×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Beşiktaş, Italiano'dan Neler Beklemeli?

Beşiktaş'ın önündeki mesele artık tek başına antrenör seçimiyle açıklanamayacak kadar geniş. Kulüp, birkaç sezondur aynı döngünün içinde dönüyor: Büyük beklentiyle başlayan yazlar, kısa sürede kırılan umutlar, sezon ortasında değişen antrenörler, ardından "gelecek yıl" diye ertelenen planlar. Beşiktaş'ın son yıllarda saha içinde en çok eksikliğini hissettiği şey de biraz buydu: Tekrar edilebilir bir oyun. Beşiktaş, uzun süredir tek tek iyi oyunculara sahip olmanın iyi bir takım olmaya yetmediğini acı biçimde deneyimliyor. Italiano'nun ilk vaadi: Sahaya bir fikir koymak Italiano'nun Beşiktaş'a katabileceği ilk şey, netlik olacaktır. Bu netlik, "Her maç aynı dizilişle oynarım" türünden katı bir anlayış anlamına gelmez. Bu yapı, Beşiktaş gibi iç saha maçlarında rakibi kendi yarı alanına itmek zorunda kalan bir takım için değerli olabilir. Süper Lig'de Beşiktaş'ın karşısına çıkan takımların önemli bölümü, özellikle İstanbul deplasmanında geniş alan bırakmadan oynamayı tercih ediyor. Italiano'nun Beşiktaş'a en hızlı temas edebileceği alanlardan biri de baskı oyunu olacaktır. Beşiktaş'ın mevcut durumunda bu, hem fırsat hem risk anlamına geliyor. Bu nedenle Beşiktaş, Italiano'ya imza attırmayı düşünüyorsa transferi isim üzerinden yapmamalı. "Taraftarı heyecanlandıracak yıldız" refleksi yerine, hocanın oyununu taşıyacak profil arayışı öne çıkmalı. Beşiktaş'ın asıl ihtiyacı: Nostaljiden çıkmak Beşiktaş'ın antrenör tartışmaları uzun zamandır geçmişe dönerek yapılıyor. Çünkü bu tercih Beşiktaş'a şunu söyleme imkanı veriyor: "Biz artık geçmiş başarıları tekrar etmeye çalışmıyoruz; yeni bir takım inşa ediyoruz." Bu cümle kulağa basit gelebilir, ama kulübün son yıllardaki en büyük ihtiyacı bu. Bu noktada Önder Özen ile Italiano'nun ilişkisinin önemi artıyor. Beşiktaş'ın ihtiyacı her şeyden önce süreklilik duygusu. Italiano'nun Beşiktaş'a katabileceği en somut şeylerden biri oyuncu rollerini berraklaştırmak olacaktır. Bu, Beşiktaş'ın özellikle Orkun Kökçü gibi yaratıcı merkez oyuncularından daha fazla verim almasını sağlayabilir. Beşiktaş'ın ekonomik gerçekleri düşünüldüğünde bu çok kritik. Beşiktaş, Italiano'nun ülkesi dışındaki ilk deneyimi olacağı için, onun Türkiye'ye kültürel ve sportif uyum süreci buradaki kariyerinde kuşkusuz önemli olacak. Fakat yeni bir oyun kurulacaksa, sabır pasiflik anlamına gelmez. Sonuç: Italiano bir fırsat, garanti değil Vincenzo Italiano, Beşiktaş için heyecan verici bir ihtimal. Beşiktaş'ın bugünkü hali, yeni bir başlangıcı kaldırabilecek kadar yorgun; doğru başlangıç yapılırsa hızla ayağa kalkabilecek kadar da büyük bir potansiyele sahip. Fakat doğru futbol aklıyla desteklenirse Beşiktaş'a uzun süredir eksik kalan şeyi verebilir: Sahada ne yapmak istediğini bilen, rakibe göre savrulmayan, kendi oyununu kurmaya çalışan bir takım. Beşiktaş'ın önünde iki yol var. Beşiktaş'ın ihtiyacı yeni bir kurtarıcı hikayesi değil.

