×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Ezberlerle Yüzleşmek

CHP'de haftalardır süren kurultay ve yönetim tartışmaları artık sadece bir parti içi çekişme olarak görülemez. Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında yaşanan gerilim, karşılıklı açıklamaların sertleşmesi, disiplin süreçlerinin konuşulması, yeni parti ihtimallerinin kulislere yansıması ve bütün bunlar yaşanırken muhalefetin diğer aktörlerinin aldığı pozisyonlar, Türkiye siyasetinin çok daha derin bir sorununa işaret ediyor. Ancak CHP'de yaşanan süreçte konuşulan disiplin soruşturmaları, ihraç ihtimalleri ve parti içindeki tasfiye senaryoları, mücadelenin sıradan bir kongre yarışının ötesine geçtiğini gösteriyor. Çünkü bu durum, yıllardır CHP kimliği altında siyaset yapan bir grubun gerektiğinde parti kimliğinden vazgeçebileceğini gösteriyor. Fakat CHP krizinin Türkiye siyasetine dair asıl anlattığı hikâye, parti içindeki mücadeleden daha fazlasıdır. Örneğin son dönemde CHP'li bazı isimlerin İYİ Parti'ye yönelik eleştirileri dikkat çekiyor. İYİ Parti'nin yaşanan süreçten siyasi avantaj elde etmeye çalıştığı, "selden kütük kapmaya çalıştığı" yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Oysa aynı isimlerin, son yıllarda CHP ile çok daha yakın siyasi ilişki kurmuş olan DEM Parti'nin sessizliğine benzer ölçüde tepki göstermemeleri dikkat çekici bir tablo ortaya çıkarıyor. Burada mesele DEM Parti'nin neden sessiz kaldığı ya da İYİ Parti'nin neden farklı bir pozisyon aldığı değildir. Tam da bu nedenle CHP'deki kriz, Türkiye'deki ittifak siyasetinin gerçek doğasını görünür hale getiriyor. Çünkü yaşananlar, yıllardır siyaseti "iyi-kötü", "demokrat-antidemokrat", "ilerici-gerici" gibi keskin kategoriler üzerinden açıklamaya çalışan yaklaşımın sınırlarını gösteriyor. Bugün CHP'de yaşananlar da tam olarak bunu gösteriyor. Aynı zamanda Türkiye siyasetinin uzun süredir ertelediği bir yüzleşmeyi de işaret ediyor. CHP'deki kriz, bu sorunun cevabını vermeye başladığımız gün, sadece bir parti içi tartışma olmaktan çıkacak ve Türkiye siyasetinin dönüşüm hikâyesinin önemli bir parçası olarak hatırlanacaktır.

Köşe Yazarı

Kaynak: Yeni Çağ

15 Haziran 2026 00:01

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Köşe Yazarı

Erkene Alınmış Seçim Dem Parti'siz Matematik

Son günlerde Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı olarak görev yapan Mehmet Uçum tarafından yapılan erken seçim tarihine ilişkin değerlendirmeler ve hemen ardından Devlet Bahçeli'nin bu konuda verdiği mesajlar, Türk siyasetinde uzun süredir devam eden bir tartışmayı yeniden gündemin merkezine taşıdı. İlk bakışta teknik bir seçim takvimi meselesi gibi görünen bu tartışma, aslında iktidarın önündeki en önemli stratejik sorunlardan biriyle doğrudan bağlantılı görünüyor: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden adaylığının nasıl sağlanacağı. Mevcut anayasal düzen içerisinde Erdoğan'ın bir kez daha aday olabilmesinin iki temel yolu bulunuyor. Birincisi anayasa değişikliği. Üstelik anayasa değişikliği için yalnızca sayısal çoğunluk yeterli değil. Siyasi kulislerde uzun süredir anayasa değişikliği için gerekli çoğunluğun ancak DEM Parti'nin desteğiyle sağlanabileceği konuşuluyor. Bu nedenle iktidarın önceliğinin anayasa değişikliği yapmak değil, anayasa değişikliğine ihtiyaç bırakmayacak bir siyasi formül üretmek olduğu düşünülebilir. Bu durumda anayasa değişikliği gerekmiyor. Bugünün Meclis tablosunda anayasa değişikliği için gerekli çoğunluğu garanti etmek oldukça zor görünüyor. Konu "anayasa değiştirerek adaylık sağlamak" değil, "milletin önüne yeniden gitmek" olarak ifade edilebilir. Elbette bu senaryonun önünde de çeşitli engeller bulunuyor. Buradaki temel amaç, sürekli değişen Meclis aritmetiğinin yarattığı belirsizliklerden uzaklaşmak, anayasa değişikliği denklemindeki riskleri azaltmak ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden adaylığını daha yönetilebilir bir siyasi zeminde garanti altına almak olabilir.

17 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

O Olur Ama Bu Olmaz

İstinaf mahkemesinin "mutlak butlan" kararı sonrasında ortaya çıkan tablo, Türkiye'nin ana muhalefet partisinin hukuki meşruiyetinin, örgütsel bütünlüğünün ve seçimlere katılım kapasitesinin aynı anda tartışıldığı sıra dışı bir döneme işaret ediyor. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin görevi devralması, buna karşılık sürecin Yargıtay aşamasına taşınması, siyasetin önümüzdeki aylarının ana gündeminin CHP olacağını gösteriyor. Parti yönetimini değiştiren ve ihraç süreçlerini başlatan kararlar bakımından "Yargıtay sonucunu beklemeye gerek yok" yaklaşımı benimsenirken, kurultayın meşruiyeti söz konusu olduğunda "nihai karar beklenmeli" söylemi öne çıkıyor. Bu durum, parti tabanında olduğu kadar dışarıdan bakan seçmenlerde de hukuki tutarlılık sorularını beraberinde getiriyor. Türkiye'de iktidara yakın medya uzun yıllardır CHP'nin "devlet yönetemez", "kendi içinde uzlaşamaz" veya "kriz üretir" tezlerini işlemeye çalıştı. Çünkü ortada somut bir belirsizlik bulunuyor. Kararın bir tarafça "hukukun zaferi", diğer tarafça ise "siyasetin yargı eliyle dizaynı" olarak yorumlanması kuvvetle muhtemel. Türkiye'nin önünde artık yalnızca bir CHP meselesi yok. Kurultayın meşruiyeti konusunda "Yargıtay'ın nihai kararını beklemek gerekir" yaklaşımını savunan CHP'nin mevcut yönetimi, konu parti içi ihraçlara geldiğinde aynı ölçüde ihtiyatlı davranmıyor.

12 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Devlet Adamlığı...

Bir tarafta mahkeme kararları sonrasında yeniden genel başkanlık makamına dönen Kemal Kılıçdaroğlu, diğer tarafta kurultayla seçilmiş genel başkan olduğunu savunan Özgür Özel ve mevcut parti yönetimi bulunuyor. Devlet yönetiminde de siyasi partilerde de yetki ve meşruiyet tartışmalarının uzaması, enerjinin sorun çözmeye değil iç mücadelelere harcanmasına yol açıyor. Bu nedenle CHP'de yaşananlar sadece CHP'nin meselesi değildir. Tam da böyle bir dönemde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın yaptığı açıklama dikkat çekici bir yerde duruyor. CHP'nin kurumsal kimliğinin korunmasının, örgütlerin ve seçmenlerin daha fazla yıpratılmamasının ortak sorumluluk olduğunu vurguladı. Oysa Yavaş, desteklediği çizgiyi savunurken dahi Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi birikimine ve tecrübesine vurgu yapmayı tercih etti. Yavaş'ın yaklaşımı ise farklı bir siyasi refleksi temsil ediyor. CHP'nin kendi iradesiyle çözüm üretmesi gerektiğini, parti içi sorunların demokratik mekanizmalarla aşılmasının önemini ve kurumsal yapının korunması gerektiğini vurguluyor. Mesajın merkezinde tarafsızlık değil sorumluluk bulunuyor. Devlet adamlığı da çoğu zaman burada başlıyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun Mansur Yavaş'ın mesajını alıntılayarak paylaşması da bu açıdan dikkat çekici bir gelişme oldu. Bundan sonra yaşanacaklar CHP'nin kendi iç dinamikleri tarafından belirlenecektir. Fakat kurumları korumaya çalışanlar, siyasi rekabetin ötesine geçen bir sorumluluk duygusunu temsil ederler. Devlet adamlığı da belki en çok böyle zamanlarda ortaya çıkar.

10 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Bereketin Coğrafyası

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen gün yine ekonominin metafizik katmanlarına uzandı ve şöyle dedi: "Faizin olduğu yerde bereket olmaz." Bu cümleye itiraz etmek kolay değil. Hatta Erdoğan'ın yıllar önce meşhur ettiği "Nas var, nas!" çıkışı da tam olarak buna dayanıyordu. "Faizin olduğu yerde bereket olmaz" diyorsanız, bunun doğal sonucu faizsiz bir ekonomik düzen kurmaya çalışmaktır. Yüzde 50 faizle değil, yüzde 5 faizle değil, sıfır faizle bile değil. Dünyada sıfıra yakın faiz uygulayan ülkelere baktığınızda karşınıza genellikle İslam ülkeleri değil, kapitalizmin mabetleri çıkıyor. 2025 yılında politika faizini sıfıra kadar indirdi. Ancak sıfır hatta negatif faiz uygulayan ülkeler dünyanın en gelişmiş ekonomileri arasında yer alıyor ve Müslüman değiller. Ekonomi tarihine baktığınızda yatırımcıların yalnızca faiz oranına bakarak karar vermediğini görüyorsunuz. Türkiye'de uzun süre "yüksek faiz yatırımın düşmanıdır" denildi. Belki de sorun burada. "Nas var" dediğinizde saygıyla dinler ama ardından önüne enflasyon verisini koyar. Yani mesele "faizi yüzde 20 mi yapalım, yüzde 10 mu yapalım?" tartışmasının çok ötesindedir. Aksi halde ortaya tuhaf bir manzara çıkıyor: Bir yandan "faiz haram" deniyor. "Kurallarınız sağlam mı?" diye soruyor.

08 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Evlat Korkusu

Ancak sessizce büyüyen ve çoğu zaman yalnızca bir cinayet haberi olarak gündeme gelen başka bir sorun daha var: Uyuşturucu bağımlılığının aileyi içeriden çökerten etkisi. Birinde bir oğul babasını öldürdü. Diğerinde bir baba oğlunu. Her iki olayın merkezinde de uyuşturucu bağımlılığı vardı. Oysa asıl soru şuydu: Bu sorunun cevabını son yıllarda artan aile içi cinayetlerde görmek mümkün. Aile artık aile olmaktan çıkıyor; adeta bir rehine düzenine dönüşüyor. Bugün ise birçok aile çok daha temel bir korku yaşıyor: Daha da acısı, bazı aileler için korku bununla sınırlı değil. Sorun tam da burada başlıyor. Aileler ise çoğu zaman bu mücadeleyi tek başına vermeye çalışıyor. Sonuçta ortaya yalnız bırakılmış aileler çıkıyor. Bugün ise birçok aile sorunlarını kendi dört duvarı arasında yaşamaya çalışıyor. Oysa çoğu zaman o cinayet bir günde ortaya çıkmıyor. Baba ile evlat arasındaki güvende görülür. Daha güçlü sosyal politikalar gerekir. Birinde baba toprağa evladını verdi. Diğerinde evlat toprağa babasını. Çünkü bu haberler bize çok açık bir gerçeği hatırlatıyor: Uyuşturucu yalnızca kullanan kişiyi değil, onunla aynı sofraya oturanları, aynı evde yaşayanları, aynı kaderi paylaşanları da yavaş yavaş tüketiyor. Türkiye'nin önündeki asıl soru da budur: Verilecek cevap, gelecekte kaç babanın evladını, kaç evladın babasını toprağa vereceğini de belirleyecektir.

05 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

Ortak Noktalar Çoğalıyor

CHP'de mutlak butlan kararının ardından ortaya çıkan tablo tam da böyle bir döneme işaret ediyor. Bir tarafta mahkeme kararının uygulanmasıyla genel başkanlık makamına dönen Kemal Kılıçdaroğlu, diğer tarafta parti örgütünün, belediye başkanlarının ve milletvekillerinin önemli bölümünün desteğini arkasında bulunduran Özgür Özel bulunuyor. Bir yanda Devlet Bahçeli, diğer yanda Tuncer Bakırhan. Bahçeli, CHP'de ortaya çıkan tablonun siyasal sistem açısından sağlıklı olmadığını belirterek Yargıtay'ın bir an önce karar vermesi gerektiğini söyledi. Hiçbiri çıkıp "haklı olan taraf Kılıçdaroğlu'dur" demedi. Hiçbiri çıkıp "meşru olan taraf Özgür Özel'dir" demedi. Bir tarafta mahkeme kararının yarattığı hukuki durum vardır. Aslında Bahçeli'nin de Bakırhan'ın da gördüğü risk budur. Belki de bu nedenle hem Bahçeli hem de Bakırhan farklı gerekçelerle aynı sonuca ulaşıyorlar: Belirsizlik sürdürülemez. Dolayısıyla "Yargıtay bir an önce karar versin" çağrısı yalnızca belirsizliğin sona ermesini istemek anlamına gelmiyor olabilir. Bu nedenle farklı siyasi bloklarda yer almalarına rağmen hem Bahçeli'nin hem de Bakırhan'ın beklentilerinin nihai olarak Kılıçdaroğlu lehine çıkacak bir karar yönünde olabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Farklı siyasi kamplardan gelen iki lider aynı sonuca işaret ederken, CHP içinde birçok kişi hâlâ yalnızca karşı tarafın niyetini tartışıyor. Bana göre bu süreçten en çok ders çıkarması gereken kesim, kendisini ulusalcı, Atatürkçü ve Cumhuriyet'in kurucu siyasi geleneğinin temsilcisi olarak gören CHP tabanıdır. Çünkü CHP yalnızca herhangi bir siyasi parti değildir. Bir kurumsal kapasite sorunu da vardır. Belki de Bahçeli ile Bakırhan'ın farklı siyasi dünyalardan gelip aynı cümlede buluşmalarının nedeni budur.

03 Haziran 2026 00:01

Köşe Yazarı

İzlediğimiz Ve Yaşadığımız

Türkiye uzun zamandır ikinci hâli yaşıyor. Daha doğrusu bize sürekli "en önemli mesele" gösterilen başlıkların peşinden koşarken, başka hiçbir şeyi konuşamaz hâle geliyoruz. Büyük ihtimalle bayramdan sonra da dönmeye devam edecek. Çünkü mesele gerçekten önemli. Fakat Türkiye'nin problemi tam da burada başlıyor zaten. Hem de çok büyük şeyler. Burnumuzun dibindeki Ortadoğu yeniden şekilleniyor. İran iç siyasetinde yaşanan gerilimler artık sadece İran'ın iç meselesi olmaktan çıktı. İsrail-İran hattındaki gerilim artık "uzaktan izlenen bir kriz" değil. Enerji yollarını, ticareti, güvenlik politikalarını, göç hareketlerini ve Türkiye'nin ekonomik geleceğini doğrudan ilgilendiren bir süreçten bahsediyoruz. Çünkü ekranlarda sürekli aynı sıcak gündem var. Türkiye'de ilginç bir durum oluştu artık. Siyasi gündem ile toplumsal gündem birbirinden ayrışmaya başladı. Ekranlarda "tarihi kırılmalar", "siyasi hamleler", "operasyonlar", "süreçler" konuşuluyor. Fakat bu iki gündem birbirinden tamamen kopuk değil aslında. İran'da yaşanacak büyük bir kırılmanın Türkiye'ye etkisi sadece diplomatik olmayacak. Her şey ayrı ayrı konuşuluyor. Belki de bugün en büyük problemimiz tam olarak budur. Çünkü bunların hepsi aynı hikâyenin parçaları. Türkiye artık gündem değiştiren değil, gündem tarafından sürüklenen bir ülke görüntüsü veriyor. Her yeni tartışma başka bir başlığı görünmez yapıyor. Muhtemelen bayramdan sonra yine aynı tartışmaları izlemeye devam edeceğiz. Kayyım meselesi konuşulacak, yeni açıklamalar yapılacak, yeni siyasi gerilimler yaşanacak. Fakat aynı anda İran'daki gelişmeler büyümeye devam edecek. Yani aslında Türkiye aynı anda birkaç büyük mesele yaşıyor.

29 Mayıs 2026 00:01

Köşe Yazarı

Muhalefet Severler Cemiyeti

Kılıçdaroğlu'na destek veren herkesin bunu "kişisel çıkar" ya da "eski düzen özlemi" nedeniyle yaptığını düşünmek büyük haksızlık olur. Özellikle farklı toplumsal kesimleri bir araya getirme çabası, kutuplaşmayı azaltmaya yönelik dili ve "helalleşme" siyaseti Türkiye siyasetinde önemli bir kırılmaydı. Ancak bugün tartışılması gereken asıl mesele, "mutlak butlan" tartışmasının neden özellikle iktidara yakın medya tarafından bu kadar güçlü biçimde gündemde tutulduğudur. Tam da bu noktada İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu'nun Kemal Kılıçdaroğlu hakkında kullandığı "gücünü milletten almayan hiçbir siyasiyi muhatap almam" ifadesi dikkat çekiciydi. Dervişoğlu'nun sözleri, Özgür Özel yönetimini "seçilmiş", Kılıçdaroğlu'nu ise mahkeme kararıyla oluşan tartışmalı bir zeminin parçası olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Bu da iktidar yanlısı medyanın neden özellikle "mutlak butlan" tartışmasını büyüttüğünü daha anlamlı hale getiriyor. Çünkü muhalefetin kendi içinde "seçilmiş mi, atanmış mı" ekseninde sert bir ayrışmaya sürüklenmesi, doğal olarak iktidarın siyasi alanını genişleten bir sonuç doğuruyor. Bu nedenle bugün CHP tabanındaki esas duygu, yalnızca bir lider tartışması değil; aynı zamanda "parti içi demokrasi" ile "siyasi operasyon algısı" arasında sıkışmış olma hissidir. Kılıçdaroğlu'nu destekleyen insanlar otomatik olarak "değişim düşmanı" değildir. Özgür Özel'i destekleyenler de otomatik olarak "vefasız" değildir. Sonuç olarak, Kılıçdaroğlu'na yönelik samimi bir bağlılıkla, "mutlak butlan" tartışmasının siyasi amaçlarla büyütüldüğünü düşünmek birbirine zıt şeyler değildir.

25 Mayıs 2026 00:15

Köşe Yazarı

Yine Yeniden Lozan

Kimi "gizli maddeler" dedi, kimi "2023'te bitecek" dedi, kimi de "aslında zafer değil hezimet" hükmünü çoktan verdi. Yıllardır belirli çevrelerce "Lozan'ın prangası" olarak anlatılan mesele yeniden açılıyor ya da açılması konuşuluyor. Burada asıl ironik olan şu: Dün Lozan'a "esaret belgesi" diyenlerin bir kısmı, bugün Ruhban Okulu'nun açılmasını "Lozan'dan kurtuluş" gibi sunmaya hazırlanıyor. 1844'te açılan okul, Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlı bir dinî eğitim kurumu olarak faaliyet gösterdi. Ancak 1971'de özel yükseköğretim kurumlarıyla ilgili Anayasa Mahkemesi kararı sonrası, devlet denetimine girme meselesi nedeniyle faaliyetini durdurdu. Ruhban Okulu meselesi zamanla Patrikhane'nin "ekümeniklik" tartışmalarıyla birleşti. Çünkü "Lozan'da Ruhban Okulu yasaklandı" diyenler de var, "Lozan okulun açılmasını garanti ediyor" diyenler de. Özellikle 40. madde, gayrimüslim azınlıkların okul ve dinî kurum açabilmesine ilişkin hakları düzenliyor. Yani yıllardır anlatıldığı gibi "Lozan gizli maddeleri yüzünden okul kapalı" gibi bir durum yok. Şimdi düşünün: Yıllarca "Lozan zincirdir" diyenler, Ruhban Okulu açıldığında bunu "zincir kırıldı" diye sunacak. Daha ironik olanı ise şu: Cumhuriyet'in kuruluş anlaşmasına "hezimet" diyenler, aynı Cumhuriyet'in tanıdığı egemenlik alanı içinde "egemenlik kaybı" tartışması yürütüyor. "Lozan bitecek" diyenler, Lozan bitmeyince bu kez "gizli maddeler vardı" dedi. 2023 geldi geçti, ne madenler otomatik fışkırdı ne Boğazlar el değiştirdi ne de gökten diplomatik mucizeler indi. Öyle ki ona "hezimet" diyenler bile siyasî pozisyonlarını hâlâ Lozan'ın sınırları içinde tarif ediyor.

22 Mayıs 2026 01:02

Köşe Yazarı

Aynaya Bakmayan Siyaset

Ama galiba bir konuda geniş bir mutabakat var: Memnuniyet hissi giderek azalıyor. İktidarın her başarısı "devlet gücü", her seçim sonucu "manipülasyon ", her toplumsal eğilim "cahil seçmen" açıklamasıyla geçiştiriliyor. Muhalefet uzun yıllardır topluma bir gelecek tahayyülü sunmak yerine daha çok "iktidar karşıtlığı" üzerinden siyaset üretiyor. Bu ise bir süre sonra seçmende garip bir duygu oluşturuyor: "Tamam, mevcut durum kötü olabilir ama yerine ne gelecek?" sorusu cevapsız kalıyor. "Nasıl hâlâ oy veriyorlar?" cümlesi, son yılların en yaygın politik reflekslerinden biri hâline geldi. Oysa seçmeni küçümseyerek seçim kazanılabilseydi, Türkiye'de iktidar çoktan değişmiş olurdu. Siyasetin görevi de tam burada başlar zaten: Güven vermek. İlkesel tartışmalar yerine yalnızca "Erdoğan karşıtlığı" etrafında şekillenen ittifaklar… Tam tersine, "Bunlar yalnızca kazanmak için bir aradalar" düşüncesini büyütüyor. "Biz de bundan rahatsızız." Yani iktidar, ortaya çıkan her sorunun hem faili hem de çözüm arayanı gibi davranabiliyor. 24 yıllık iktidar hâlâ "yeni başlangıç" vaadinde bulunabiliyor ama 24 yıllık muhalefet hâlâ "hazır alternatif" görüntüsü veremiyor. Üstelik mesele artık yalnızca seçim kazanmak değil. İktidar, her eleştiriyi "beka meselesi" ne bağlayarak savunma hattı kuruyor. Muhalefetin bunu anlaması gerekiyor. Çünkü seçmen yalnızca "mevcut iktidar kötü" cümlesini duymak istemiyor. Bugün gelinen noktada iktidarın 24 yıllık yorgunluğu kadar, muhalefetin 24 yıllık başarısızlık alışkanlığı da konuşulmalı. Bir ülkede iktidar değişmiyorsa bunun sebebi yalnızca güçlü iktidar olmayabilir. Ve seçmen, bazen memnun olmadığı iktidarı değiştirmenin riskini, mevcut sıkıntılardan daha büyük görebiliyor.

20 Mayıs 2026 00:01

Köşe Yazarı

Yaz Transfer Dönemi

Türk siyasetinde artık seçim sonuçlarını, parti programlarını ya da ideolojik tartışmaları konuşmaktan çok "transfer sezonunu" takip eder hale geldik. Futbolda nasıl taraftarlar gece yarısı "Acaba hangi yıldız geliyor?" diye telefon ekranına kilitleniyorsa, siyasette de benzer bir heyecan oluşmuş durumda. Onun yerine "hizmet siyaseti", "Türkiye yüzyılı", "ortak akıl", "millete hizmet" gibi klasik cümleler devreye giriyor. Gazeteciler adeta spor muhabiri diliyle konuşuyor: "Ankara kulislerinde sürpriz bir transfer bekleniyor", "İktidar cephesi yeni isimlerle temas halinde", "Muhalefette çözülme olabilir." Yakında "siyaset yorumcusu" yerine "siyasi menajer" diye yeni bir meslek çıkarsa kimse şaşırmayacak. Dün "otoriterlik" eleştirisi yapan bir isim bugün "istikrar vurgusu" yapabiliyor; dün "bunlar ülkeyi yönetemez" diyen bir başka isim ise bugün aynı kadroya katılıp "ülke menfaatleri için bir araya geldik" açıklaması yapabiliyor. Hele ki iktidarın devlet imkânlarıyla birlikte düşünülen ağırlığı hesaba katıldığında, bazı isimlerin neden "kariyer planlaması" yaptığı daha anlaşılır hale geliyor. Demek ki siyaset sahnesindeki en büyük kutuplaşma, seçmenin zihninde yaşanıyor olabilir. Çünkü taban hâlâ karşı tarafı "varoluşsal tehdit" olarak görmeye teşvik edilirken, siyaset profesyonelleri arasında çok daha esnek bir ilişki biçimi kurulabiliyor. Hepsi neredeyse aynı cümleleri kuruyor: "Ülkemize daha iyi hizmet edebilmek için…" "Gergin siyasetten uzak durmak adına…" "Birleştirici bir anlayışla…" "Türkiye'nin geleceği için…" Sanki ortada yıllarca söylenen sözler, yapılan suçlamalar, kurulan sert cümleler hiç yaşanmamış gibi. "Siyasi kariyer performansı" başlığı altında analiz programları yapılabilir. Dün çok sert biçimde eleştirilen bir yapıya bugün rahatlıkla geçilebiliyorsa, seçmen de doğal olarak "Demek ki anlatıldığı kadar büyük fark yokmuş" sonucuna varıyor. Böyle olunca vatandaş da ister istemez şu soruyu soruyor: Belki de siyasetin yeni sloganı artık şudur: "Dün rakiptik, bugün takım arkadaşıyız."

18 Mayıs 2026 00:19

Köşe Yazarı

Enflasyon Düşmüyor Siz En İyisi Çin'e Gidin

Bir ülkede siyasetçinin gençlere verdiği en büyük kariyer tavsiyesi "okulu bırakıp Çin'e gidin" olmuşsa, ekonomistlerin de en büyük açıklaması "enflasyon beklediğimiz gibi düşmedi" cümlesine sıkışmışsa, orada artık yalnızca ekonomik kriz değil, zihinsel bir yönetim krizi vardır. Bir tarafta eski Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar çıkıp gençlere, "Annenize babanıza söyleyin ya da söylemeyin, işi gücü bırakıp Çin'e gidin" diyor. Yıllardır ekonomiyi yöneten kadroların dilinde en çok kullanılan kelime artık "beklenti." Enflasyon düşmüyor ama beklenti yönetiliyor. Bir dönem bu ülkede gençlere "dünyaya örnek olacağız" denirdi. Şimdi ise gençlere söylenen şey şu: "Burada çok umutlanmayın, fırsat başka yerde." Üstelik bunu muhalefet değil, yıllardır devleti yöneten kadrolar söylüyor. Ama günün sonunda gençlere söylenen cümle şu oldu: "Okulu bırakın, Çin'e gidin." Bu aslında tek cümlelik bir özet. Üstelik mesele yalnızca Çin de değil. Bir ülkenin yöneticileri gençlerine "gidin görün öğrenin sonra dönün" diyebilir. Ama "işi gücü bırakıp gidin" cümlesi başka bir ruh hâlidir. Bu, biraz da "Biz burada size çok bir şey sunamıyoruz" itirafıdır. Gençlere bir yandan "gelecek için yurtdışına bakın" denirken, diğer yandan ülkedeki istihdam politikalarında milyonlarca göçmene "ekonomik zorunluluk" gerekçesiyle alan açılması savunuldu. İşverenler ucuz iş gücü ihtiyacını anlattı, bazı sektörler göçmen emeği olmadan dönemediklerini söyledi, hükümet ise bunu uzun süre "misafirlik" söylemiyle yönetti. Bir tarafta "nitelikli insan gücü" söylemi vardı. Çünkü "beklentiler" bozuluyor. Kirayı öderken "dezenflasyon süreci" hissedilmiyor. Birisi "başka yere gidin" diyor. Diğeri "olan biteni çok hissetmeyin" diyor. İstihdam sıkışmışsa gençlere "küresel fırsatlar" anlatılsın. Ve belki de Türkiye'nin bugünkü özeti tam olarak şu iki cümle arasına sıkışmış durumda: "Çin'e gidin." "Enflasyon beklediğimiz gibi düşmedi." Birincisi geleceğin burada kurulamadığını anlatıyor.

15 Mayıs 2026 00:47

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha