
İsmet Özel'in şiirini takip eden kimi okur ya da eleştirmenler, "Bir Yusuf Masalı" 1999'da kitap hâlinde yayımlandığında, akıllarından, şairin şiirinde köklü bir değişim/ dönüşüm olduğunu, Özel'in geleneğe yöneldiğini geçirmiş olmalı. Eserin adı, "Münacat", "Naat", "Sebeb-i Telif" ve "Dibace" ile başlayan ve 'bab'larla devam eden tertibi, hatta "Hüsnüyusuf Masalı"yla olan benzerliği ve şiirdeki bazı olağanüstü masal motifleri, ilk bakışta böyle bir zannı uyandırıyor doğrusu. Dolayısıyla eser, ne "Kıssa-ı Yusuf" ne de "Hüsnüyusuf Masalı"ndan yola çıkılarak çözümlenebilir. Bunun sebeplerinden biri, kendisinin "kadirşinas itaatsizlik' dediği, dik başlı değil ama "başı dik" mizacıdır. Bu söylediklerimden Özel'in gelenek karşıtı olduğunu çıkarmamalı. Onun bu konudaki tavrını belirleyen, ister gelenek, isterse bir başka güç olsun, bunlar karşısında nerede ve nasıl bir konumda yer alacağı kaygısıdır. Şilili şair Gabriela Mistral için söylediği "Modernliğin kibirli başkaldırısına kapılmadan ve gelenek yanlısı bir yaltaklanmanın semtine uğramadan…" Toparlanın Gitmiyoruz, I, s. 211) ifadesi, aslında bu konudaki tavrını da açıklar. Gelenek/ selef, karşısında ne modernliğin kibirli başkaldırısına kapılacak ne de yaltaklanmanın semtine uğrayacaktır!.. Özel'in şu cümleleri de söz konusu mizacıyla ilgili birtakım ipuçları barındırıyor: "…çocukluğum boyunca ebeveynimi, öğretmenlerimi, diğer büyükleri kendilerine zararımın dokunmamasına özen gösterdiğim, ama benim hakkımda karar vermeye ehil olmayan varlıklar diye kabul ettim.
Kaynak: Karar
23 Mart 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Ahmet Rasim'in Hatıralarındaki Türk Matbuat Ve Edebiyat Hayatı: Eşikteki Boş Kavgalar
Geçen hafta Ahmet Rasim'in "Muharrir, Şair Edib" (Haz. Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nde bahsettiği gibi, zamanın yazar ve şairlerinin, gazetecilerinin çoğu, hâlâ Şark'a özgü bir 'masal dünyası' içinde kıraathane, meyhane köşelerinde kimi derbeder ve gelmekte olan kültürel çözülmeden bihâber, Zemzeme'dir, Demdeme'dir, kafiye kulak için midir, göz için midir, yok efendim bu söyleyiş gramer kurallarına aykırıdır, berk (şimşek) gürültü çıkarmaz gibi sathi meselelerle güle oynaya vakit geçiriyor. Bu kültürel meselenin/ tehlikenin Ahmet Rasim'in de pek farkında olduğu söylenemez. Örneğin Recaizade taraftarı olan Menemenlizade Tahir'in kendilerine karşı olarak gördüğü ve "Berk" dergisinde toplanan üdebaya "Gürleyip berk gibi.." diyerek bir kıtayla saldırması, buna Şeyh Vasfi'nin "Gürlemez bizim diyarda berk/Menemen berki aceb gürler mi?" beytiyle cevap vermesi. Osmanlı şuarası hâlâ uyumakta, "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"ndeki kıraathanede bulunan esafil-i Şark gibi. Ahmet