Köşe Yazarı

Kaynak: Evrensel

06 Haziran 2026 00:13

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Köşe Yazarı

Top Türkiye'deydi Ama Oyun Avustralya'daydı

Avustralya, Türkiye'ye karşı tam olarak bunu yaptı. Türkiye ise maçın içinde rakibin ne istediğini gördüğü hâlde kendi oyununu yeterince değiştiremedi. Top maç boyunca Türkiye'de kaldı, oyun uzun süre Avustralya yarı sahasında geçti, şut sayısı kâğıt üzerinde etkileyici göründü. Oysa topa sahip olmak, rakibin dengesini bozmadığınız sürece bir üstünlük değil, oyunun dekoru hâline gelir. Türkiye'nin Avustralya karşısındaki âali de buydu. Rakip savunma bloku geriye yaslandı, alanları kapattı, merkezde kalabalıklaştı ve Türkiye'nin ne yapacağını büyük ölçüde tahmin ederek oynadı. Bu yüzden maçın en çarpıcı tarafı Avustralya'nın Türkiye'yi durdurması değildi; Türkiye'nin kendi hücumunu kendi elleriyle daraltmasıydı. Avustralya'nın savunma profili belliydi. Türkiye ise uzun süre bu gerçeğin tersine oynadı. Bir süre sonra bu ortalar hücum girişimi olmaktan çıkıp Avustralya savunmasının ritim bulduğu tekrarlar hâline geldi. Türkiye bu iki oyunun arasında kaldı. Hakan Çalhanoğlu, İsmail Yüksek, Orkun Kökçü ve Arda Güler gibi dört orta saha oyuncusu aynı anda sahadayken topun daha kaliteli dolaşması beklenirdi. Türkiye'nin topu ayağında tutma ısrarı, Avustralya'nın savunma konsantrasyonunu azaltmadı. Türkiye'nin hücum genişliği teoride vardı; pratikte yeterince çalışmadı. Sağda Zeki Çelik'in yüksek konumu ise sorunlu kaldı. Kenan Yıldız'ın ikinci yarının başında oyuna girdikten sonra top istemesi ve oyunu kendi tarafına çağırması, Türkiye'nin maç boyunca eksik kalan unsurunu hatırlattı: bire bir tehdit. Türkiye'nin sabırsızlaştığı her an Avustralya'nın planı daha da değer kazandı. Avustralya'nın uzun ve direkt toplarla tehdit oluşturacağı belliydi. Vincenzo Montella'nın Türkiye'ye kazandırdığı önemli şeyler var. Avustralya maçında bunların hiçbiri yeterince gerçekleşmedi. Bu maçtan çıkarılacak en tehlikeli sonuç, "çok şut çektik, top bizdeydi, golü bulamadık" rahatlığı olur. Türkiye'nin sorunu bitiricilikten ibaret değildi. Türkiye de uzun süre verilen alanlarla yetindi. Ceza sahası önü Türkiye'nin pas sahnesi oldu; ceza sahası içi Avustralya'nın kalesi gibi kaldı. Oysa Avustralya'nın amacı tam da buydu. Türkiye'nin oyuncu kalitesi hâlâ yüksek. Bu takım Avustralya'ya yenildiği için kötü bir takım hâline gelmedi. Fakat bu yenilgi, Türkiye'nin iyi takım olma iddiasının kendi kendine yetmediğini gösterdi. Vancouver gecesi bunu sert biçimde öğretti.

14 Haziran 2026 11:25

Köşe Yazarı

Azteca: Futbolun Taştan Hafızası

Futbolun büyük hikayeleri çoğu zaman oyuncuların, antrenörlerin, gollerin ve kupaların etrafında anlatılır. Oysa oyunun belleğinde en az insanlar kadar güçlü başka tanıklar da vardır: Stadyumlar. Bu yüzden her stat aynı değildir. Azteca tam olarak böyle bir stadyumdur. Onu diğer büyük statlardan ayıran şey, kapasitesi ya da mimarisiyle sınırlı değildir. Ama Azteca'nın başka bir ağırlığı vardır. Bir stadyumun efsane olabilmesi için büyük maçlara ev sahipliği yapması yetmez. Azteca'nın büyüsü biraz burada başlar. 1970'te Brezilya'nın dünya futboluna bıraktığı en parlak imgelerden biri orada tamamlandı. Pelé'nin kupayı kaldırdığı an, Brezilya'nın şampiyonluğundan öte, futbolun estetik bir vaat olarak kendini yeniden kanıtladığı andı. Sonra 1986 geldi. Zaten büyük stadyumları unutulmaz kılan şey de budur: Çelişkileri barındırabilmeleri. Bu yüzden Azteca'yı romantik bir mabet gibi anlatırken dikkatli olmak gerekir. Tam tersine, futbolun en eski gerilimlerinden birini açıkça gösterir: Halkın sahiplendiği anlam ile sermayenin biçtiği değer aynı yerde buluşur ama hiçbir zaman tamamen örtüşmez. İnsanların "Biz buraya yine eski adıyla sesleneceğiz" demesi, basit bir inat değildir. Azteca'nın hâlâ Azteca olarak anılması bu yüzden anlamlıdır. Azteca'nın Meksika tarihinde böyle bir yere oturması şaşırtıcı değildir. Bu yüzden Azteca, futbolun geçmişe dönük bir süsü değil; bugüne sorulmuş bir sorudur. Futbolu büyüten şey, sadece büyük organizasyonlar düzenlemek değildir. Azteca bunu defalarca başardı. Azteca da öyle duruyor: Yenilenmiş, ticari dünyanın baskısını üzerinde taşıyan, ama geçmişinden vazgeçmeyen bir futbol anıtı olarak. Perşembe günü dünya kupası yeniden kapısına geldiğinde, orada sadece bir açılış maçı oynanmadı. Azteca'yı büyük yapan da budur. Çünkü kimi stadyumlar maçlara ev sahipliği yapar; Azteca ise futbolun kendisine ev sahipliği yapmış yerlerden biridir.

13 Haziran 2026 00:13

Köşe Yazarı

O Muhteşem İlk Dünya Kupası Yazımız, Neredesin?

