
"Risale-i Nur şakirdleri ehl-i cennet olacakları ve iman ile kabre girecekleri" cihetidir. Aşere-i mübeşşereden başka şahsıyla ve ismiyle bu fazîlete kimse yetişemez." diye bir nevi itirazına karşı deriz: Bu meselede şahıs, ismiyle tayin edilmemiş, yalnız kuvvetli işâretlerle "İhlâs içinde kulluk edenler nimetler içindedirler."1 gibi ayetlerin "iman ve amel-i sâlih sahipleri ehl-i cennettir" dedikleri misillü Risale-i Nur'un, şeytanları dahi susturan iman-ı tahkikîsini ders alan şakirdleri, iman ile kabre gireceklerine kuvvetli emârelerle hükmedilse, elbette medâr-ı itiraz olamaz."2 Asr-ı Saadette on kişi Cennet ile müjdelenmiştir. Cennet'le müjdelenen on kişi "Ebu Bekr-i Sıddık, Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Ali bin Ebu Tâlib, Talha bin Ubeydullâh, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahman bin Avf, Sa'd bin Ebi Vakkâs, Saîd bin Zeyd, Ebu Ubeyde bin Cerrâh zikredilmiştir." Kaynaklarda bunlara "el-aşeretü'l-mübeşşere", "el-mübeşşerûn bi'l-cenne", "el-aşeretü'l-meşhûdü lehüm bi'l-cenne"3 deniyor. Onun içindir ki "İhlâslı bir dirhem amel, ihlâssız yüz batman amele müreccahtır."4 Bediüzzaman'ın ifadesiyle "En kıymetli ve en lüzûmlu esâs, ihlâstır."5 İhlâs İlâhî bir sır ve nurdur. Hz. Ali'den (ra) rivâyetle Efendimiz (asm) buyurdular ki: "Hiçbir kimse yoktur ki, ilim öğrenmek niyetiyle ayakkabısını, mestini, elbisesini giymiş olsun da, Allah onun günahlarını, evinin kapı eşiğini aşarken bağışlamış olmasın."6 Tüm ilimlerin, insanları Allah'a (cc) ulaştırması gerekir. Nasıl ki "İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyet'siz iman da medâr-ı necat olamaz."7 2- Müdafaalar, Isparta ve Denizli Mahkemesi 1944, Cilt-II, s. 1068. 3- Müellif: Abdullah Aydınlı, İsmail Lütfi Çakan, https://islamansiklopedisi.org.tr 4- Tarihçe-i Hayat, s. 715. 5- Lem'alar, s. 322. 7- Mektubat, s. 46.
Kaynak: Yeni Asya
15 Haziran 2026 00:09
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Fare Çuvalı Teorisi
"Mısır'ın bir köyünde tarım mühendisi olarak çalışan bir adam, Kâhire'ye gitmek üzere trene bindi. Yanına, köyün yaşlı çiftçilerinden biri oturdu. Mühendis, çiftçinin ayakları arasında bir çuval olduğunu fark etti ve yol boyunca çiftçi, her çeyrek saatte bir çuvalı çevirip içindekileri karıştırıyor, sonra tekrar ayakları arasına yerleştiriyordu. Bu durum yolculuk boyunca devam etti. Mühendis çiftçinin bu hareketini garipseyerek çuvalın hikâyesini sordu. Çiftçi, "Fareleri ve sıçanları yakalayıp bunları Kâhire'deki Ulusal Araştırma Merkezi'ne satıyorum; orada lâboratuar deneylerinde kullanılıyorlar" dedi. Mühendis, "Peki bu çuvalı neden sürekli çevirip sallıyorsun?" diye sordu. Çiftçi, "Bu çuval fareler ve sıçanlarla dolu, eğer çuvalı çeyrek saatten fazla sallamaz ve çevirmezsem fareler ve sıçanlar rahatlayacak ve yerleşecekler. Böylece birbirleriyle çatışırlar ve çuvalı unuturlar, ta ki Araştırma Merkezi'ne varana kadar" dedi." Mühendis, çiftçinin düşünce şekli ve (Fare Çuvalı Teorisi) karşısında şaşkınlığa uğradı ve Batı'nın ülkelerimize karşı uyguladığı siyâsî tuzakları iyi anlayarak, ne zaman başta bizim ülkemiz ve diğer İslâm ülkeleri huzur ve istikrâr hissetmeye başladığında, içerde ve dışarıdan çuvalı sallıyorlar ve fitneler başlatarak, terör azıyor! Ülke içinde huzursuzluklar başlıyor! Bu hâdiselerin neticesinde toplum manipüle edilen hâdiselerin ardına düşüyor ve herkes "çuvalı kemirip delme" gerekliliğini unutuyor! Böylece toplum mühendislerinin tuzakları gerçekleşmiş oluyor. Bu sallama neticesinde toplum kesimleri birbiriyle uğraşıyor ve böylece toplumun bütün enerjisi boşa gidiyor. Bediüzzaman "Birbiriyle boğuşanlar müspet hareket edemez" (Mektubat) tespitini aktarır. Okuyan, düşünen, üreten, hür ve müspet hareket edip demokratik bir toplum olmak için çalışarak.
08 Haziran 2026 00:20

Hukukullah Ve Hukuk-u Şahsiye
"Hukuk-u şahsiye' ve bir nevi hukukullah sayılan 'hukuk-u umûmiye' namıyla iki nevi hukuk var."1 Onun için hukuk-u şahsiye olan hukuk-u ibâd, hukukullah hükmüne geçmiyor. Fakat onlara diğer noktalarda bakılmaya, korunmağa devâm olunur."2 "Abdullah (Yeğin) Ağabey, Urfa'da hizmette iken, validesi Üstâd Hazretlerine mektub yazdırıyor ve diyor ki: "Abdullah'a müsaade edin, ben hastayım, bir iki ay izin alıp gelmezse, hakkımı helâl etmem." Üstad Hazretleri, o sırada Emirdağı'nda imiş. Bu mektupdan evvelâ haberdar olan Zekeriyya Kitabçı Ağabey, Üstad Hazretleri'nden habersiz olarak Abdullah Ağabeye mektub yazarak demiş ki, "Annenden böyle böyle mektub geldi. Üstad Hazretleri iki aylığına değil de, iki günlüğüne memlekete gitmenize izin verdi." Abdullah Ağabey, hemen yola çıkarak evvelâ Üstad Hazretlerini ziyaret ederek, sonra memlekete gitmek niyetiyle Emirdağ'a geliyor. Üstad Hazretleri, Abdullah Ağabeye o zaman şöyle demiş: "Sıla-i rahîm mektubla da olur. Urfa'ya geri dön. Eğer önceden tedbir alıp, eve ara sıra mektub yazsa idin bunlar olmazdı. Eğer seni özlemişlerse, onlar senin yanına gelsinler."3 Hukukullah, Hukuk-u Resulullah, Hukuk-u Üstad… "Abdullah Yeğin Ağabey anlattı: (Abdullah Ağabey bu hatırayı Üstad'ımızdan aynen gördüğü gibi sağ elini açarak, tek tek parmaklarını sırasıyla kapatarak anlattı.) "Üstad elini açtı.
01 Haziran 2026 00:22

Risale-i Nur'da Tesânüd, Uhuvvet Ve İhlâs
Bu mektupların ortak gayesini teşkil eden "tesânüd, uhuvvet ve ihlâs" kelimeleri, sadece ahlâkî bir seciye değil, cemiyetin geçirdiği sarsıntılar ve hâricî saldırılar karşısında metâneti sağlayan "en büyük kuvvet" olarak kabul edilir. Bu yaklaşım, günümüzde grup âidiyetinin çok ötesinde manevî bir "biz" yani Kevser-i Kur'âniye havuzu olan şahs-ı manevî olma hâlidir. Çünkü "Etrafına toplandığımız hizmet-i Kur'âniye, ene'yi kabul etmiyor, nahnü istiyor."1 Bu asırda imansızlık ve ahlâkî erozyonun en güçlü silâhı "ene" yani benlik duygusudur. Bu saldırıyı ancak enesini ortak havuzda eritebilen, "biz" diyen bir şahs-ı manevî göğüsleyebilir. Risale-i Nur'da fikir ayrılıklarının bir çatışmaya dönüşmemesi için gösterilen yöntem "meşveret-i Şer'iye," yani ortak akıl yöntemidir. "Herkes bir meşrepte olmaz. Müsamahayla birbirine bakmak şimdi elzemdir."2 tespiti meşrep noktasında önemli bir düsturdur. Onun için "meşveret-i Şer'iyeyle reylerinizi teşettütten muhafaza ediniz."3 prensibi meşrep farklılıklarını ortadan kaldırmalıdır. Tartışma veya münakaşa yerine, fikirlerin kavgasız, gürültüsüz, velveleye vermeden ve itidalli bir şekilde paylaşıldığı "mizansız ve nizasız müdavele-i efkâr" tatbik edilmelidir. *Hizmetin devamında; "Vazifemizi yapıp, netice ve takdir gibi İlâhî vazifeye karışmamaktır." 1- Mektubat, s. 502. 2- Kastamonu Lâhikası, s. 243. 3- Age., s. 245.
25 Mayıs 2026 00:14

Doz Aşımı: Ölçünün Kaybolduğu Nokta!
Bu tehlikelerin başında ise "doz aşımı" gelmektedir. "Doz aşımı" mevhumu yalnızca tıbbî alanda değil, hayatın farklı sahalarında da sembolik olarak kullanılabilecek bir ifadedir. Çünkü "Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır."1 Manevî ve dinî hizmetler de bu ölçü prensibinden bağımsız değildir. Dinî hizmetlerde samimiyet, gayret ve fedakârlık son derece kıymetli olmakla birlikte, bu hizmetlerin hikmet, muvazene ve itidal içinde yürütülmesi gerekir. Kur'ân'da "vasat ümmet" ifadesiyle vurgulanan bu anlayış, aşırılıklardan uzak muvazeneli bir hayatı işaret eder. "Dakik mesâil-i imaniyeyi, mizansız mücadele suretinde cemaat içinde bahsetmek caiz değildir. Mizansız mücadele olduğundan, tiryak iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesâil-i imaniyenin itidal-i demle, insafla, bir müdavele-i efkâr suretinde bahsi caizdir."2 ikazına her daim bağlı kalmak gerekir. "Bir derdin dermanı, başka derde derd olur. 1- Muhakemat, s. 58. 2- Mektubat, s. 58. 3- Sözler, Lemaat, s. 803.
18 Mayıs 2026 00:31

Önde Ve Sonda Bulunanların İmtihânı…
Risale-i Nur hizmetinde "Erkânlar ve sahipler ve haslar ve nâşirler ve talebeler ve taraftarlar ve kardeşler ve dostlar gibi tabakat var."1 Bu hizmette kader-i İlâhînin de muvazzaf kıldığı ancak her daim imtihanın şiddetlenmesi sırrıyla tehlike ihtimali her tabakada bulunmak kábildir. "Hizmetin kıymeti arttıkça imtihanın da ağırlaşması" bir hakikattir. Bediüzzaman'ın sıkça ikaz ettiği gibi; "Nefis daima kötü şeylere sevk eder"2 ayetinin, hem de "Senin en zararlı düşmanın, nefsindir"3 hadisinin sırrıyla "En tehlikeli düşman, insanın kendi nefsidir." Önde olmak veya görünmek bir fazilet olduğu kadar, ağır bir emanettir ve mes'uliyettir. Bu noktada imtihan, "hizmete mi bakıyorum, yoksa insanlara mı?" sorusunda düğümlenir. Risale-i Nur hizmeti, öncelikle ahirzamanda yapılan bir hizmet olduğu için imtihan ağır ve şiddetli olur. Önde olanlar, "Ben değil, hakikat konuşsun" demelidir. Arkada olanlar, "Şahıslara değil, Kur'ân'a ve Kur'ân'ın manevî bir mucizesi ve dersleri olan Risale-i Nur hakikatlerine ve de şahs-ı mânevîye" bakmalıdır. Herkes, "Benim vazifem ihlâs ile hizmet etmek, netice Allah'a aittir" demelidir. Bediüzzaman'ın çok ehemmiyetli bir prensibi vardır, hepimize yol gösterir: "Vazifemiz hizmettir. Muvaffak olmak, insanlara kabul ettirmek, Cenab-ı Hakkın vazifesidir. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz."4 Necat ise makamda değil, ihlâs, sadakat ve istikamette gizlidir. Hep hizmet için çalışır. 1- Kastamonu Lâhikası, s. 258. 3- El-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1:143; Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, 3:4.
11 Mayıs 2026 00:19

Hz. Hasan'ın (Ra) Hilâfetten Ferâgatı
Haber verdiği gibi çıkmış."2 Bu hadisin de sırıyla Hz. Hasan (ra) Efendimiz, İslâm târihinde Beşinci Halîfe olarak kabul edilir. Babası Hz. Ali'nin (ra) şehadetinden sonra Kûfe'de halkın biatıyla halîfe seçilir. Bazı İslâm târihçileri ve âlimleri, Peygamber Efendimiz'in (asm) "Hilâfet benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır."3 hadisine dayanarak, Hz. Hasan'ın (ra) yaklaşık altı aylık hilâfet süresini "Hulefâ-yi Râşidîn" döneminin devamı ve tamamlayıcısı olarak kabul ederler. Hz. Hasan (ra) hilâfetten niçin çekilmiştir? Hz. Hasan'ın (ra) hilâfeti Muaviye b. Ebu Süfyan lehine bırakmasının temel sebepleri vardır. Birincisi: Müslümanlar arasında kan dökülmesini engellemek için hilâfetten çekilmiştir. Cemel ve Sıffîn savaşlarında Müslümanlar arasında çok büyük acılar yaşanmıştır. Hz. Hasan (ra), daha fazla kan dökülmesini ve İslâm toplumunun (ümmetin) tamamen bölünmesini önlemek için kendi hakkından vazgeçmiştir. Yani altı aylık beşinci halifelikten ferâgat etmiştir. İkincisi: Ümmetin birliğini sağlamak için. O dönemde İslâm dünyası Şam ve Kûfe merkezli ikiye bölünmüş vaziyetteydi. Hz. Hasan (ra), İslâm birliğini sağlamak adına barışı savaşa tercih etmiştir. Üçüncüsü: Peygamber Efendimiz'in (asm) müjdesini gerçekleştirmek için. Hz. Muhammed (asm), torunu Hz. Hasan (ra) için henüz küçükken, "Bu benim oğlum seyyiddir. Umulur ki Allah onunla Müslümanlardan iki büyük grubu barıştıracaktır"4 buyurmuştu. Hz. Hasan (ra), bu manevî mirasa uygun hareket ederek sulhu seçmiştir. Dördüncüsü: Fitne kapısını kapatmak için. Müslüman toplumu içindeki fitnenin dine ve devlete verdiği zararı görmüş, dünyevî saltanattan ziyâde manevî saltanatı tercih ederek Müslümanların selâmeti için ferâgat etmiştir. Risale-i Nur zaviyesinden Hz. Hasan'ın (ra) ferâgati Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur'da bu konuyu işlerken Hz. Hasan'ın (ra) ferâgatini şu cihetlerle değerlendirir: 1. Siyasetten diyanete: Hz. Hasan (ra), geçici ve keşmekeş olan siyâsi hilâfeti bırakmış; bunun yerine manevî, ilmî ve dinî bir irşad yolunu seçmiştir. Bu, "ferâgat mesleğinin" esasıdır. 1- Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1: 340; Müsned, 4: 273. 2- Mektubat, s. 126.
04 Mayıs 2026 01:17

Ferâgat Mesleği
Risale-i Nur'da ferâgat mesleği, sadece dünyevî lezzetlerden vazgeçmek değil, aynı zamanda nefsin her türlü istek ve enâniyetinden, dünyevî makam hatta şahsî ve manevî kemâlât arzusundan bile vazgeçip, ömrünü tamamen Kur'ân ve iman hizmetine hasr-ı nazar etmektir. Bediüzzaman, "Beni dünyaya çağırma, Ona geldim fenâ gördüm."1 ifadesiyle 'Dünya bizi çağırıyor, fakat biz ona bakmıyoruz' manasını bizzat yaşayarak, talebelerine en büyük kuvvetin iktisad ve kanaatle gelen ferâgat olduğunu göstermiştir. Bu ferâgat Risale-i Nur mesleğinin en sarsıcı ve en mühim kısmıdır. Hatta daha ileri giderek, "Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım"2 diyerek, şahsî ve manevî kurtuluşunu dahi cemiyetin imanı namına feda edebilmeyi esas tutar. "Ben"den "biz"e geçiş: Şahs-ı manevî Ferâgat, enâniyeti terk etmektir. Risale-i Nur'da "zaman cemaat zamanıdır" tespitiyle, ferdî kahramanlıklar yerine şahs-ı manevî ön plana çıkarılır. 1- Sözler, s. 249. 2- Tarihçe-i Hayat, s. 645.
27 Nisan 2026 00:54


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

On Dördüncü Mektup…
Bu meseleye şöyle işaret eder: "Ben itiraf ediyorum ki, On Dördüncü Mektup noksan kaldığını unutmuştum. Hazret-i İmam-ı Ali (ra) aynı sûreyi iki defa tekrar etmesiyle tahattur ettim ve işârâtındaki dikkatine hayran oldum. Fakat o tekrar, yalnız On Dokuzuncu Söz ve Mektup için sayılır; ondan sonrakilere nisbeten sayılmaz."1 "Hem Hazret-i İmam-ı Ali(ra) on dokuzuncu sûre olarak Sûretü'n-Nur'u "Kur'ân'da geçen bütün 'Hâ, Mîm'lerde bulunan sırların hakkı için ve Ey Nur, risalelere bölünmüş Nur'un hakkı için beni koru!.." fıkrasıyla zikrederek, pek muhtasar olan On Dokuzuncu Söze ve pek mükemmel bulunan On Dokuzuncu Mektuba işaret için nur lâfzını tekrar etmekle mektupların mertebesi, yani On Dördüncü Mektup noksan kalmasına îmaen, Sûre-i Nur'u on beşincide yine zikretmesiyle gayet lâtif ve müdakkikane haber veriyor. Ve o iki risaleleri, Risale-i Nur'un büyük nurları olduklarını bildiriyor."2 Bu malumatlardan sonra anlaşılan odur ki 14. Mektup esasında 16. Lem'a olarak derç edilmiştir. 16. Lema ise "Mesail-i mühimmeden bazı mesâil hakkında sorulan suallerin cevaplarını muhtevidir." Risale-i Nur Külliyatı'nda yer alan Mektubat adlı eserde dikkat çeken hususlardan biri, "On Dördüncü Mektup" başlığının bulunmasına rağmen bu mektubun boş bırakılmış olmasıdır. Sonraki mektup "On Beşinci Mektup" olarak devam eder. Bediüzzaman, bu "Nur" vurgusunun yalnızca genel bir manevî aydınlanmayı değil, aynı zamanda iman hakikatlerini izah eden bir hizmeti işaret ettiğini ifade eder. Bu sebeple Nur Sûresi ile Risale-i Nur arasında manevî bir rabıta kurulmakta; "Nur" kelimesi hem Kur'ânî, hem de Risale-i Nur'un isminde merkezî bir anlam taşımaktadır.
20 Nisan 2026 11:16

Takriz Mektubunda Üçüncü Said Niçin Yok? - 5
Bunu teyid eden yer Tarihçe-i Hayat'ta şöyledir: "Afyon hapsinden sonra Üstad kendi tabirince bir nevi Üçüncü Said olarak görünüyordu."1 Bediüzaman'ın Üçüncü Said dönemine geçtiğini belirten başka bir mektup da Şualar'da geçer. "Makam-ı iddianın asılsız isnad ettiği suçlar, siz de bilirsiniz ki, yok; beni cezalandırmaz. Fakat beni manen cezalandıracak, vazife-i hakikiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münasipse, sorunuz, cevap vereyim. Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi."2 O halde Bediüzzaman'ın Eski Said ile Yeni Said'in mezcini ifade eden Üçüncü Said dönemi 1949'dan 1960'a kadar devre-i hayatına bakar. Bediüzzaman'ın "Madem Arabîce altmış dörde(1364/1948) girdik, işaret-i gaybiye3 gelmesiyle Risale-i Nur tekemmül etmiş olur. Eğer Rumî tarihi olsa, daha iki4 senemiz var. Demek birkaç mertebede kapı açıktır; bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir."5 Bu mektup'tan sonra hakikaten o açık denen kapıdan yeni tetimmeler, mektuplar ve Eski Said dönemi telif edilen eserlerin Risale-i Nur'a dahil edilmesi vazifesi devam etmiş. Hususan "Biz Kur'ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı daima Kur'ân hakikatlerini muhafazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzum oldu."6 tespitleri Üçüncü Said'in "Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi…" dediği siyasî vazifeyi "büyük kusurla- rımdan birtek suçum" olarak belirttiği için yaptığını görüyoruz. Cihad vazifesi için Emirdağ Lahikası son mektupta "Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı manevîsidir… Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde manevî tahribata karşı manevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir."7 cümleleri dahilde maddî cihada Kur'ân'ın izin vermediği, hâricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilip maddî cihad yapılacağı açıkça izah edilir. 1- Tarihçe-i Hayat, s. 625. 2- Şualar, s. 422. 3- Hz. Ali'nin Risale-i Nur 1364'te tekemmül eder işareti.
13 Nisan 2026 00:52

Mehmet Kutlular'ın Davaya Sadâkati
Mehmet Kutlular Ağabey, hayatı boyunca inandığı davasına sadâkatiyle temayüz etmiş müstesna bir nur talebesidir. Onun davası, Bediüzzaman Said Nursî'nin telif ettiği Risale-i Nur'a hizmet etmekle geçmiştir. Kutlular Ağabey, Risale-i Nur davasını sadece sözle değil, hayatının her safhasında fiilen yaşamış ve temsil etmiştir. "Kardeşim senin vazifen konuşanlara cevap vermek değil, müzâkerelerin seyrini takip edip temsilcilerin fikirlerini serbestçe ifade etmelerini sağlamaktır. Sen her konuşana müdahale ediyorsun, cevap yetiştiriyorsun. Bu senin vazifen değil. Herkes serbestçe fikrini söylesin, sonra sen de kendi fikrini beyan edebilirsin. Biz ayrılıkların bir kısmını bu tür problemlerden yaşadık. Burada fikrini serbest ve hür bir şekilde ifade edemeyen kişinin kafasında şüpheler başlar. O şüpheler birikir büyük bir problem olarak karşımıza çıkar. Meşveret zeminleri hür olmalı, herkes kendi fikirlerini serbestçe söyleyeceği bir yer olarak görmelidir." Hatırımda kaldığı kadarıyla bu minval üzere bir konuşma yapmıştı. Kendisine mahal hizmetlerindeki problemler bahsedildiğinde şu unutulmaz ve hayat boyu bağlı kalınacak tavsiyesi şöyleydi: "Bak kardeşim, eğer pervane elektriğe bağlı çalışıyorsa o pervaneye parmak sokmaya kimse cesaret edemez. Eğer pervane çalışmıyorsa oraya her el parmak sokabilir. Siz hizmeti çalıştırın yeter!" Kendisine sorulan sorularda da şöyle derdi: "Kardeşim, sizin elinizde Risale-i Nur yok mu? Siz Risale-i Nur okumuyor musunuz? Orada her şey yazıyor. Bu konuları bana soracağınıza Risale-i Nur'u okuyunuz." Bir keresinde konferans için davet etmiştik. "İki hoca Risale-i Nur'a çok büyük mani oldu" demişti. "Birisi siyasî yönden, diğeri de rakip bir çığır açarak" diye söylemişti. "Âlem-i İslâm'ın problemi hem imanî, hem içtimaî, hem de siyasîdir. Bütün bu problemlerin çözümü Risale-i Nur'da var" sözleri de kendisine aittir. "Ben her şeyi Risale-i Nur'a göre değerlendiririm. Risale-i Nur'da varsa kabul ederim, yoksa iade ederim" mealinde söylediği sözler de mana olarak hafızamda kalmış.
06 Nisan 2026 00:36

Takriz Mektubundan Birkaç Cümle...-4
Mektubun başında "Risale-i Nur'un ehemmiyetli ve kahraman şakirdi bir kardeşimizin takrizidir"1 ifadesine yer verilmiştir. Hem Bediüzzaman kendisini "Nur Talebesi" olarak addediyor. Öyleyse Takriz mektubunda geçen "Demek Nur Risaleleri o gelecek Zâtın bir müjdecisi, bir talebesidir."4 cümlesi ile anlatılmak istenen Bediüzzaman'ın Kur'ân'a dellallık makamındaki şahsiyeti ve Risale-i Nur'un bir talebesi olduğu cihetidir diyebiliriz. Takriz mektubunda Büyük Mehdî'nin (ra) vazife daireleri: 1. Siyaset âleminde, 2. Diyanet âleminde, 3. Saltanat âleminde, 4. Cihad âleminde, vazifeleri sayıldıkta sonra bu dairelerin "Risale-i Nur'un tarihçe-i hayatıyla tam müşâbeheti ve iltibassız tevafukâtına"5 yer verilmiştir. Bu manada hakikatli bir mektubun bir bölümünü buraya derc edelim: "Belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayatım Risale-i Nur'a bir nevi çekirdek olabilir. Kur'ân'ın feyziyle, Cenab-ı Hakkın ihsanıyla o çekirdekten Risale-i Nur'un meyvedar, kıymettar bir ağaç hükmüne icâd-ı İlâhî ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim, çürüdüm, gittim. Bütün kıymet Kur'ân-ı Hakîmin manası ve hakikatli tefsiri olan Risale-i Nur'a aittir."(6) Buraya istinaden Risale-i Nur'un tarihçe-i hayatı ile Bediüzzaman'ın tarihçe-i hayatı bir birinin mütemmimi ve manen aynı hükmündedir denilebilir. "Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatim olmadığı halde, bana verilen 'Bediüzzaman' lâkabı benim değildi. Belki Risale-i Nur'un mânevî bir ismiydi; zâhir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş."(7) Görüldüğü üzere "Bediüzzaman" lâkabı benim değildi diyor Bediüzzaman. — 1- Fihrist Risalesi, s. 272. 2- Şualar, s. 732. 3- Tarihçe-i Hayat, s. 715. 4- Fihrist Risalesi, s. 272. 5- Age., s. 272. 6- Emirdağ Lahikası-II, s. 481. 7- Mektubat, s. 548.
30 Mart 2026 00:33

Bediüzzaman'ın Feragatı
"Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir."1 Böylece onlara manevî irtibat ve hakîkat dersleri cihetiyle şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşreb alınmıştır. "Çünkü, adalet-i hakikiye ile bu asırda insanları mes'ud edebilir bir istidatta bulunan, Risale-i Nur'dur ve onun şahs-ı manevîsi, Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın bir muavini, bir mütemmimi, bir manevî veledi hükmündedir."2 Bediüzzaman'ı kendine çekmek ve nüfuzundan istifade etmek isteyenler ona çok cazip teklifler yapmışlar. Çünkü "Gelen rivayetlerden, onlara karşı çıkacak ve mukábele edecek olan hizbü'l-Kur'ân hakkında, "O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset cânibiyle onlara galebe edilmez; ancak manevî kılıç hükmünde i'câz-ı Kur'ân'ın nurlarıyla mukábele edilebilir" tavsiyesine müraatla"5 Ankara'dan ayrılır. Aynı zamanda da feragat mesleği olması hasebiyle Bediüzzaman talebeleri için "Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve manevî herşeyden ferağat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacak- lardır."6 demiştir. Onun içindir ki Risale-i Nur'a çalışanlar ve hizmet eden talebeler, "İman ve İslâmiyet hizmeti uğrunda öyle bir feragat ve fedakârlığa sahip olmuşlar ki, onlarda menfaat-i şahsiye denilen âdi ve bayağı maksatlar yer bulamamış ve tutunamamıştır."7 Ayrıca Nur Talebeleri dünyanın bütün zevale mahkûm olan ezvakından feragat etmek ve o feragat hislerine âlem-i ebediyete kadar sâdık kalabilmekteki lezzet-i manevîyeyi inzivâ eden başka bir şey de tasavvur etmiyor, edemiyorlar. 1- Emirdağ Lâhikası-I, s. 97. 2- Age., s. 102. 3- Tarihçe-i Hayat, s. 160. 4- Emirdağ Lâhikası-I, s. 39. 5- Tarihçe-i Hayat, s. 160. 6- Age., s. 703. 7- Nur'un İlk Kapısı, s. 225.
23 Mart 2026 00:24