Rasim'in deyişiyle bir 'tekne kazıntısı" yeni çocuk doğuyor, "çirkin de olsa sevilecek, kendisine bir bakışta Şarklı, bir bakışta Avrupalı, bir bakışta da vatansız denilecekti." (s. 155). Benzetmekte bir beis var bilmiyorum ama Recaizade'yi bayrak edinen bu 'Batı yanlısı' edebiyat çevresi "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"ndeki Halit Ayarcı'nın saf/ acemi hâli gibi… Gözü yaşlı, melankolik, yapay bir dille yazılmış bir sürü şiir. Hâsılı, Osmanlı matbuatı Doğu-Batı arasında ikiye ayrılmış, ne Doğu'da ne Batı'da olabilen, 'eşik'te, yeni dünyanın da eski dünyanın da dışında, şaşkın, hâlâ kendi masal âleminde, çayhane, kıraathane, meyhane köşelerinde, gazete idarehanelerinde sudan konuları tartışmakla meşgul. Hatıraları okurken Mehmet Âkif'in dönemin üdebasına ilişkin yazdığı mısraların doğru olduğu kanaati pekişti bende. Ahmet Rasim, zaman zaman bu 'hengâme'nin farkında olduğunu hissettiriyor. Örneğin "Servet-i Fünûn dehât-ı şiir ve inşasının" Naci'ye yönelik yazdıklarının genelde boş ve "devr-i cedid-i edebî"nin "büyük bir komedi" (s. 172) olduğunu, edebiyat-ı cedidenin "seri bir neşv ü nema ile folluk buldukça yumurtladığı"nı (s. 132) belirtiyor. Özetle 1880-1890'lı yıllar, asıl çatışmanın ne olduğundan bihaber şuara ve üdebanın 'eşik'te, asıl meseleden uzak, ucuz tartışmalarla zaman harcadığı, tabiri caizse 'kendine çelme attığı' bir dönem. Ahmet Rasim'in devrin iki genç şairi Mehmet Celâl ile Andelip'in hâline dair şu satırları, o yıllardaki inkırazı üzücü de olsa yansıtıyor: "Kaç defa Celâl'i, Andelib'i ellerinde yarı yazılmış bir gazel veya manzume olduğu hâlde sızmış görmüşümdür!" (s. 223), Diğer yanda da "âdeta dâ'ü'l-efrence (Frengi hastalığına) tutulmuş bir 'şebâb-ı edeb" (edebiyat gençliği).
15 Haziran 2026 00:01

Ahmet Rasim'in Hatıraları Münasebetiyle…
Yıllar önce eski gazete koleksiyonları arasında çalışırken Refii Cevat Ulunay'ın "İhtiyarım Şimdi Zevkim Hatıratımdır Benim" başlıklı bir yazısıyla karşılaşmıştım. Benzer düşünceye geçenlerde Ahmet Rasim'in "Muharrir, Şair, Edip" (Haz. Özgür İldeş, Cümle Yay, 2016) adlı hatıra kitabını okurken de rastlayınca, Ulunay'ı tekrar hatırladım: Ahmet Rasim de söz konusu kitabında, "Yaşadıkça anlamaya başladım ki hatırat, uzaklaşa uzaklaşa ruhi bir kıymet-i nisbiyeye (değer ölçüsüne) mâlik oluyor." (s. Söz konusu hatıralar, 1865'te doğup 1932'de vefat eden bir yazarın -bu arada ben Ahmet Rasim'i hep bir bira fıçısı içindeki karikatürüyle hatırlarım- hayatından bir devreyi, Dârüşşafaka'daki öğrencilik yılları ile Abdülhamit dönemini (1882-1890'lı yıllar arasını) kapsıyor. Eser, 1919 yılında, ilk kez "Zaman" gazetesinde "Kırk Senelik Komedi" başlığı altında tefrika edilmiş, sonra da 1924'te kitap hâlinde basılmış. Hatıralar, Dârüşşafaka'da okuduğu 1882'de başlıyor, sonra basın dünyasına adım attığı, gazeteci ve edebiyatçıların çevresine girdiği yılları, daha çok da Muallim Naci ile Recaizade Mahmut Ekrem taraftarları arasındaki edebi fikri ayrışmayı içeriyor. Edebiyatta Ekrem'in temsil ettiği bir grup yazar ve şair, zihniyette, estetikte, dilde-üslûpta Batı'yı örnek alır, Naci'nin temsil ettiği, o yıllarda daha çok da Ahmet Mithat Efendi'nin "Tercüman-ı Hakikat" gazetesinde mevzilenen bir grup ise güya geleneği, Doğu'yu. O çözülme yıllarında Ahmet Rasim'in de içinde bulunduğu ve edebiyatımızda "Mutavassıtîn" diye anılan bir grup genç şair-yazar, 'rindâne-kalendarane' bir tavırla, bazıları da meyhane ve kahvehane köşelerinde, yeni 'monden' Batı taklitçisi şairler karşısında savrulurlar tabiri caizse… Aynı eda, aynı üstten bakış, şimdi de var. Ahmet Rasim ve çevresindekilerin, 1880-1890'lı yıllardaki edebi-siyasi atmosfere, yeni yeni türeyen türeyen Batı yanlısı ediplere nasıl baktığını, ama kendi derbederliklerini de sonraki yazıya bırakalım.
08 Haziran 2026 00:01

Selis Dil, Sâkin Ve Dervişane Bir Ruh: Sâmiha Ayverdi
Ben de Sâmiha Ayverdi'nin "Hatıralarla Başbaşa" (Kubbealtı Neşriyat, 2014, 4. bs.) adlı eserini bu amaçla okudum. "Börek Ağacı" başlıklı yazısında ruh mimarlarının bazılarından söz eder. 157) ile büyük annesi, diğeri ise "alnında ve gönlünde bir mânevi asaletin" (s. "Hâtıralarımla Başbaşa"daki çoğu yazıda Osmanlı adaletine, terbiyesine, sanatına, mimarisine, insanî ilişkilerine hayran bir yazar vardır karşımızda. Macaristan'daki, Rumeli'deki Osmanlı adaletine atıfta bulunması, "Mahalleyi Canlandırmak", "Nohut Oda Bakla Sofa", "Mersiye", "İnsan ve Makine", "Davetsiz Konuk Radyo" gibi yazılarında geleneksel Osmanlı hayat tarzı ve terbiyesinden övgüyle söz etmesi, bu tavrının tezahürüdür. Tarih onda bir kök/ kimlik bilgisi olarak sürekli başvurulan bir kaynaktır, çünkü ona göre "Mâzî, akıl danışılacak en doğru sözlü ve tecrübeli bir dosttur." (s. 11), "Yakın tarih kadar doğru sözlü fetvacı bulmak hemen de muhaldir." (s. Ama en önemlisi, "Dil ne kadar güzel söylerse söylesin, fiil ve hareketlerin tesiri ile asla yarışamaz." (s. "Ahmet Ağabey" başlıklı yazısında ise edebiyatta sözün etkisine dair söyledikleri oldukça dikkat çekiciydi. Bu yazıda, sözün ancak "asil bir heyecanın bir derinden seziş ve duyuşun koynunda ısın[ırsa]" (s. Ben kitapta en çok "İnsan ve Makine" yazısını sevdim. Araya makine girince 'söyleyen -söylenen ve dinleyen' arasındaki iletişim sekteye uğrar, "Zira, ne kadar mükemmel olursa olsun makine, bir vâsıta cihaz olmak seviyesinin üstüne çıkamaz ve insanla insan arasındaki müşterek vibrasyonlara (alışverişlere)ruhi ve bedenî cinsiyet ve yakınlığa mâlik olamaz." (s.
01 Haziran 2026 00:01

Yanılgıların Ortasında Doğan Ve Büyüyen Ayşe Şasa
Şasa'nın "Bir Ruh Macerası" (Ketebe Yay., 4. bs. 2026) adıyla yayımlanan anılarından açıkça anlaşılacağı üzere, ilerideki hayatında olumsuz etkileri görülen asıl yaralar, aile çevresinden; anne ve babadan kaynaklanıyor. Ebeveynin en önemli sorunu, kültürel aidiyet ve kimlik krizi: Şasa'nın da "Annem ve babam geçmişe, geleneğe ait; yerli olan pek çok şeyi hafife alan bir zümreye mensuplar; geçmişlerini hor gören bir anlayışa sahipler." (s. 41) oluşu belli ki Şasa'da onulmaz yaralar açmış. Üç yabancı mürebbiye elinde büyüyen çocuk, "Nereye ait olduğuna bir türlü karar veremiyor…" (s. Yalnız, özgüvenden yoksun, anne-baba ilgisinden uzak, Batılı görünmek uğruna yabancı mürebbiyeler eline terk edilmiş bir çocuk Şasa. "Anne ve baba kendi dünyalarındalar; evden kimse de [onunla] fazla ilgilenmiyor." (s. Bu arada 'kendisini fark etmeyen' ailesine karşı içten içe bir öfke büyümekte, nitekim bu öfke "büyüyünce annemle babamdan intikam almaya ant içtim" (s. İlk ikaz önemli: Ayşe Şasa, sinema çevresinde yeniyken, "Yaşadığımız Odalar" adlı bir oyun yazar. Kemal Tahir, yılların yazarı, ona- dolayısıyla tüm yeni yazıcılara- ilk öğüdünü verir: "Maskaralık yaptığın sürece seni alkışlarlar, ciddi bir şey yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre seç!" (s. 91) Anılarında "Hayatımın en renkli parçası Kemal Tahir…" (s. 120) dediğine göre, Şasa'nın fikri hayatında Kemal Tahir'in olumlu etkileri var. Şasa, 1980 sonrasındaki arayış sürecinde İsmet Özel, Özkul Eren, Mustafa Kutlu, İsmail Kara, Mahmut Erol Kılıç gibi şahsiyetlerle tanışır, sosyal çevre giderek değişir. Anıların sonunda belirttiği gibi "yanılgıların ortasında doğup büyüyen" (s. 185) bir yazardır Ayşe Şasa.
25 Mayıs 2026 00:01

Mine G. Kırıkkanat'ın Kara Kutusu 'Barut'
Bu hafta Mine G. Kırıkkanat'ın "Barut, Her Şeyin Bedeli Var" (Kırmızıkedi Yay., 2025) adlı anı kitabını okudum. "Eniştem, Enver Paşa'nın Turan'a gönderdiği 'Asya'da Beş Türk'ten biri ve CHP milletvekili Emrullah Bey'in (Barkan AK) oğluydu." (s. 93) bilgisini veriyor onun için. 1970'te İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'ne girmiş Mine Hanım. Oya Sencer'den de pek hazzetmemiş; "Öylesine iticiydi ki, yıllar sonra Oya Baydar adıyla yazdığı kitapların hiçbirini okumadım" (s. Önce Kerime Hanım'ın, Altan'ın ailesinin konağında "hizmetli" olduğunu yazıyor (s. 184), sonra ise babası Halit Altan'ın sekreteri olduğunu (s. Ahmet Altan, Kerime Hanım'ın ilk oğlu. Kırıkkanat, Mehmet Altan'ın Sorbonne'da yaptığı yüksek lisans ve doktora tezlerinin "berbat" olduğunu ve ismi kendisinde saklı "yetkin bir kişi tarafından" yeniden yazıldığını söylüyor (s. Çetin Altan'ın kızı Zeynep'in evliliğine dair yazdıkları da hoş değil (s. Kısaca, 1968-1981 yılları arasında yaşadıkları ve özellikle basın yayın çevresinde tanıdığı kişilerle ilgili ilginç ifşalarla dolu bir kitap "Barut". Öfkenin egemen olduğu, basın yayın dünyasındaki bazı hoş olmayan ilişkilerin ortaya saçıldığı bir anı kitabı "Barut".
18 Mayıs 2026 00:01

Turgut Uyar'ın İçinde Bulunduğu Dünya İle İçindeki Dünya Arasındaki Çatışma
Hüseyin Cöntürk, "Turgut Uyar" (de yayınevi, 1961) adlı incelemesinde şairlerde iki dünya olduğundan bahseder. Bunlardan ilki 'içinde bulunduğumuz, reel, somut dünya', diğeri ise 'içimizdeki dünya'dır. Uyar'ın "Türkiyem" ve "Arzıhâl" adlı kitaplarındaki dünya, şairin içinde bulunduğu doğayla içi içe, dingin ve berrak bir dünyadır. Örneğin bu uyum/ mutluluk, "Türkiyem"deki "O Köy Yine Kendi Rüyasındadır" (Büyük Saat, 2002, s. 39) başlıklı şiirde Baranhev köyüne inen ve muhtarın evinde misafir olan özne tarafından şöyle dile getirilir: Başlangıçta içinde bulunduğu dünyayı dingin, berrak ve mutlu bir dünya olarak betimleyen, o dünyada yaşamaktan dolayı "insan olduğuna sevinen" Uyar, "Dünyanın En Güzel Arabistan'ı" ile birlikte ilkine göre tamamen 'ters bir dünya' betimlemeye başlar. Uyar'ın iki dünya arasında yaşadığı büyük gerilimi yansıtan en iyi şiirlerden birisi "Akçaburgazlı Yekta'nın Mahkeme Kararını Aldığında Söylediği Mezmurdur" şiiri. Başlangıçta içinde bulunduğu dünya küçük, masum bir kasaba olan Akçaburgaz'dır. Şiirdeki oturulan "Serin örtülü minderler" bu dingin, temiz ve masum dünyayı/ ilişkileri simgeler. Akçaburgaz'da mutluydum onunla." Turgut Uyar, şiirlerinin hemen hepsinde içinde bulunduğu dünyadan bunaldıkça içindeki dünyaya; "Göğe Bakma Durağı"na, "Geyikli Gece"lere kaçtı, insan dayanıklılığı tükendikçe hep "Büyük kavrulmuş soy kırlar" geldi aklına, bu dünyanın kirlerinden arınmak için boğulmak pahasına toprağın diplerindeki sularda yıkanmak istedi, masumiyet arayışını dile getirdi: Yıkanacak boğulacak su bulsam."
11 Mayıs 2026 00:01

'Kâtip Bartleby'de İrade Ve Özgürlük Sorunu
İlginç ve önemli bir öykü "Katip Bartleby" (Çev. Yusuf Eradam, Dost Kitabevi, 2000). Samet Yalçın, İnka, 2025) adlı eserindeki "Görmenin Pedagojisi" ve "Bartleby Vakası" adlı iki yazıya atıfta bulunacağım. Söz konusu iki yazı, "Katip Batleby"yi yeniden okumam gerektiğini düşündürdü. Şöyle: Chul Han, "Görmenin Pedagojisi"nde insanda iki ana tepkisel eğilimden söz eder. Kâtip Batleby'nin öykü boyunca her ne olursa olsun -maddi çıkarlarını, hatta yaşamak için gerekli olan ihtiyaçları dahi reddederek- "yapmamayı tercih ederim" sözünü tekrar etmesi ve kendi tercihi dışında hiçbir tercihi kabul etmemesi, onda 'negatif potansiyel'in egemen olduğunu, daha doğrusu irade vasıtasıyla kendi olma, şahsiyetini koruma, kendi yaşamını belirleyebilme isteğini gündeme getiriyor. Ama Kâtip Bartleby, bu egemen/ alışıldık düzeni "tercih etmeyerek" bozar. Ama tartışmaya açık bir son: Kâtip Bartleby, kendisine sunulan ve yaşaması için gerekli olan 'rızk'ı da "yememeyi tercih ederek", kendi iradesiyle ölür!.. Öyküde avukatın kendi iradesine karşı çıkan Bartleby'nin davranışlarını anlayabilmek için Jonathan Edwards'ın "Özgür İrade Üzerine" ve Joseph Priestly'nin "Felsefi Gereklilik" adlı eserlerini okuması önemli bir ipucudur…
04 Mayıs 2026 00:01

Eleştirel Düşüncede Bir Muhafazakâr Aydın Örneği: Nurettin Topçu
Aslında niyetim ilk kez, geçen ay "Ben Sevdiklerime Zor Yazabiliyorum" (Haz. İsmail Kara, Dergâh Yay., 2026) adıyla yayımlanan ve mektuplardan oluşan kitabını okumaktı ama buna daha önce okumadığım "Amerikan Mektupları Düşünen Adam Aramızda" (Haz. Ezel Erverdi-İsmail Kara, Dergâh Yay., 2022, 7. bs) adlı kitabı da ekledim. "Amerikan Mektupları Düşünen Adam Aranızda" adlı eser, her ne kadar ilk bölüm "Amerikan Mektupları" başlığını taşısa da gerçekte mektuplardan oluşmuyor. "Düşünen Adam Aranızda" başlıklı bölümde ise odakta yine İstanbul ve dönemin Türk toplumu, bu toplumu oluşturan değişik kesimler var. "Ben Sevdiklerime Zor Yazabiliyorum" adlı diğer kitap ise, Topçu'nun 1928-1975 yılları arasında bazı aile yakınlarına, dostlarına, kimi okurlara yazdığı mektuplardan oluşmakta. Meselâ Paris'te öğrenciyken Ocak 1934'te "Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Heyeti Reisliği'ne" yazdığı ve doktora yaptığı için tahsil süresinin uzatılmasını istediği mektubunda kullandığı üslûp, onun başı dik, azimli, minnetsiz bir şahsiyete sahip olduğuna işaret etmekte (s. Nitekim "Amerikan Mektupları Düşünen Adam Aranızda" adlı eserde toplumun sefaletini gözler önüne sererken sık sık aczi simgeleyen ve şehri saran 'dilenciler'e tepki göstermesi de aynı sebeple. Dönemin atmosferinden mi yaşadığı bazı hayal kırıklıklarından mı veya bir mizaç özelliği mi emin değilim ama "Çok sıkılıyorum Fikret, yaşayan her şey içinde temiz bir taraf bulamıyorum." (Ben Sevdiklerime Zor Yazabiliyorum, s. 47) dediği üzere her iki esere de karamsarlık ve hayal kırıklığı hâkim!..
27 Nisan 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Dijital Devrim Sonrasında Bilgi Ve Öğrenme
Byung-Chul Han, dijital devrim sonrasında dünyada ve insanlarda meydana gelen köklü değişiklikler üzerinde önemle duran bir düşünür. Onun "Şey-Olmayanlar" (Çev. Enes Özel, Ketebe Yay. 2025) adlı kitabını okuyunca ve bu hafta eğitimde tedhiş olayları da olunca bunları yazmak istedim: Doğrusu internetin, akıllı telefonların ve yapay zekânın hayatımıza girmesiyle beraber, insanın insanlarla, doğayla münasebetlerinde, eğitimde, alışveriş tarzında, hatta iş hayatında köklü değişiklikler oldu, olmakta… Çizginin doğrusallığını veya daireselliğini sınayarak, el hareketleriyle öğrenir. Byung- Chul Han, "El, düşünmeyi kesin olarak analog bir sürece dönüştürür" (s. 74) diyor, bir anlamda düşünmeyi somutlaştırıyor da diyebiliriz. O zaman Heidegger muhtemelen şöyle derdi; "Yapay zekâ düşünmez, çünkü onun eli yoktur." (s. 74) Çünkü o, dokunmamıştır, çünkü duymaz, çünkü görmez, çünkü dili yoktur, tat alamaz, çünkü kulağı yoktur, sesi işitmez. Ama insan öyle değil! Ama yapay zekâ ya da akıllı telefon için idrak, özümseme ve sonuçta temellük söz konusu değildir. Oysa gerçek manada öğrenmek, bilgiyi temellük etmektir. Ama hakikatse, "hakikat zaman alır". İnsan yolda öğrenir tıpkı "İthaka" şiirindeki gibi, görerek, dokunarak, duyarak, deneyimleyerek, şeyler arasında, şeylerle...
20 Nisan 2026 00:01

Yolda, Çile Ve Kavuşmak...
Bir Yusuf Masalı'nda arayan Şivekâr'dır, bizden biri, modern insan!.. Özel'in farkı burada: Alışılageleni sorgular; "Sahi nedir kavuşmak?" İki kişinin yan yan olması kavuşmak mıdır?..
13 Nisan 2026 00:01

Hüsrev Hatemi'ye Veda...
1940'lı ve 50'li yıllarda İstanbul'da yaşayanlar, eski İstanbul'a özgü o zengin kültürü, hayatı, zevki ve nazik-edebî dili tevarüs etmiş muhtemelen son nesildi. Ve nihayet o da gitti! "Son İstanbullu anneanneyle beraber" bir sürü kelime, bir sürü şarkı, bir sürü şiir de gitti. Evet'selefiniz' dedim, çünkü bir 'Osmanlı ve İstanbul muhibbi' olmaklığınızdan dolayı Yahya Kemal'in Türk şiirindeki devamıydınız. Elbette bu kültürün, hafıza-şiirin ana kaynağı İstanbul'du. Ama siz İstanbul'un anılarınızda kalan o nezih çehresiyle beraber, yozlaşan, günden güne kirlenen, kabalaşan çehresini de taşıdınız şiirlerinize. Galiba James Joyce, "eğer bir gün Dublin yıkılacak olursa benim yazdıklarıma bakıp yeniden yapabilirler" demişti. Şiiri biraz değiştirerek şu mısralarla uğurluyorum sizi: "Dünya ellerimizden kayıyor sanırken Kayan bizmişiz onun ellerinden" Güzel bir besteydi ömrünüz!..
06 Nisan 2026 00:01

'Bir Yusuf Masalı'nda Arayış
İsmet Özel, "Bir Yusuf Masalı"nda (Şule Yay., 2000) insanın 'arayış'ıyla ilgili önemli şeyler söyler. "Bir Yusuf Masalı"nda Şivekâr'ın aklına Yusuf'u/ Güzelliği düşüren, ruhu uyandıran, şairin deyişiyle "kilidi kaldıran" olay/ işaret, bir avcının vurduğu kuşun güzelliği karşısında "Hüsnüyusuf'un yanağı mısın be mübarek!" (s. Buna İsmet Özel, "Bir avcıdan Şivekâr'a ulaşan haber" (s. 49) diyor, biz 'vesile' diyelim. Nitekim Özel bu düşünceyi, "Kendi sorgusu yüzünden ayağa kalkıyor insan" (s. 50) dizesinde ifade ediyor. Özel, buna "Eskiler iz sürerdi" (s. 77) dizesiyle işaret ediyor. "Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar" (s. 77) dizesinde de belirtildiği üzere, öncelikle sürekli bir arayışı söz konusudur. 79) dizeleriyle ifade ediliyor. Şiirde bu 'arayış acısı', "Yalnız arayan bilir acımasını/ Aramamak acımamak demektir" (s. 81) dizelerinde belirtilir.
30 Mart 2026 00:01