Ama o turnuvayı asıl büyük yapan şey istatistikler değildir. Dünya Kupasının büyüsü biraz da buradadır: Futbolu izlediğimizi sanırız, oysa çoğu zaman kendi çocukluğumuzu izleriz. İnsanın "en iyi dünya kupası" dediği turnuva, çoğunlukla futbol tarihinin nesnel ölçülerine göre seçilmez. Çocukken futbol, sonuçları olan bir oyun olmaktan öteye geçer. Bu yüzden bir futbol maçı, sadece futbol maçı olarak gelir size. İki Dünya Kupası arasında insan neredeyse bambaşka birine dönüşür. Dünya Kupası bu yüzden çocuklukla büyüme arasındaki geçiş noktalarını işaretleyen büyük bir saat gibidir. 1970 Meksika'yı izleyenler Pelé'nin sarı formasını, 1982 İspanya'yı izleyenler Brezilya'nın yarım kalmış güzelliğini, 1986 Meksika'yı izleyenler Maradona'nın tek başına bir turnuvanın ruhunu değiştirmesini, 1990 İtalya'yı izleyenler turnuvaya eşlik eden şarkıların ve gece maçlarının yarattığı o hüzünlü atmosferi, 1998 Fransa'yı izleyenler Zidane'ın iki kafa vuruşunu, 2002'yi çocuk gözüyle yaşayanlar Türkiye'nin yarattığı heyecanı, uzak saatlerde oynanan maçları, okul sabahlarına karışan uykusuzluğu ve elbette Ronaldo'nun saç tıraşını unutamaz. Herkesin kupası biraz kendine aittir. Dünya Kupası hafızası yalnız maçlardan oluşmaz. Bir çocuk için Dünya Kupası, turnuvadan çok önce başlar. Dünya Kupası, futbol atlası kadar çocukluk coğrafyasıydı da. Dünya Kupası da bu değişimden payını alır. Çocukken uzak ülkelerin karşılaşması olarak gördüğümüz turnuva, yetişkinlikte dev bir endüstri, diplomatik bir vitrin, yayımcılar için büyük bir pazar, ev sahibi ülkeler için prestij alanı, sponsorlar için küresel sahne haline gelir. Aksine, sevginin biçimi değişir. Dünya Kupası kuşaklar arasında bitmeyen bir tartışma yaratır. Bu tartışmanın kazananı yoktur, çünkü herkes aslında aynı şeyi savunur: Kendi çocukluğunu. Bu isimler değişir, ama duygu aynı kalır. Dünya Kupası, her kuşağa "Ben bunu gördüm" deme hakkı verir. Bu yüzden Dünya Kupası hâlâ büyük bir sahne. İlk dünya kupamızın peşinden koşmamız boşuna değil. Ve biz, yaşımız kaç olursa olsun, ekranın karşısında aynı imkansız umuda tutunuruz: Bu kez belki o duygu geri gelir.

10 Haziran 2026 00:13

Köşe Yazarı

Avrupa Futbolunun Yeni Hanedanlığı Artık Paris'te

PSG'nin Arsenal karşısında kazandığı Şampiyonlar Ligi finali ikinci türe daha yakındı. Belki de PSG açısından bu kupayı değerli kılan tam olarak buydu. Çünkü büyük takımlar her zaman güzel oynayarak büyümez. PSG'nin bu finalde yaptığı şey biraz buydu. Finalin daha başında gelen Arsenal golü, maçın bütün duygusunu değiştirdi. Paris ekibi henüz maça yerleşemeden geriye düştü ve bir anda Arsenal'ın tam istediği oyunun içine girdi. Arsenal'ın planı açıktı. Topla büyümek, rakibi uzun süre baskı altında tutmak ya da finali kendi hücum zenginliği üzerinden kurmak istemiyordu. Daha çok bekleyen, alan kapatan, temas gücüyle oynayan, zaman zaman oyunu soğutan bir takım vardı sahada. Ama Arsenal'ın sorunu da burada başladı. "Peki top sende kaldığında ne yapacaksın?" Arsenal bu soruya güçlü bir cevap veremedi. PSG'nin son yıllardaki dönüşümü tam da böyle maçlarda daha görünür hâle geliyor. Büyük isimler, büyük maaşlar, büyük beklentiler vardı; ama bütün bu parlaklık bazen takım olma fikrini örtüyordu. Bu yeni PSG ise başka bir yere doğru ilerliyor. Bu finalde PSG kusursuz değildi. Kvaratskhelia'nın patlayıcılığı, Dembélé'nin tehdit gücü, Vitinha'nın oyunu yönlendirme becerisi sık sık Arsenal duvarına çarptı. PSG ise yeniden oyunun merkezine yerleşti. Fakat plan çalışırken bile Arsenal'ın eksikliği hissediliyordu: Oyunu öldürmek ile maçı kazanmak aynı şey değildir. Arsenal, savunma disiplininde etkileyici bir takım. Final boyunca "bir gol daha" fikrinden çok "bu skoru nasıl koruruz?" düşüncesi ağır bastı. 2006 finalinin izi hâlâ kulüp hafızasında dururken, bu kez başka bir sayfa açma şansı vardı. PSG artık Avrupa futbolunda gelip geçici bir parıltı gibi durmuyor. PSG bu kez herkesi büyüleyen bir futbol gösterisiyle kazanmadı; Avrupa'nın zirvesinde kalmanın gerektirdiği dayanıklılığı gösterdi. PSG yıldızların rastgele yan yana geldiği bir takım görüntüsünden uzaklaştı. PSG'nin üst üste ikinci kez Şampiyonlar Ligi'ni kazanması, Avrupa futbolunda önemli bir işaret. Uzun süre Real Madrid'in, Bayern Münih'in, Barcelona'nın, İngiliz devlerinin çevresinde kurulan güç haritasına Paris ekibi artık daha kalıcı bir biçimde yerleşiyor. Ama büyük paralarla kurulan her takım Avrupa'nın en zorlu gecelerinde ayakta kalamıyor. Arsenal ilkine yakındı, PSG ikincisine. Budapeşte'deki bu final, PSG için ikinci türe ait olabilir. Çünkü PSG o gece rahat kazanmadı. PSG artık kupayı kazanmış bir takım değil, tacını korumuş bir takım.

31 Mayıs 2026 14:02

Köşe Yazarı

Guardiola'nın Ardından: Güzellik, Güç Ve Futbol

Pep Guardiola'nın Manchester City'den ayrılışı, bir antrenör değişikliğinden çok daha geniş bir anlama sahip. Fakat bu hikayeye yalnızca şampiyonluklar, rekorlar, puanlar ve kupalar üzerinden bakmak, Guardiola'yı anlamanın en kolay ama eksik bir yolu olur. Guardiola ise ayrılırken daha kırılgan, daha insani bir yerden konuştu. City ise zamanla başka bir şeye dönüştü: Guardiola'nın kendini sevilmiş, korunmuş, anlaşılmış hissettiği uzun bir ilişkiye. City'nin sahiplik yapısı, modern futbol ekonomisindeki yeri, kulübün finansal gücü ve etrafındaki tartışmalar bu dönemin gölgesinde durmaya devam edecek. Guardiola'nın mirası konuşulurken bu gölgeyi yok saymak mümkün değil. Buradaki asıl mesele zaten tam olarak bu gerilimde yatıyor: Guardiola, çağının en güçlü futbol aklını temsil ederken, aynı çağın en tartışmalı futbol düzenlerinden birinin de yüzlerinden biri oldu. Guardiola'nın pasa, pozisyona, sabra ve alan kontrolüne dayalı futbolu başlangıçta fazla müdahaleci, fazla kırılgan, fazla "laboratuvar işi" göründü. Farklı dönemlerde farklı City'ler izledik. Santrforsuz oynayan City, kanatları çizgide tutan City, bekleri iç koridora sokan City, John Stones'u orta sahaya taşıyan City, Haaland'la ceza sahasına daha doğrudan bakan City… Bu yüzden Guardiola'nın etkisi, kupalardan önce dilde aranmalı. Eskiden "risk" sayılan şeyler, zamanla oyunun olağan parçaları haline geldi. Bugün Premier Lig'de pek çok takımın doğal kabul ettiği bu davranışların yayılmasında Guardiola'nın City'sinin payı çok büyük. Guardiola'nın futbolunda sert bir disiplin var. City ise Guardiola'ya başka türlü bir mesafe verdi. Guardiola'nın "Zamanı geldi" hissi de böyle okunmalı. Yine de Guardiola'nın City mirasını bütünüyle duygusal bir veda hikayesine dönüştürmek doğru olmaz. City'nin sahadaki güzelliği ile kulübün temsil ettiği güç arasındaki gerilim, Guardiola döneminin en zor sorusudur. Guardiola'nın City'sini izlemek çoğu zaman büyüleyiciydi; aynı anda bu büyünün hangi koşullarda üretildiğini düşünmek de kaçınılmazdı. Guardiola'nın ayrılığı, Manchester City için yeni bir dönemin başlangıcı olacak. Bugün Avrupa futbolunda Guardiola'nın izleri her yerde. Guardiola'nın cevabı kusursuz olmayabilir; hatta içinde çelişkiler barındırdığı da kesin. Futbol tarihinin gördüğü en planlı antrenörlerden biri, en büyük kararlarını çoğu zaman kalbinin huzuruna bakarak verdi. Guardiola'nın City dönemi ileride iki farklı şekilde anlatılacak. Asıl Guardiola ise bu iki okumanın arasında bir yerde duracak: Oyunu güzelleştiren, oyunun kirli çağında yaşayan, futbolu kontrol etmeye çalışırken duygularını göz ardı etmeyen, başarıdan çok anlam arayan huzursuz bir futbol insanı. Guardiola'nın City'den ayrılışı da böyle bir an yarattı. Guardiola giderken geride bir takım, bir kupa koleksiyonu, bir futbol mirası bırakıyor.

30 Mayıs 2026 00:06

Köşe Yazarı

Güzel Kaybetmekten Zor Kazanmaya

Arsenal'ın yirmi iki yıl sonra gelen Premier Lig şampiyonluğu ikinci türden. Biraz da 2004'ten bugüne uzanan o uzun aralığa bakmak gerekir. Çünkü Arsenal bu şampiyonluğu bir sezon içinde kazanmadı. 2003-04 sezonu Arsenal tarihinin en parlak anılarından biri olarak kaldı. Thierry Henry'nin koşuları, Dennis Bergkamp'ın zarafeti, Patrick Vieira'nın otoritesi, Robert Pires'in ince ayarı, o takımın etrafında bir altın çağ duygusu yarattı. Çok büyük bir an, ondan sonra gelen her dönemi eksik gösterebilir. Arsenal uzun süre bununla yaşadı. Bir zamanlar ne kadar güzel oynadığını hatırlayan, ama bugünü o güzelliğin yükü altında ezilen bir kulüp gibi. Arsenal hâlâ iyi oyuncular çıkarıyor, zaman zaman güzel futbol oynuyor, bazı büyük maçlarda parlıyor, fakat uzun yarışın sonunda hep bir şey eksik kalıyordu. Arsenal yıllarca Wenger'in mirasına hem şükran hem de çaresizlikle bağlı kaldı. Çünkü 2004 yalnızca bir başarı değildi; zamanla bir mit haline gelmişti. Mikel Arteta'nın Arsenal'daki asıl işi belki de burada başladı. Arsenal'ı yeniden Wenger'in Arsenal'ı yapmaya çalışmadı. Arsenal zaman zaman dağınık, kırılgan, yönünü arayan bir takım görüntüsü verdi. Arsenal ise uzun süre ilk kez paniklemedi. Bu şampiyonluğu özel kılan noktalardan biri, Arsenal'ın onu eski Arsenal gibi kazanmamış olması. Arsenal bu kez tam da bunu yaptı. Bukayo Saka ise kulübün içinden çıkan bir yüz olarak bu hikayeye duygusal bir derinlik verdi. Saka'nın Arsenal'daki anlamı sahadaki üretiminden büyük. Eberechi Eze ve Viktor Gyökeres gibi yeni parçalar ise Arsenal'ın artık yalnızca gelişen bir takım değil, kazanmak için kadrosunu tamamlamayı bilen bir kulüp olduğunu gösterdi. Arsenal taraftarının yirmi iki yıllık bekleyişi, modern futbolda zaman duygusunun nasıl değiştiğini de anlatıyor. Arsenal'ın bekleyişi de böyleydi. 2004'ten sonra büyüyen bir kuşak, şampiyonluğu hatırlayarak değil, başkalarından dinleyerek öğrendi. Arsenal yıllarca "Sonunu getiremeyen takım" diye anıldı. Arsenal da bundan payını aldı. Arteta'nın takımı ise Arsenal'ın uzun bir yorgunluktan sonra nasıl yeniden sertleşebileceğini gösterdi. Şimdi ise mesele başka bir yere taşındı. Hele Arsenal gibi geçmişi ağır, beklentisi büyük, sabrı sık sık tükenen bir kulüpte hiç kolay kazanılmaz. Arsenal'ın hikayesi ise daha zahmetli. Arsenal için ikisi de geçerli. Bundan sonra Arsenal'ı başka bir sınav bekliyor. Fakat yirmi iki yıl sonra gelen bu şampiyonluk, Arsenal'a uzun süredir eksik olan şeyi geri verdi: Kendine inanma hakkını.

27 Mayıs 2026 00:13

Köşe Yazarı

Beşiktaş'ın En Büyük Rakibi Artık Kendi Hatırası

Beşiktaş'ın son yıllardaki asıl meselesi, kulübün kendine hangi aynadan baktığıyla ilgili. Zaten Beşiktaş gibi bir kulübün kendini küçük görmesi beklenemez. Ama büyük kulüp olmakla her sezon şampiyonluk yarışına hazır olmak aynı şey değil. Beşiktaş'ın bugün kabul etmekte zorlandığı gerçek tam da burada başlıyor. Beşiktaş son yıllarda çoğu kez bu ikisinin arasındaki farkı karıştırdı. Sonuçta ortaya tuhaf bir ara hal çıktı: Beşiktaş ne gerçek anlamda yarışabildi ne de geri çekilip güçlü bir takım kurma cesareti gösterebildi. Beşiktaş'ın büyüklüğü tartışma konusu değil. Çünkü her kriz, "Kim gelsin?" sorusuna sıkıştırılıyor. Sadece bu atama bile Beşiktaş'ın ruh halini anlatmaya yeter. Bunu teslim etmek gerekir. Şenol Güneş döneminde Beşiktaş, uzun süre sonra hem oyun hem kadro hem öz güven bakımından çok güçlü bir seviye yakaladı. Sergen Yalçın ise 2020-21 sezonunda, eldeki imkânlar ve o sezonun koşulları düşünüldüğünde, Beşiktaş'a unutulmaz bir şampiyonluk yaşattı. Beşiktaş'ın en büyük tuzağı burada. Beşiktaş kendini yeniden kuracaksa, önce "önümüzdeki sezon mutlaka şampiyon olmalıyız" baskısından kurtulmalı. Beşiktaş'ın cevabı burada saklı. Beşiktaş da bu hastalığa sık sık yakalandı. Beşiktaş'ın yeni dönemde yapması gereken ilk şey, antrenör isminden bağımsız bir futbol aklı tarif etmek. Sergen Yalçın ve Şenol Güneş, elbette Beşiktaş için değerli figürler; fakat Beşiktaş'ın önündeki büyük yeniden kuruluşun merkezinde durmaları kulübü rahatlatmıyor, aksine geçmişle bugünü birbirine karıştırıyor. Sergen Yalçın'dan 2020-21 sezonunun ruhunu her koşulda yeniden üretmesini beklemek doğru değil. Bu isimler, Beşiktaş tarihinin belirli dönemlerinde çok önemli roller oynadılar. Kulüp, "Bizi kim yeniden eski günlere götürür?" sorusunu bırakıp "Bizi bugünün futboluna kim hazırlar?" sorusuna geçmeli. Beşiktaş'ın ihtiyacı ikisi de değil. Beşiktaş'ın önünde karanlık bir tablo yok; dağınık bir tablo var. Beşiktaş'ın hâlâ güçlü bir taraftarı, büyük bir marka değeri, tarihsel ağırlığı, iyi kurulduğunda çok etkili olabilecek bir futbol ortamı var. Bugün Beşiktaş'ın cesareti, "Biz her zaman şampiyonluğa oynarız" demekte değil. Asıl cesaret, "Şu anda yeterince güçlü değiliz; ama üç yıl sonra en güçlü olmak için bugünden doğru adımları atacağız" diyebilmekte. Sergen Yalçın'ın da Şenol Güneş'in de Beşiktaş tarihindeki yeri hep duracak. Beşiktaş yine yarışır. Biraz acımasız, biraz serinkanlı, biraz da cesur biçimde. Çünkü Beşiktaş'ın yeniden büyümesi için önce kendi hatırasının gölgesinden çıkması gerekiyor.

23 Mayıs 2026 00:07

Köşe Yazarı

Sarı Ve Kırmızı, Kendi Tarihini Yeniden Çağırıyor

Galatasaray'ın 1996-2000 arasındaki dört lig şampiyonluğu böyle bir dönemdi. Bugün, 2022'den 2026'ya uzanan yeni Galatasaray serisi de benzer bir eşiğin önünde duruyor. Üstelik iki dönemi birbirine bağlayan özel bir figür bulunuyor: Okan Buruk. İki dönem aynı kulübün tarihine ait; fakat aynı Türkiye'ye ait değil. 1996-2000'in Galatasaray'ı analog bir çağın takımıydı. 2022-2026 Galatasaray'ı ise çevrim içi çağın, yıldız ekonomisinin, anlık yargıların ve yüksek maliyetli kadroların takımı. "Biz de yapabiliriz" duygusu bugünkünden güçlüydü; çünkü Türk futbolu Avrupa karşısında uzun süre yenilgiyi doğal bir sonuç gibi kabullenmişti. Bugünün Galatasaray'ı ise başka bir futbol evreninde yaşıyor. Galatasaray artık Avrupa'ya kendini kanıtlamaya çalışan bir Türk takımından çok, Avrupa futbol pazarında kendine özel bir yer açmaya çalışan iddialı bir kulüp görüntüsünde. 1996-2000 döneminin taraftarı başarıyı daha kolektif ve sabırlı yaşadı. Icardi'nin "Aşkın Olayım"la popüler kültür simgesine dönüşmesi, doksanlarda düşünülemeyecek bir hikaye. Futbolcu Okan, 1996-2000 takımında enerjisi, koşusu ve büyük maçlardaki katkısıyla öne çıkan bir oyuncuydu. 1996-2000 Galatasaray'ı, her adımında tarihe doğru yürüdüğünü hissettiriyordu. 2000'de Avrupa zaferi Türk futbolunun çıtasını yükselten bir olaydı. 2022-2026 serisinin gücü de burada. Bu seri 1996-2000'in birebir tekrarı değil; onunla konuşan, ona göz kırpan, mirasını bugünün diline çeviren bir dönem. 1996-2000 serisi, UEFA kupası ve UEFA süper kupası sayesinde lig egemenliğinin ötesine geçti. 2022-2026 Galatasaray'ı da kendi çağındaki asıl sınavını Avrupa'da verecek. 1996-2000, daha kolektif, daha yerli çekirdekli, daha sabırlı ve Avrupa'ya meydan okuyan bir yükselişti. 2022-2026 ise daha küresel, daha pahalı, daha görünür, daha hızlı tüketilen ama yine kendi içinde güçlü bir kimlik kuran yeni bir üstünlük dönemi. İlkinde Galatasaray, Türk futbolunun öz güvenini değiştirdi.

16 Mayıs 2026 00:09

Köşe Yazarı

Kurtarıcı Arayışının Sonu

Beşiktaş sezonun başında yine tanıdık bir kavşağa geldi. Ole Gunnar Solskjaer dönemi, Avrupa'da Lausanne karşısında alınan yenilginin ardından kapandı; hemen sonrasında Sergen Yalçın yeniden göreve getirildi. Sergen Yalçın tercihi, ilk bakışta bir toparlanma hamlesiydi. Lig yarışında daha iddialı bir konuma yerleşebilir, Avrupa'da erken kırılan moralini yerel rekabette telafi edebilir, en azından sezonun sonuna doğru taraftara, "Buradan bir şey çıkar" dedirtebilirdi. Sergen Yalçın da Türk futbolunda oyuncuyla temas kurabilen, soyunma odasında karşılık bulabilen, maç duygusunu bilen bir figür olarak görülüyordu. Sergen Yalçın'ın Beşiktaş'taki ilk şampiyonluğu, onun kulüp tarihindeki yerini güçlendirdi; ama o başarı, uzun vadeli bir futbol düzeninin kanıtı olarak okunamazdı. 2020-21 sezonunda Beşiktaş, birçok şeyin aynı anda doğru aktığı, oyuncular ile antrenör arasındaki bağın çok iyi tuttuğu, takımın sezon içinde kendi öz güvenini büyüttüğü özel bir hikaye yaşadı. Bugünkü Beşiktaş'ın ihtiyacı ise daha derin. Beşiktaş'ta eksik kalan taraf biraz da bu. Bu yüzden de yeni bir futbolcu iyi birkaç maç oynadığında "doğru transfer" deniyor, fakat birkaç hafta sonra aynı oyuncu "yetersiz" ilan ediliyor. Beşiktaş gibi bir takım, Orkun'un etrafına bir düzen kurmak zorunda. Sergen Yalçın'ın bu dönemde veremediği mesaj belki de tam olarak buydu: "Bu takım benim elimde bir şekle giriyor" duygusu oluşmadı. Beşiktaş'ta ise çoğu maçtan sonra aynı belirsizlik kaldı. Sergen Yalçın da Alanyaspor maçından sonra kupayı "tutunulacak dal" gibi gördüklerini söylemişti. Burada haksızlık etmemek gerekir: Beşiktaş'ın problemi elbette tek başına Sergen Yalçın'la başlamadı. Sergen Yalçın, Beşiktaş tarihinde çok özel bir isim. Sergen Yalçın'dan beklenen de biraz buydu: 2020-21'in havasını yeniden getirmesi. Oysa bugünkü Beşiktaş'ın ihtiyacı eski bir havanın geri çağrılması değil, yeni bir düzenin kurulması. Beşiktaş'ın önündeki asıl mesele bundan sonrası. Beşiktaş'taki ikinci Sergen Yalçın dönemi, bu soruları daha sert biçimde önümüze koydu. Beşiktaş'ın ihtiyacı, bir kez daha "Kim gelsin?" sorusuna sıkışmak değil. Beşiktaş, tek tek isimlere yüklediği anlamı azaltıp futbol aklını büyütmek zorunda. Ve her sezon sonunda Beşiktaş yine kendisini değil, bir başkasını değiştirmiş sayar.

09 Mayıs 2026 00:13

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Futbol Bazen Kendini Hatırlar

PSG ile Bayern Münih arasındaki 5-4'lük maç, skorundan bağımsız biçimde uzun süre hatırlanacak karşılaşmalardan biriydi. Fakat asıl mesele, bu karşılaşmanın bize futbolun ne olabileceğini yeniden göstermesiydi. Son yıllarda giderek daha fazla denetlenen, paketlenen, pazarlanan, riskleri azaltılmaya çalışılan futbolun ortasında birdenbire oyunun kendisi belirdi. Paris'teki maç tam da bunu yaptı. PSG-Bayern maçında etkileyici olan taraflardan biri buydu. Onu yıllardır büyük bir santrfor olarak biliyoruz; fakat bazı oyuncuların değeri, gol sayılarının ötesinde, oyuna dokundukları farklı katmanlarda görünür. PSG tarafında ise Kylian Mbappé sonrası döneme dair ayrı bir başlık açmak gerekiyor. Büyük yıldızlar ayrıldığında kulüpler çoğu zaman bir boşluğun içine düşer. Fakat PSG'nin onun ayrılığından sonra verdiği izlenim bambaşka. Doué, Kvaratskhelia ve Dembélé gibi oyuncuların varlığı, rakip savunmayı tek noktadan değil, sahanın farklı bölgelerinden zorluyor. PSG'nin bu hâli ise ikinci ihtimâli düşündürüyor. Bunların hepsi futbolun içindedir. Oysa PSG ile Bayern, yenilme ihtimâlini kabullenerek oynadı. Futbol bazen en çok bu cesaretle güzelleşir. Elbette böyle maçlar her hafta oynanmaz. Futbolun içinde sıkıcı maçlar, sert taktik savaşları, kontrollü deplasman planları, yorucu bekleyişler de vardır. O anlarda futbolun niçin bu kadar sevildiğini yeniden anlarız. Çocukken mahallede, okul bahçesinde, boş arsada oynanan maçların duygusu ile Avrupa'nın en büyük sahnesindeki karşılaşma arasında beklenmedik bir bağ kurulur. PSG-Bayern maçı, futbolun bütün ticari kuşatmasına rağmen hâlâ sahada kurtarılabilecek bir şey olduğunu gösterdi. O zaman geriye reklam panoları değil, koşan oyuncular kalır. Skor tabelası 5-4'ü gösterirken aslında daha büyük bir şey de görünür hâle geldi: Bu oyun hâlâ insanı şaşırtabiliyor. Hâlâ düzenlenemeyen, paketlenemeyen, tamamen denetlenemeyen bir yanı var. PSG ile Bayern'in bize hatırlattığı şey buydu: Futbol, en yüksek düzeyde bile çocukça bir cesarete ihtiyaç duyar.

02 Mayıs 2026 00:28

Köşe Yazarı

Ne Olacak Bu Fener'in Hâli?

Fenerbahçe üzerine düşünürken insanın aklına önce futbol gelmiyor çoğu zaman; daha çok uzun süre taşınmış bir gerilim geliyor. Ya da bir maçta puan kaybediliyor, tepki sadece o doksan dakikanın içinden doğmuyor; daha eski kırgınlıklar da hemen su yüzüne çıkıyor. Bu yüzden Fenerbahçe'yi anlamak için puan tablosuna bakmak yetmez. Fenerbahçe ise daha karmaşık bir yerde duruyor. Güçlü bir tarih, büyük bir taraftar kitlesi, yüksek bir öz güven ve sürekli diri tutulan bir büyüklük iddiası var. Kulübün duygusal iklimini belirleyen şey de tam burada ortaya çıkıyor: Kendine çok inanan, ama her yeni sarsıntıda o inancı baştan toplamak zorunda kalan bir camia. Fenerbahçe taraftarı olmayı dışarıdan anlamak çoğu zaman güç. Bu yüzden Fenerbahçe'de yenilgi duygusu sade bir üzüntü üretmiyor. Kulübün çevresinde uzun zamandır dolaşan temel his, başarısızlıktan ibaret değil; daha çok, rekabetin doğal akışına güvenememe hâli. Bu yüzden Fenerbahçe taraftarlığı zamanla keyifli bir bağlılıktan çok, gergin bir teyakkuz hâline dönüştü. İçeride hep "bir şey olacak" tedirginliği dolaşıyor. Büyük sevinçler bile çok sağlam bir zemine oturmuyor. "Bu kez olabilir," hissini üretiyor; peşinden de "Ya yine olmazsa?" korkusunu getiriyor. Son yıllarda Fenerbahçe'nin en belirgin meselesi bence bu ruh hâli. Bu noktada hafızanın rolü çok büyük. Derinde ise daha temel bir soru yatıyor: "Biz tam olarak neredeyiz?" Türk futbolunun genel yapısı da bu sorunu hafifletmiyor, tersine büyütüyor. Böylece sahada yaşanan her puan kaybı, kendi ağırlığından daha büyük bir duygu fırtınası yaratıyor. Bütün bunlara rağmen Fenerbahçe'de saygı uyandıran bir taraf var. Fenerbahçe bu açıdan çok sert bir sınavdan geçiyor. Her kötü sonucu felâket, her iyi sonucu da mutlak kurtuluş gibi yaşamayan daha dengeli bir ruh hâli. Fenerbahçe'nin büyük bir enerjisi var, büyük bir kalabalığı var, büyük bir tarih bilinci var. Kulübün dışarıdan bakıldığında çelişkili görünen hâli biraz da bundan kaynaklanıyor. Her sezon yeniden ortaya çıkıyor. Bu yüzden Fenerbahçe'yi sadece başarısızlık hikâyesi gibi okumak eksik kalır. Onu asıl tanımlayan şey, başarısızlıktan sonra bile çözülmemesi. Bu yüzden Fenerbahçe bugün en çok şunu temsil ediyor olabilir: Uzun süre beklemenin insanı nasıl dönüştürdüğünü. Fenerbahçe'de bunların hepsi var. Büyük bir yorgunluk var, evet. Sürekli bir sinir hâli var, o da doğru. Ama bunların yanında, dağılmayı reddeden bir topluluk da var.

25 Nisan 2026 00:05

Köşe Yazarı

Böyle Dünyaya Böyle Kupa

Dünya kupası gibi tarihsel, duygusal ve kolektif bir etkinlik bir yandan hâlâ milyonlarca insanın hafızasında çocuklukla, mahalleyle, birlikte izlenen maçlarla, kuşaklar arası ortak heyecanla ilişkili. Öte yandan aynı etkinlik, bugünün ekonomik ve siyasal düzeni içinde giderek daha sert bir sömürü makinesine dönüşüyor. Elbette biletlerin, ulaşımın, konaklamanın, yiyecek içeceğin astronomik seviyelere çıkması başlı başına büyük bir sorun. Dünya kupasının ruhunu zedeleyen asıl kırılma burada. Çünkü futbolun büyük turnuvaları, uzun yıllar boyunca tam da bu "ortak aidiyet" duygusu sayesinde ayrıcalıklı bir yere sahipti. Önemli olan, bu büyük duygusal birikimin ne kadarının paraya çevrilebileceği. Üstelik bunu çoğu zaman "eşsiz deneyim" ambalajı içinde yapıyorlar. Futbol tarihsel olarak geniş halk kesimlerinin oyunu oldu. Büyük turnuvalar ve büyük finaller giderek daha fazla satın alma gücü yüksek kesimlere göre tasarlanıyor. Dünya kupası, teoride gezegenin en ortak futbol alanıdır. Kimin rahatça ülkeye girebildiği, kimin vize engeline takıldığı, kimin daha sıkı güvenlik taramasına maruz kaldığı, kimin potansiyel tehdit gibi görüldüğü, bütün bunlar turnuvanın deneyimini belirliyor. Bir yanda "Dünyayı bir araya getiren şölen" söylemi var, öbür yanda bazı ülkelerin taraftarları için fiilen kapatılmış kapılar, aşağılayıcı prosedürler ve sert güvenlik rejimleri. Sanki bize açıkça şunu söylüyorlar: Dünya kupası sizin duygularınızla büyüdü, ama artık size ait değil. Çünkü sıra dışı olan oyunun kendisi değil, onun etrafında kurulmuş bu dev tahsilat düzeni. Bu yüzden dünya kupası etrafındaki tartışmayı, "Fiyatlar biraz düşsün" düzeyinde bırakmak eksik kalır. Belki bu sayede, yıllardır "büyüme" ve "küreselleşme" adı altında meşrulaştırılan pek çok uygulamaya daha eleştirel bakmak mümkün olacak. Belki büyük turnuvaların gerçekten kimin için düzenlendiği, kimleri dışarıda bıraktığı ve kimin sırtından yükseldiği daha çok sorulacak. Futbol hâlâ büyük bir ortak dil. İnsanları birbirine bağlama gücü hâlâ var. Ama bu gücün kendiliğinden korunacağını sanmak büyük bir hata olur. Dünya kupası bunun en parlak vitriniydi; şimdi aynı zamanda en sert teşhir alanına dönüşüyor.

18 Nisan 2026 00:11

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha