
"Latif ve yüksek ve şüphesiz bir tevafuk" üst başlığı ile başlayan Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmı olan Rumûzât-ı Semâniyenin Birinci Remzi, Üstad Hazretlerinin Birinci Cihan harbinde cephede, at üstünde Arapça telif ettiği, yaklaşık iki buçuk senelik Rus esaretinden İstanbul'a döndükten sonra 1918 yılında bastırılan ilk orijinal (Arapça) İşârâtü'l-İ'caz eserinde basım tarihinden yaklaşık 15 sene sonra "... tevafuk suretinde latif bir işaret-i i'caziyeyi gördük." dediği Elif, te, lam, mim, vav ve lam elif gibi harflerle ilgili tevafuklar, beş küçük remiz ile, izah edilmektedir. Bu Küçük Birinci Remzin sonunda, harflerin ve rakamların denk düşmesi, uygun gelmesindeki sırrı ve esas maksadın ne olduğunu şu cümle ile özetliyor: "Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın tefsiri, elbette i'cazının cilvesine ayine olur." (Rumûzât-ı Semâniye, s. 87.) Küçük İkinci ve Üçüncü Remizler: Bu kısımlarda Kur'ân ve Lafzullah kelimeleri ve harflerine ait tevafuklar anlatılır: "Matbu baskılı tefsirin diğer bir tevafuku" olarak da, kitabın tamamında 181 adet "Kur'ân" lafzı bulunduğu ve bunların 99 adedinin sayfalarda, diğer bir kısmının da başka sayfalardaki Kur'ân lafzına tevafuk ettiğini beyan eder. Küçük Dördüncü ve Beşinci Remizler: "Vav" ve Kur'ân-ı Hakîm'de Lafzullah ile yapılan yemin ekseriyetle "te" ile başladığından, "te" harflerinin tevafukatının acip bir sırrının açıklandığı bu bölümlerde, Risale-i Nur hizmetinin mazhar olduğu inayet nakledildikten sonra, keşfettiği tevafukatı bir çeşit inayet olarak anlayan Üstad sözü İşârâtü'l-İ'caz tefsirine getirmiş ve "Biz onun için İşârâtü'l-İ'caz tefsirindeki tevafukat-ı harfiyeye ehemmiyet veriyoruz."(Rumûzât-ı Semâniye, s.91) demekte ve "vav" ile "te" harflerinin tevafuklarını anlatmaktadır.
Kaynak: Yeni Asya
06 Haziran 2026 00:29
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Esrâr-ı Gaybiye-i Kur'âniyenin Mühim Bir Miftâhı: Rumûzât-ı Semâniyede Tevafukat Bahsi -1
Rumûzât-ı Semâniye Mecmuasının Fihrist Risalesindeki girişinde tevafukat vurgulanmış ve şöyle tarif edilmiştir: "...ilm-i cifrin mühim bir düsturu ve ulûm-u hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrâr-ı gaybiye-i Kur'âniyenin mühim bir miftâhı olan tevafuktur." (Fihrist Risalesi, s. 82.)" Bediüzzaman Hazretleri Risalelerde tevafukatın ehemmiyetini bir çok kez tekrarlayarak bahsetmiş ve tevafukatın tevhide işaret ettiğini söylemiş, tevhidin ise Kur'ân'ın dört maksadından biri olduğu belirtmiştir: "Tevafukat ise ittifaka işarettir; ittifak ise ittihada emaredir, vahdete alâmettir; vahdet ise tevhidi gösterir; tevhid ise Kur'ân'ın dört esasından en büyük esasıdır." (Mektubat, s. 451.) Rumûzât-ı Semâniye Mecmuası içine derç edilen tevafukat ile alakalı kısımlar: Rumûzât-ı Semâniye Mecmuasının birinci bölümü Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci, Sekizinci meselelerinden yapılan iktibaslarla başlamaktadır ki, inayet ile tevafukatın münasebetine dair meselelerden bahsetmektedir. Misal olarak On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci İşaretindeki tevafuk ve tevafukatta bedî yani eşsiz güzel denk gelmelerin var olduğu zikredilmekte ve "... O sayfanın mukabilindeki sayfada sekiz Kur'ân tevafukla beraber, mecmuunda lâfzullah çıktı." (Mektubat, s. 447.) şeklinde bir nevi inayete yani İlâhî yardıma işaret manasına bir çok tevafuklar nakledilmektedir. Devamında, yine tevafukatla alakalı Kur'ân'ın gözle görünür ve göze hitap eden tevafuklu/mu'cizeli hâlinin tanzimi anlatılan Yirmi Dokuzuncu Mektubun Üçüncü Kısmı derç edilmiştir. Yine Kur'ân'da; Lafzullah/lafza-i Celal, lafz-ı Kur'ân ve lafz-ı Resul (asm) ile alakalı yüzer i'cazî nüktelerin anlatıldığı Yirmidokuzuncu Mektubun Dördüncü Kısmı yer almaktadır. Bu kısımda, Allah, Kur'ân ve Resul kelimelerinin mu'cizane tevafukları zikredildikten sonra, Risale-i Nurdaki benzer tavafukata atıf yapılmakta ve "Bu tevafukatın bir sahifedeki nev'i ise hakaik-i Kur'aniyenin tefsiri olan Risaletü'n-Nur'da zahiren görülmüş ve gözlere de gösterilmiştir." (Rumûzât-ı Semâniye, s. 41.) denilmektedir. Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmı olan Rumûzât-ı Semâniye; "Sekiz Remiz'dir, yani sekiz küçük risaledir. Şu Remizlerin esası, ilm-i cifrin mühim bir düsturu ve ulûm-u hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrâr-ı gaybiye-i Kur'âniyenin mühim bir miftâhı…" cümlesine ilaveten Üstad o dönem (1932-34) iman hakikatleriyle meşguliyetin yorgunluğunu izale etmek için rahmet-i İlâhî tarafından ihsan edilen tevafukattan bir ilim tatlısı ve ilmî bir yemiş suretinde bahsetmektedir.
05 Haziran 2026 01:23

Cenaze Namazında "Şapka"
Arefe günü öğretmen bir arkadaşın babasının vefatı dolayısıyla cenaze merasimine katıldık ve cenaze namazını kıldık. Abdullah abinin cenazesinden sonraki 10 günlük süre içinde çevremizde 5-6 cenazeye iştirak etmek nasip oldu. Aslı 1900'lü yılların başında telif edilen Beşinci Şua'da, ahirzaman alametleri ile alakalı yirmiden fazla hadis nakledilmiş ve ahirzamanın "eşhas-ı mühimmesi" yani mühim şahısları olan Deccal, Süfyan, Mehdi ve Hz. İsa'nın (as) nüzulü hakkındaki hadislerin müteşabih cinsinden olduklarını, zahir manalarına göre anlaşılmaması lazım geldiğinin izahı yapılmıştır. Malum cenaze namazı rükû ve secde olmadan ayakta kılınan bir namazdır. Çünkü cenaze namazında şapkanın başta olmasının namaz kılmaya bir engel olmamasına rağmen, yani cenaze namazında secde olmadığı için bir manilik teşkil etmemesine rağmen, bizim insanımızın ruhuna işleyen "şapkaya secde ettirmek," şapkayı secdede baştan çıkarmadan Müslümanlaştırmak anlayışı dem ve damarlarına yerleştiği için cami avlusunda, güneşli bir havada, cenaze namazında bir vatandaş sol tarafımda dururken, tam namaza başladığımız anda, şapkasının siperliğini geri çevirdi ve namaza başladı. Bediüzzaman Hazretlerinin 100 sene önce haber verdiği gibi kuvvetli Müslüman ve mü'minler namazda şapkanın siperliğini geri çevirerek adeta o şapkaya secde ettirmektedirler.
03 Haziran 2026 00:27

İslâm Âleminin Kudsî Kongresi: Hac
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Emirdağ Lâhikası, 295. Mektupta "... din-i İslâm'ın kudsî ve semavî kongresi hükmünde olan bu hacc-ı ekberi..." İslâm âleminin yıllık kongresi gibi tarif ettiği Hac ibadetini, mevsimi dolayısıyla tetkik etmeye çalışalım inşallah. - Arafat: Zilhicce'nin 9. günü vakfenin yapıldığı, Mekke'nin doğusundaki bölge olup, Peygamber Efendimizin (asm) "Hac Arafat'tır." diye tarif ettiği tepe ve çevresindeki alandır. Emirdağ Lâhikası, 203. Mektupta "Bu sene hacc-ı ekber manasını taşıyan leyâli-i aşerenizi ruh u canımızla tebrik ederiz." mesajını talebelerine yazan Bediüzzaman, iki şeye dikkat çekmiştir: "Hacc-ı Ekber" yani en büyük hac ve "Leyâli-i Aşere" yani mübarek on geceler... Fıkhî ve manevî bir terim olan "Hacc-ı Ekber", genellikle Arefesi Cuma gününe denk gelen hac için kullanılan bir tabir olup "en büyük hac" demektir. Zilhicce'nin ilk on günü hakkında Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur: "Allah katında şu on günde işlenecek salih amelden daha sevimli bir amel yoktur." Peygamber Efendimiz'in (asm) Zilhicce'nin ilk dokuz gününü genellikle oruçlu geçirdiği bildirilmiş, özellikle 9. gün olan Arefe günü tutulan orucun, geçmiş ve gelecek birer yıllık günahlara kefaret olacağı müjdelenmiştir. Hac ibadetinin sadece ferdî bir kulluktan ibaret olmadığını, İslâm âleminin sosyal ve siyasî hayatına bakan muazzam bir yönü bulunduğunu Üstad'ın "...din-i İslâm'ın kudsî ve semavî kongresi..." tanımından anlıyoruz. Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bu meclis, Osmanlı Devleti'nin ve İslâm âleminin maruz kaldığı ağır mağlubiyete atıfla şu dehşetli suali yöneltir: "Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti?" Bediüzzaman, İslâm'ın temel rükünlerinin ihmal edildiğini açıkça ortaya koyan şu veciz cevabı verir: "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: Salât, savm, zekât." Toplumun ekseriyeti tarafından namaz, oruç ve zekat ibadetleri ihmal edildiği için bu büyük musibete duçar olduğumuzu beyan eder. İslâm birliğini sağlayacak o "yüksek İslâm siyasetini" üretemediler. Osmanlı Devletinin çökmesi ve tarih sahnesinden silinmesi hadisesiyle bağlantılı ve Haccın da hakkıyla ifa edilmemesi veya edilememesi neticesinde Müslümanlar arasındaki kaynaşma, tanışma, kongre manasında fikir alış verişinin yapılamayışı sonucunda olanları ve olacakları şöyle sıralamış: O zamanlar Hint diye adlandırılan bölge, günümüzde Pakistan, Bangladeş ve çok yoğun nüfusa sahip Hindistan için, düşman zannederek, pederini öldürdüğünü ve başında oturmuş bağırarak ağladığını, Tatar ve Kafkas toplulukları bîçare validesi hükmünde olan Osmanlının öldürülmesine yardım ettikleri için her şey harap olduktan sonra anladıklarını ve ayak ucunda ağladıklarını, Müslüman Arapların yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürdükleri halde hayretlerinden ağlamayı da bilmediklerini, Afrikalı toplulukların biraderini tanımayarak öldürdüklerini ve şimdi vâveylâ ettiklerini, hüzünlü bir şekilde anlattıktan sonra bir genelleme yaparak; âlem-i İslâm'ın bayraktar oğlunun gafletle bilmeyerek öldürülmesine yardım ettiklerini, şimdi de cenazesi başında valide gibi saçlarını çekip yanıp yakıla âh ü fîzar ettiklerini ve dahi durum asliyetine dönünceye kadar da ağlamaya devam edileceğini beyan ettikten sonra "bundan ibret alın" ikazı ile şu tarihi tespiti yapmış: "Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatlar ettirildi." Netice: Müslümanlar için kudsî ve semavî kongre olan Hac ibadetinin aslına, maksadına ve hikmetine uygun yapılmadığı müddetçe, İttihad-ı İslâm sağlanamayacağı gibi, İslâm âleminde bu dağınıklık hali devam edeceğe benziyor. Duamız ve temennimiz Üstadımızın tabiriyle "büyük bayram-ı İslâmiyeye" yani ittihad-ı İslâm'a erişmektir.
26 Mayıs 2026 00:30

Zamanın Deccalleriyle Mücadele/mücahede
Üstad bediüzzaman Hazretlerinin Külliyatta birkaç yerde Celaleddin-i Harzemşah'dan bahsetmesinin en temel sebebinin "vazife-i İlâhiyeye karışmamak" sırrından olduğu anlaşılmaktadır. Meyve Risalesi On Birinci Meselesinde Felak Suresi'nin tefsirinde "... âlem-i İslâm'ca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgu fitnesinin... dört defa mana-yı işarî ile ve makam-ı cifrî ile bakar ve parmak basar." Afyon mahkemesi sürecinde, Deccal Süfyan gibi ahirzaman hadisatını anlatan Beşinci Şua'ya yapılan itirazların yersiz olduğu izah edilirken, bir hadis zikredilmiş ve arkasından Üstad Hazretleri bu hadisten kastedilen manayı açıklamıştır: "...Buna cevaben gayet parlak kat'î bir mu'cize-i Nebeviyeyi (asm) gösteren bu hadis-i sahihte: '...Uzun zaman hilâfet-i Abbâsiye devam edecek, sonra o saltanat Deccal eline geçecek.' Yani uzun zaman beş yüz sene kadar hilafet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgu denilen üç Deccal'dan birisi o saltanat-ı hilafeti mahvedecek; deccalane, İslâm içinde hükûmet sürecek." (14. Şua, s.532.) Yine 14. Şuada, açık bir şekilde Cengiz ve Hülâgû fitnesinden haber verdiği zikredilen aynı hadisin manasına müteakiben Üstad Hazretleri "Beş yüz seneden sonra İslâm içine bir Deccal gelecek, o hilâfeti bozacak." diye Cengiz ve Hülâgû'nun, İslâm tarihinde geleceği haber verilen ve ahirzamanda zuhur edecek deccal ve süfyanın birincisi olduklarını net bir biçimde ifade etmektedir. (Birinci Şua, 29. Ayet, s. 746.) Hadislerden ve Üstadın tevilinden anlıyoruz ki, ahirzamanda gelecek tahripkâr cereyanların başına geçecek deccal ve süfyan ile birlikte üç deccal geleceğini ve üç deccaldan birisinin Hicrî Altıncı Asır'da gelmiş Cengiz ve onun torunu Hülâgû olduğu anlaşılmaktadır.
20 Mayıs 2026 01:15

Vazife-i İlahiyeye Karışmamak
Celâleddin-i Harzemşah, tarihte Harzemşahlar Devletinin son hükümdarı (1220-1231) olup, Moğol istilasına karşı büyük bir direniş gösteren Türk-İslâm hükümdarı ve komutandır. Said Nursî Hazretleri 1909 yılında telif ettiği Divan-ı Harb-i Örfî isimli eserinde, İslâm'ın büyük bir kahramanı diye vasıflandırdığı Celâleddin Harzemşah'ı, Osmanlı padişahlarından ve "ittihad-ı İslâm'ı" ideal dava olarak kabul ettiğini söylediği Sultan Selim ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi kahraman şahsiyetlerle ile birlikte zikretmiştir. (ESDE, s. 148.) Zühre Risalesinin On Üçüncü Notasında, insanın kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmaması gerektiğini zikrettikten sonra sözü yine Celaleddin-i Harzeşah'a getirmiş ve o zatın teslimiyet sırrını anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olduğunu şöyle nakletmiştir: "Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerası ve etbâı ona demişler: Sen muzaffer olacaksın. Cenab-ı Hak seni galip edecek. O demiş: Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir." (Mesnevî-i Nuriye, s.187.) 1950 sonrasında yazdığı ve Emirdağ Lâhikası-II'de neşrettiği mektubunda Üstad, Celaleddin-i Harzemşah'a "Cengiz'e karşı muzaffer olacaksın." diye söylendiğini naklediyor ve İslâm Kahramanı şahsın bu söze karşı "Vazifemiz cihad etmektir. Bizi galip etmek vazife-i İlâhiyedir. Ona karışmam." dediğini aktardıktan sonra, Risale-i Nur Talebelerine şu ikazı yapmıştır: "Vazifemiz ihlâs ile iman ve Kur'ân'a hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i İlâhiyedir. Biz buna karışmayacağız." müspet hareket prensibinin gereğini hatırlattıktan sonra, Nur Talebelerinin şimdiye kadar sarsılmadan hâlisane yaptıkları hizmetlerinin deliliyle "...siz de bu kahramana iktidâ etmişsiniz." diyerek o islâm kahramanının zafer sırrına dikkatleri çekmiştir. (Emirdağ Lâhikası, 270. Mektup, s. 386) Netice odaklı hizmet düşünmeyen ve bunu en temel bir düstur haline getiren Üstad, vefatından 2-3 ay evvel talebelerine verdiği son dersinde yine Celaleddin Harzemşahı misal göstererek kendisinden sonraki hizmet döneminde talebelerinin uyması gereken prensibi ders vermiştir: "... cihad-ı maneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, 'Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.' Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, 'Benim vazifem hizmet-i imaniyedir, muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesidir' deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur'ân'dan ders almışım." (Emirdağ Lâhikası, son ders)
19 Mayıs 2026 00:22

Rum Suresi'nden Günümüze Dersler
Rum Suresi Kur'ân'ın 30. suresi olup Mekke'de nazil olmuş ve 60 ayettir. Ehl-i kitap (İsevî) olan Romalıların birkaç sene içinde İranlılara galip geleceğini bildirdiği için, "Rum" ismini almıştır. Bizanslılar Ehl-i kitap, İranlılar ise Mecûsî idiler. Surenin inişinden evvel İranlılar Rumları yenmiş; bunun üzerine Mekkeli müşrikler, "Müşrik İranlılar sizin gibi kitap ehli olan Rumları nasıl yendilerse, biz de sizi öyle yeneceğiz!" diyerek Müslümanlarla alay etmişlerdi. Gelecekle ilgili kesin haberler veren bu surenin ilk ayetleri nazil olunca Allah Resulü (asm), "İranlılar mutlaka mağlup olacaklardır!" buyurdu. Diğer taraftan, görünüşte Hristiyan çıkışlı Amerika siyasetini yönlendiren Evanjelistler hakkında, Amerikalı siyaset bilimi profesörü Oldmixon şu açıklamayı yapmıştır: "Hıristiyan Siyonistlerin (Evanjelistler) inancında Tanrı'nın kutsal toprakları sonsuza kadar Yahudîlere verdiğine inanılır yani İsrail'in yayılma politikası Evanjelistler için esastır." Ehl-i Kıble olan İran'ın karşısındaki, tarihte ateşe tapan Sasanîlerin günümüzdeki yansıması kabul edebileceğimiz şeytan figürüne bürünmüş "Baal"cı anlayışa sahip Siyonist ittifakın mağlup olacağını tahmin etmek veya rahmet-i İlahiyeden beklemek hakkımız olsa gerektir.
11 Mayıs 2026 00:25

1953'ten Günümüze Hukuk Ve Asayiş Dersi
Hayatının çoğunu sürgünlerde, zindanlarda geçiren Bediüzzaman Hazretlerinin hayatında yolu birkaç defa mahkemelerden geçmiştir. Gerçek mahiyeti tam anlaşılamamış ve Bediüzzamanın karşı çıktığı ve destek vermediği Şeyh Said isyanından dolayı ilk kez Van'dan Batı Anadolu'ya sürgün edilen Üstad, Burdur, Isparta ve nihayetinde 1927 Mart ayında Barla'ya sürgün edilir. Hapisten tahliyeden sonra Emirdağ, Isparta'da ikamete başladıkları sırada, Nur talebesi ağabeylerin İstanbul'da Gençlik Rehberi'ni matbaada bastırmaları üzerine, Gençlik Rehberi Davası açılır. Üstad Said Nursî bu dava vesilesiyle 2 defa İstanbul'a gider ve mahkemeye bizzat katılır. Bu mahkemenin evvelki mahkemelerden farkı, birden fazla avukat Üstadı müdafaa ederler. O mahkemede Şeref Laç'ın uzun savunmasından günümüze ışık tutacak ve aynı zamanda seküler devletin hukuk anlayışının yetersizliğini ve suçu önleyememesi konularına da temas eden Gençlik Rehberi isimli eserin muhteviyatını da nazara verdiği müdafaasından kısa pasajları, güncel devlet bürokratlarıyla ilgili davalarda emsal olur kanaatiyle, olduğu gibi naklediyorum: Daha evvel tedbir almaya kanunen imkân yok; fakat dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din. Çözüm olarak, 1953 Gençlik Mahkemesinde Av. Şeref Laç'ın tavsiyelerine kulak verelim: "Nasihat edin, ikaz edin, Allah'ı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, Cehennem, ebedî azab, ebedî saadet yer etsin, bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenalıklardan kaçsın, hem kendisi kurtulsun, hem de cem'iyet. Savcı da, devlet de, hükûmet de, millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın."
30 Nisan 2026 00:27

İnsanın Zayıf Yönleri - Hutuvât-ı Sitte Aynasında Günümüz Siyaseti-2
İnsanlar içinde "şeytanın vekili" sıfatıyla onun vazifesini üstlenen siyasi iradeler; fitnekârane siyasetle ülkeler arasında yangın çıkarmak (kundaklamak) maksadıyla dostane görünüp münafıkane hareket ederler. Sömürgeci anlayışın kullandığı "habis menbalar" ve "zayıf damarlar" ise insandaki olumsuz duyguların tahrik edilmesidir. Bugün 57 üye ülkesi olan İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT) liderlerine, soykırımcı bir devletin başbakanı tarafından yapılan "Makamını sevenler bu işe karışmasın!" tehdidi; Üstadın 100 yıl önce işaret ettiği "zayıf damarların" nasıl hâlâ işletildiğinin ibretlik bir kanıtıdır. Oysa Üstad, Hutuvât-ı Sitte'nin devamında İngiliz propagandasına karşı şu tarihi cevabı verir: "Sen ey mel'un! Günahımız için değil, İslâmiyet'imiz için zulmettin ve ediyorsun.". Sonuç olarak: Müslüman coğrafyalara yapılan saldırıların asıl sebebi mezhebi ayrılıklar değil, o insanların "ehl-i kıble" yani Müslüman olmalarıdır.
28 Nisan 2026 00:40

Hutuvât-ı Sitte Aynasında: İstanbul'un İşgalinden Ortadoğu'nun İşgaline İngiliz Siyaseti-1
"Âlem-i İslam'a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum" diye feryat eden, helâket ve felâket asrının adamı Doğu Cephesi Gönüllü Alay Kumandanı Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin maddî cihattaki kahramanlık mücadelesinden sonra manevî ve propaganda savaşına karşı mücadelesinin bir tezahürü olan Hutuvât-ı Sitte isimli eseri çerçevesinde; tarihî süreç içinde ve günümüzde yaşanan Ortadoğu hadiselerine bakış açımızı değerlendirmeye çalışacağız inşallah. Resmen 16 Mart 1920 tarihinde başlayan işgal, 4 Ekim 1923'te Türk ordusunun şehre girmesiyle son bulmuştur. Bakara Suresi'nin 168. ayetindeki "Şeytanın adımlarını (izini) takip etmeyin" uyarısının bir nevi tefsiri sadedinde telif edilen eserin ilk paragrafında, İngiliz siyasetinin kodlarını görmekteyiz. İnsanlığın "insî şeytanı" olarak vasıflandırılan ve "zalim, acımasız ruhlu" diye tarif edilen İngiliz siyasetinin şeytanî aldatmalarının; günümüz Ortadoğu'sundaki işgal teşebbüslerinde de benzer taktiklerle kullanıldığı rahatlıkla müşahede edilmektedir. Cümlenin devamında kullanılan "şimdi" kelimesi, Risale-i Nur Külliyatı'ndaki genel kullanım mantığıyla sadece 1920'li yılları değil, ahir zamanın tamamını ve kıyamete kadar devam edecek dönemi kapsamaktadır.
27 Nisan 2026 00:56


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

20. Asrın Başından Bugünkü İran'a Bakış Dersleri (2)
Ve "Bununla beraber, Namazi biraderimiz çok dindar ve dinî salâbet sahibi muvahhid bir mü'min olduğu dâima görülmekte idi" diye takdirini de ifade etmiştir. Çare olarak helâket ve felâket asrının adamı, asrın değil asırların adamı Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin, zındıka, dinsizlik, deccaliyet komitelerinin tuzaklarını hatırlattığı ve hangi fitnekâr oyunlarla bizi birbirimize düşüreceklerini, sırayla bizleri mağlup edebileceklerini ve buna karşı uyanık olunması gerektiği hususundaki aşağıdaki ikazına günümüz İslam âlemi olarak, Şiî-Sünnî ayırımı yapmadan kulak vermeliyiz: "Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beyt'in muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler (Şiîler)! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde alet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o aleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz'î meseleleri bırakmak elzemdir." 2 1- 20. Asrın Başlarında İslam Dünyası, Yeni Asya Yayınları, 1987 baskı, 2. Cilt, s. 168-170 2- Lem'alar, Dördüncü Lem'a, s. 44.
22 Nisan 2026 00:26

Hakikate Vakfedilen Bir Ömür
DİZİ YAZI: RİSALE-İ NUR EĞİTİM MERKEZİ (REM) - 6 ALİ DEMİR - [email protected] Zira insan, bu dünyaya yalnızca nefsini tatmin etmek veya fânî bir refah içinde yaşamak için gönderilmemiştir. Risale-i Nur'un satır aralarında tezahür eden "vakfetmek" mefhumu, basit bir feragat değil; fâniyi bâkiye, cam parçalarını elmasa tebdil etme sanatıdır. Nur Talebeleri için hayatı vakfetmek, "Güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel" bir hakikate talip olmaktır. İman küfür mücadelesinin en dehşetli bir şekilde yaşandığı, Üstad Bediüzzaman'ın; "kâinata değişmem" dediği, sır kâtibi olarak kabul ettiği kahraman talebesi Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin Afyon Mahkemesi Müdafaası'nda "Teessür ve ıztırap karşısında kalbden bir parça kopsaydı, 'Bir genç dinsiz olmuş' haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince param parça olması lâzım gelir" ifadesinde bahsettiği imansızlık hastalığının her tarafı sardığı bir dünyada, "Hayatını vakfetmek" ömrü bir "sermaye" olarak görüp, bu sermayeyi en kârlı ticaret olan iman hizmetinde kullanmaktır. Hayatını vakfetmek arzusunda olanlara yardım etmek ve destek vermek için Risale-i Nur Eğitim Merkezi (REM) yıllık eğitim programına bekliyoruz.
19 Nisan 2026 01:12

Vakf-ı Hayat Köprüsü: Rem (Risale-i Nur Eğitim Merkezi)
Köklerini Asr-ı Saadet'in ilim ve irfan yuvası "Ashab-ı Suffa'dan" alan Risale-i Nur merkezli bir eğitim müessesi olan Risale-i Nur Eğitim Merkezi (REM), hayatını Risale-i Nur hizmetine vakfetmek isteyenlere köprü olmak için tesis edilmiştir. Sahabe mesleğinin günümüzde temsilcisi olan Nur Talebelerine, Risale-i Nur Külliyatının muhtelif yerlerinde "vakf-ı hayat" etmek yani hayatını veya ömrünün bir kısmını hizmetler için vakfetmek isteyenlere tavsiyeler bulunmaktadır. Risale-i Nur talebelerinin en zor ve ağır şartlar altında, ihlas sırrına binaen iman Kur'ân hizmetinde muvaffak olmalarının zahiri esas sebebinin hayatlarını vakfetmeleri olduğu "Azîm sırrı ihlâsa binaendir ki, Risale-i Nur talebeleri, iman ve İslâmiyet hizmetinde ağır şartlar ve kayıtlar ve tahdidatlar içinde muvaffak oluyorlar ve hayatlarını, Risale-i Nur'a ve Üstadlarına vakfetmişler. Risale-i Nur'u, sermaye-i ömür ve gaye-i hayat edinmişlerdir." cümlesiyle beyan edilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî'nin esas aldığı "vakf-ı hayat" düsturunu Üstad ve saff-ı evvel ağabeyler gibi hayatına tatbik edecek gençler ile Risale-i Nur'un meslek ve meşrebine vâkıf insanlar yetiştirmek gayesiyle tesis edilmiş Risale-i Nur Eğitim Merkezi sizleri davet ediyor ve hahişle bekliyor.
18 Nisan 2026 00:39