrandan iş hayatına zorbalık hakkında hemen her şeyi masaya yatırıyor ve çözüm önerileri sunuyor. Zorbalığın yalnızca bireysel bir davranış değil, aynı zamanda kültürel bir mesele olduğunu söyleyen Ayben Ertem ile zorbalık hakkında konuştuk. 1860'lardan günümüze zorbalığın evrimini izleyebilsek de son birkaç yılda "zorbalık" kavramı giderek daha görünür oldu. 19. YY'dan itibaren okul sistemlerinde akranlar arasında güç ilişkileri ve zorbalık davranışlarına dair kayıtlar bulunuyor. Ancak geçmişte bu davranışlar çoğu zaman "çocuklar arasında olur böyle şeyler" diye adlandırılıyor ve sistematik bir problem olarak görülmüyordu. Bu nedenle uzun yıllar zorbalık görünmez bir sorun olarak kaldı. İkinci önemli neden dijitalleşme ve sosyal medya. Eskiden zorbalık çoğunlukla okul kapısında başlar ve orada biterdi. Zorbalık yaşayan çocukların büyük bir kısmı utanma, suçlanma ya da "şikâyet eden çocuk" damgası yeme korkusuyla yaşadıklarını anlatmakta zorlanır. Zorbalık yalnızca çocukların kendi aralarında çözebileceği bir durum değildir. Çünkü zorbalık çoğu zaman sınıf içindeki sosyal dinamiklerle ve akran grubu ilişkileriyle bağlantılıdır. Zorbalık yaşayan çocuklar çoğu zaman bunu davranış değişiklikleriyle anlatır. Zorbalık çoğu zaman akran grubu dinamikleri içinde gelişir. Zorbalık; itme, vurma, aşağılayıcı sözler, dışlama, dedikodu yayma veya siber zorbalık şeklinde ortaya çıkabilir. Çünkü seyirciler güldüğünde, kaydettiğinde ya da hiçbir şey yapmadığında zorbalık dolaylı olarak pekiştirilmiş olur. Zorbalık dinamik bir sosyal süreçtir ve çocuklar zaman içinde bu roller arasında geçiş yapabilir. Bu nedenle zorbalık yalnızca "iyi çocuk, kötü çocuk" meselesi değil, grup dinamikleri ve güç ilişkileriyle şekillenen bir sosyal sistemdir. Siber zorbalık, geleneksel zorbalığın dijital ortamlara taşınmış hâlidir ve bugün zorbalığın en hızlı yayılan biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bunun yanında "ghosting" dediğimiz, kişinin hiçbir açıklama yapılmadan iletişimden tamamen çıkarılması ya da sosyal medya üzerinden sistematik dışlama da yeni zorbalık biçimleri arasında sayılıyor. Siber zorbalık en çok ortaokul ve lise çağındaki çocuklarda, 11-17 yaş aralığında daha sık görülüyor. Araştırmalar zorbalık davranışı gösteren çocukların önemli bir kısmının ailelerinde yüksek düzeyde çatışma, şiddet ya da duygusal ihmal olduğunu gösteriyor. Kitabımın ismi de bu nedenle "Kimse Bir Şey Demedi". Bu tür zorbalık fiziksel iz bırakmadığı için bazen fark edilmesi daha zor olabilir. Erkek çocuklara küçük yaşlardan itibaren "güçlü olma", "sert olma" ve duygularını göstermeme gibi mesajlar verilirken; bu durum bazen saldırgan davranışların daha kabul edilebilir görülmesine yol açabiliyor.

22 Mart 2026 08:43

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha