
İlk uygulaması Hz. Adem'in çocuklarıyla başlamış olan kurban ritüelinin tarih boyunca aldığı şekiller insan zihninin gelgitlerini izlemek açısından çok önemli bir olaydır. Sadece dinî bir uygulama değil, aynı zamanda insanın Allah tasavvurunun tarih boyunca geçirdiği dönüşümlerin de aynasıdır. Pozitivist din sosyolojisinin etkisiyle şekillenen bu anlayışa göre insanlık önce ilkel dönemlerde tanrılara kan sunarak onları yatıştırmaya çalışan bir seviyedeydi; sonra çok tanrılı inançlardan tek tanrılı dinlere geçti; en sonunda ise artık "olgun insanlık aşamasına" ulaştığı için kurban gibi ritüellere ihtiyaç duymayan modern seküler bilinç ortaya çıktı. Böyle bir anlayışın merkezinde ise öfkelenen, kan görmek isteyen, buna "ihtiyaç duyan" bir "tanrı" tasavvuru vardır. Bugün bile saf tevhid inancını kabul etmiş toplumlarda, Allah'a yaklaşmak adına bazı kişilerin, büyük zatların, "ermişlerin" kutsanmasıyla açılan güzergâhların nasıl yeni putlaştırmalara dönüştüğünü görmek mümkündür. İnsan, Allah'ın emrettiği ibadetleri sanki Allah'ın ihtiyacı varmış gibi düşünmeye başlıyor. Oysa bütün ibadetler Allah için değil, insan içindir. Nitekim Kur'an'ın açık ifadesiyle Allah'a ulaşan ne kurbanın eti ne de kanıdır; Allah'a ulaşan sadece takvadır. Kurban konusundaki ikinci büyük sapma ise meseleyi sadece "ataerkil bir baba otoritesi" çerçevesinde okumaktır. Çünkü İbrahim'in de, İsmail'in de, koçun da sahibi Allah'tır. O da bunun Allah'tan gelen bir emir olduğunu kavradığı anda, babasına değil doğrudan Allah'a teslim olur. Burada tek taraflı bir ataerkil tahakküm değil, iki taraflı bir teslimiyet vardır. Kendilerini Allah'ın seçilmiş sevgili kulları olarak görürler; ama Allah'a kavuşma konusunda hiçbir aceleleri yoktur. Aslında kurbanın tahrifi ile Allah tasavvurunun tahrifi tarih boyunca hep birlikte ilerlemiştir. İbrahim'in bıçağı sadece İsmail'e yönelmemişti; insanın Allah'tan başka her şeye olan bağına yönelmişti.
Kaynak: Yeni Şafak
27 Mayıs 2026 04:00
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

İran'ın Körfez Çıkmazı: Düşmanı Bulamayınca Komşularını Vurmak
ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarıyla başlamış olan savaşta varılan ateşkes anlaşmasına rağmen İsrail saldırılarına devam etmeyi doğal bir hak olarak dayatıyor. Oysa İran bir ABD helikopterini düşürünce Trump bunu bu tabiatın dışında saydı ve "misilleme hakkı adına" İran'a büyük bir saldırı başlattı. Nitekim son İsrail saldırısının ardından İran Kuveyt havaalanını vurdu. Veya doğrudan İsrail'in kendisi. İlk başlarda İran'ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerini vurması anlaşılıyordu, ancak giderek bu üslerin bu ülkeleri vurmak için İran tarafından bir bahaneye dönüşmüş olduğu görülüyor. İran Körfez'deki ABD üslerini değil bizzat Körfez ülkelerini vuruyor. Nitekim son savaşın ortaya çıkardığı en önemli gerçeklerden biri, İran'ın Körfez ülkelerini hedef almasının ne İsrail'e kayda değer bir zarar verdiği ne de İran'ın lehine kalıcı bir kazanım sağladığıdır. Çünkü burada gözden kaçırılan temel nokta şudur: Katar, Kuveyt, Umman ve hatta son yıllarda Suudi Arabistan, İran ile İsrail arasındaki mücadelede İsrail'in yanında yer alan aktörler değildir. İran'ın Körfez'e saldırıları İsrail'in karar alma mekanizmasını etkilemedi. İran, İsrail'e karşı savaşırken aslında İsrail'in yıllardır ulaşmaya çalıştığı bir sonucu kendi eliyle üretme riski taşıyor. Başka bir ifadeyle İsrail uzun süredir bölgeye şu mesajı vermeye çalışıyor: "Ben sizin sorununuz değilim. Asıl tehdit İran'dır." Bu söylem uzun yıllar boyunca Arap kamuoyunda karşılık bulmadı. Ancak İran'ın Körfez ülkelerini hedef alan saldırıları, istemeden de olsa İsrail'in bu anlatısına malzeme sunmaktadır. Çünkü Katar'a, Kuveyt'e veya Bahreyn'e düşen her füze, İsrail'in yıllardır kurmaya çalıştığı "ortak tehdit" algısını güçlendirmektedir. Tahran yönetimi bölgeyi hâlâ büyük ölçüde "Amerikan ekseni" ve "direniş ekseni" şeklinde ikili bir şemayla okumaktadır. Ne Katar İsrail'dir ne Kuveyt, Netanyahu'nun hükümetidir ne de Umman ne Tel Aviv'in stratejik ortağıdır. İran'ın attığı bazı adımlar İsrail'i yalnızlaştırmak bir yana, Körfez ülkelerini İran'dan daha da uzaklaştırıyor. İsrail'e karşı mücadele yürütürken dövemediği ABD ve İsrail yerine Katar'ı, Kuveyt'i veya Bahreyn'i hedef almak kolay olabilir.
13 Haziran 2026 04:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Savaş Bitti Mi, İran Kaybetti Mi? Netanyahu Mu Kaybetti?
İran'ın ateşkese rağmen Lübnan'a saldırılarına devam eden İsrail'e karşı sürpriz görülen saldırılarıyla başlayan son bölümün ardından bu soruya tekrar dönüyoruz. İsrail ve ABD bu savaşa girerken hedeflerini açıkça ortaya koymuşlardı. İran'ın nükleer kapasitesi yok edilecek, füze ve İHA altyapısı çökertilecek, İran'ın bölgesel etkisi kırılacak ve nihayet rejim değişikliğine giden yol açılacaktı. İran ağır yaralar aldı. Ancak bütün bunlara rağmen ne rejim çöktü, ne devlet dağıldı ne de İran'ın bölgesel denklemdeki ağırlığı ortadan kalktı. Daha önemlisi, savaşın ilk günlerinde Batı medyasında sıkça dillendirilen "İran halkı ayaklanacak" beklentisi de gerçekleşmedi. İran'da da olmadı. Bu savaşın sonunda en zor durumda kalan tarafın İran değil, İsrail olması ihtimali giderek daha fazla konuşuluyor. Çünkü savaşın en büyük askerî ve teknolojik üstünlüğü İsrail ve Amerika tarafında. İsrail son iki yılda Gazze'de, Lübnan'da, Suriye'de ve nihayet İran cephesinde sürekli genişleyen bir savaş stratejisi izledi. İran'da rejim değişmedi. Netanyahu hâlâ savaşın genişletilmesinin İsrail'e stratejik üstünlük sağlayacağını düşünüyor. İran bütün eksiklerine ve ağır maliyetlerine rağmen bölgesel denklemden çıkarılamayacağını göstermiştir. Ne Amerika eski Amerika'dır, ne İsrail eski İsrail'dir ne de İran eski İran'dır. Gazze'den Lübnan'a, Lübnan'dan İran'a uzanan savaş zinciri İsrail'e güvenlik üretmek yerine onu sürekli yeni cepheler açmaya mecbur bırakıyor. Bu nedenle savaşın sonunda ortaya çıkan en çarpıcı gerçek, İran'ın ayakta kalmış olması değil, İsrail'in artık savaşarak çözemeyeceği sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmasıdır. İMAMOĞLU'NDAN BİR GANNUŞİ ÇIKARMA ISRARI VE BİR ÇARESİZLİĞİN ANATOMİSİ Ahmet Taşgetiren İmamoğlu ile Gannuşi'yi aynı cümle içinde telaffuz etmeye devam etmiş. Trump'a açılan davalarla Gannuşi arasında paralellik kurabiliriz. Türkiye'deki gibi değil. Türkiye'de Erdoğan'ın güçlü liderliğine rağmen ona muhalefet edilebiliyor, isteyen ona hakaret etmediği sürece istediğini söyleyebiliyor, onu meşru yollarla devirmek için örgütlenebiliyor ve seçimler var. Bana hatırlattığı Müslüman aydın sorumluluğu veya adalet veya "kin duyduğunuz kişilere bile adalet" değerlerinin kendisinde eskisi gibi çalışıyor olup olmadığını sormakla yetineyim.
10 Haziran 2026 04:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Gannuşi'yi Cezalandırmaya Doyamamak!
Geçtiğimiz günlerde Tunus'tan gelen bir mahkeme kararı, Tunus'ta 5 yıldır yaşanmakta olan bir hikayenin yeni bir halkası gibi. 5 yıldır bugün 84 yaşına varmış olan Raşid Gannuşi'nin zindanda üzerine bir kilit daha vurulmasından ibaret. "Nahda'nın gizli yapısı" olarak sunulan davada aralarında eski Meclis Başkanı, Nahda Hareketi lideri ve İslam dünyasının en tanınmış düşünür-siyasetçilerinden biri olan Raşid Gannuşi'nin de bulunduğu çok sayıda isim hakkında ağır cezalar verildi. Çünkü burada yargılanan sadece bir siyasi hareket değil; aynı zamanda Arap dünyasında demokrasi ile İslam arasında kurulmaya çalışılan en önemli uzlaşma tecrübelerinden biridir. Davanın hukuki yönünden ziyade 2021 Temmuz'unda yaşanmış darbenin talepleriyle ilgili olduğunu bilmeyen yok. Suikastlar Tunus'u derin bir siyasi krize sürükledi. Buna rağmen dosya kapanmadı; aksine Tunus'taki siyasi kutuplaşmanın en önemli sembollerinden biri haline geldi. Fakat bu gelişmeleri anlamak için asıl olarak 25 Temmuz 2021'e dönmek gerekiyor. Tam tersine bütün süreç "halkın iradesi", "anayasal meşruiyet" ve "demokrasiyi kurtarma" söylemleriyle yürütüldü. Tunus'un bugün yaşadığı trajedinin merkezinde bu bizim "postmodern darbe" vasfıyla aşina olduğumuz paradoks bulunmaktadır. Siyaset biliminin uzun zamandır üzerinde durduğu "seçimli otoriterlik" veya "anayasal darbe" kavramları tam da bu tür durumları açıklamak için geliştirilmiştir. Ancak bu hikâyede asıl dikkat çekici olan şey Raşid Gannuşi'nin şahsıdır. Çünkü Gannuşi herhangi bir İslamcı lider değildir. 2011 sonrasında Nahda iktidara geldiğinde birçok gözlemci Tunus'un İran veya Sudan benzeri bir yola gireceğini düşünüyordu. Bugün Tunus'ta asıl mesele Raşid Gannuşi'nin suçlu olup olmadığı değildir. Asıl mesele, 2011 yılında özgürlük ve onur talebiyle başlayan Tunus hikâyesinin nasıl olup da yeniden siyasal dışlama ve yargı mücadeleleri eksenine geri döndüğüdür. Çünkü bu süreçte Tunus'ta gerçekten yargılanan Raşid Gannuşi değil, Arap Baharı'nın geriye kalan son demokratik umudu oluyor.
06 Haziran 2026 04:00

Dr. Rania El-abbasi İle Kocası Ve Altı Çocuğu
On üç yıldır akıbetleri bilinmeyen Dr. Rania el-Abbasi'nin altı çocuğunun öldürüldüğü resmen açıklandı. Dr. Rania el-Abbasi'nin altı çocuğunun öldürüldüğünün resmen açıklanması, bir yandan Suriye devrimi boyunca yaşanan sayısız trajediden yalnızca birinin gösterilmesi ama bir yandan da bu dosya, Esad rejiminin işlediği insanlık suçlarının mahiyetini ve ulaştığı ahlaki çöküşü bütün çıplaklığıyla ortaya koyan sembolik bir vakadır. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, "Tedamun Kasabı" olarak tanınan Emced Yusuf'un ve dosyayla bağlantılı bazı kişilerin gözaltına alındığı bildirildi. Ancak bazı suçlar vardır ki, onları sıradan siyasi şiddet kategorisi içinde değerlendirmek mümkün değildir. Şam"ın tanınmış diş hekimlerinden biri olan Rania el-Abbasi, aynı zamanda Suriye ve Arap dünyasının başarılı satranç şampiyonlarından biriydi. 2013 yılının mart ayında evlerine yapılan baskınla başlayan süreç bir gözaltı operasyonunun ötesinde bir ailenin sistematik biçimde yok edilmesinin başlangıcı olmuştu. Önce baba, Abdurrahman Yasin ardından Rania ve en küçüğü 1, en büyüğü de 12 yaşında olan altı çocuk, Dima, İntisar, Necah, Alâ, Ahmed, Liyan ortadan kayboldu. Bu yüzden Rania el-Abbasi'nin çocukları yıllar içinde yalnızca bir ailenin evlatları olmaktan çıktı; Suriye'deki tüm kayıpların sembolü hâline geldi. Rania el-Abbasi vakası benim için Suriye'de zaten takip etmekte olduğum sayısız insan hakları ihlali haberlerinin ötesinde bir anlam taşıyordu. Çünkü Rania'nın babası Muhammed İyd el-Abbasi, kökleri Siirt'in Tillo ilçesine uzanan ve akrabalık bağım bulunan büyük bir İslam âlimiydi. Şimdi 90'a yaklaşan yaştaki Muhammed İyd'in babası otuzlu yıllarda Türkiye'deki Arapça din eğitimine yönelik yasaklar dolayısıyla İslami eğitimini almak için Suriye'ye geçmiş ve eğitimine devam ederken evlenip Suriye'de kalmış bir alim. Hama olayları sonrasında ise Muhammed İyd tutuklanarak Tedmur hapishanesinde en ağır işkenceler altında 18 yıl geçirmiş. O yüzden Rania, Abdurrahman Yasin, Dima, İntisar, Necah, Alâ, Ahmed, Liyan'ın öldürülmesine yol açan intikamın bir parçası da Muhammed İyd Abbasi'yi hedef almış. Bugün bu dosyanın yeniden açılması ve önemli ölçüde aydınlatılması, yalnızca bir aile için değil, bütün Suriye için önemlidir. Belki on üç yıl boyunca çekilen acının telafisi mümkün değildir.
03 Haziran 2026 04:00

Kurbanın Taşıdığı Medeniyet: Türkiye'den Dünyanın Mazlum Coğrafyalarına
Millet adına yüklenilmesi gereken sorumluluğu da bir angarya gibi gösteren, mümkünse her türlü vatan borcunu atlatmaya çalışan, kendince "uyanık" bir karakteri besliyor. 100 yıllık milli-ulusalcı eğitimimizin ortaya çıkardığı nesiller maalesef bugünkü hali pür melalimizin en önemli sebeplerinden biri. Kurban bayramı yaklaştığında dünyanın her tarafına kurban organizasyonları için koşuşan ve Türk milletinin kurban köprülerini dünyanın özellikle mağdur, mazlum ve yoksul coğrafyalarına kuran büyük bir gönüllü ordusunun faaliyetleri ortaya gerçekten muhteşem bir manzara çıkarıyor. Bugün Türkiye merkezli vakıf ve derneklerin Filistin'de, Gazze'de, Arakan mülteci kamplarında, Somali'de, Nijer'de, Çad'da, Sudan'da ve Afrika'nın en ücra bölgelerinde yürüttüğü kurban çalışmaları yalnızca bir yardım faaliyeti değildir. Kurbanın gerçek anlamının, yalnızca vermek değil; yakınlaşmak olduğunu, kelimenin kökündeki "kurbiyet"in tam da bunu ifade ettiğini hatırlayalım. Değerli dostumuz Vahdettin İnce, her zamanki inceliğiyle İslam medeniyetinin biraz da "kurban medeniyeti" olduğunu çok güzel, sahih anekdotlarıyla ortaya koymuş. Evet İslam medeniyeti için bir fıkıh medeniyeti, vakıf medeniyeti yakıştırması yapılabilir, ama aynı zamanda "ırağı yakın eden bir kurban medeniyeti" olarak da tavsif edilebilir. Müslümanlar biraz güçlerini topladığında bu özellikleri, içlerine birer şiar olarak Yüce Rabbleri tarafından yerleştirilmiş olan kurban, zekat, infak emirlerinin kaçınılmaz bir tezahürleri olarak ortaya çıkıyor. Aynı zamanda kuşatma altındaki bir halka "yalnız değilsiniz" mesajıdır. Türkiye'de faaliyet gösteren İHH, Türkiye Diyanet Vakfı, Cansuyu, Yetim Vakfı, Deniz Feneri, Sadakataşı, Beşir Derneği, Acil-Der, Siirt Vakfı, Hayrat, İnsan ve Medeniyet Hareketi ve benzeri birçok kuruluşun çalışmaları bu açıdan değerlendirildiğinde, karşımıza yalnızca bir yardım ağı değil, aynı zamanda küresel ölçekte işleyen bir vicdan hareketi çıkmaktadır.
01 Haziran 2026 04:00

Kurban'a Dair İsmailce Dersler
1. Kurban, dar bir ibadet tartışmasının sınırlarının ötesinde insan varoluşunun, tarihsel çatışmaların ve modern siyasetin merkezî kavramlarından biri olarak yeniden düşünülmeli. 2. Kurbanın tarihinde mesela bir İsmail'in Gülüşü imgesi bütün bu tartışmaların hem sembolü hem eleştirel ölçüsü olarak ortaya çıkar. 3. Kurbanın bir varoluş düzeyidir. İnsan, tercihler yapan bir varlıktır; her tercih aynı anda başka imkânların feda edilmesidir. Bu bakımdan kurban, insan eyleminin yapısına içkindir. 4. Modern bireycilik çoğu zaman teslimiyeti zayıflık olarak görür. Burada sevgi, tenakuzları gideren güç olarak ortaya çıkar. 5. Modern hayat insanları sınıflara, kimliklere, uzmanlıklara ve yalnızlıklara ayırırken; hac ve kurban bu parçalanmışlığı geçici de olsa askıya alır. Kelimenin asli anlamı olan "kurbiyet" yalnızca Allah'a değil, insanın insana da yakınlaşmadır. 6. Tarih boyunca iktidarlar, kendi meşruiyetlerini üretmek için kimi zaman mabetleri, kimi zaman savaşları, kimi zaman hukuku kullanmışlardır. Modern dünya kendisini "insan kurbanını aşmış" olarak tanıtsa da, kitlesel savaşlar, sömürgecilik, ekonomik yoksullaştırma, zorunlu göç rejimleri ve seçici merhamet politikaları bunun aksini göstermektedir. 7. Kurban imtihanı aslında bir rüya üzerinden başladığına göre bir tarafı da hep yorumla ilgili olmuştur. 8. Gazze kurbanlıkta çağımızın en yakıcı Akabesi veya Moriah'ı olarak karşımıza çıkar. 9. Kurban kavramı olmaksızın ne dini tecrübeyi ne siyaseti ne de insan psikolojisini tam olarak anlayabiliriz. Çünkü insan hayatı, sürekli olarak değer hiyerarşileri kurmak zorundadır. Bir çocuk güvenlik miti uğruna feda edildiğinde bu zulümdür. İsmail'in Gülüşü bu ayrımı görünür kılar. "Ben yalnızca sizin hikâyenizdeki yan karakter değilim" demektir. Haksızlığa rağmen insan kalabilmenin işaretidir o. Bu yüzden İsmail, pasif mağdur değil; teo-politik özne olarak yeniden okunur. 10. İslam'ın kurban anlayışı yalnızca mevcut geleneklerin devamı, onların tashihi ve restorasyonudur. 11. Her insanın bir Akabe'si vardır: Korkuların, vesveselerin, menfaatlerin taşlandığı eşik. Her insanın bir İsmail'i vardır: Susturulmak istenen ama gülmeye devam eden yanı. Ve her insanın bir İbrahim sorusu vardır: Sevdiğini hakikat uğruna nasıl konumlandıracağı sorusu. Çünkü kurbanın nihai anlamı, yalnızca bayram günlerinde icra edilen bir vecibede değil; insanın her gün hangi dünyanın tarafında yer aldığı kararında ortaya çıkar. O gülüş bize şunu hatırlatıyor: Tarih, yalnızca güçlülerin yazdığı bir metin değildir. Not: İsmail'in Gülüşü isimli kitabımızın (Beyan Yayınları, 2026) sonuç kısmından geliştirilmiştir.
30 Mayıs 2026 04:00

Batıcı Evrensellik, Kendi Tarihsel Yerelliğini Görünmez Hale Getirerek Çalışır
Eleştiri yer yer teorik olmaktan çıkıp hafif alaycı bir "siz de mi?" psikolojisine kayıyor. Bu noktada ortaya çıkan huzursuzluk beklenmedik bir şey de değildir. Çünkü bugün "medeniyet", "yerlilik", "İslamî epistemoloji", "sömürgesizleşme" gibi kavramları kullanan herkes otomatik olarak özcü ilan edilmektedir. Fakat bazı eleştiriler meseleyi bilinçli biçimde çarpıtarak şöyle sunuyor: "Eğer Batı-merkezci evrenselliği eleştirirseniz, geriye yalnızca yerli otoriterlik kalır." Bu tam anlamıyla sahte ve neresinden bakarsanız kolonyal bir ikilemdir. Tam tersine, bu değerlerin yalnızca Batı'nın tarihsel tercümesine indirgenmesine itiraz etmektir. Ama bu evrensellik Avrupa modernitesinin yaptığı gibi kendi tarihsel deneyimini insanlığın tek normu haline getiren homojenleştirici bir evrensellik değildir. Ayrıca benim daha önce yaptığım dekolonyalizm eleştirilerini kullanarak "bakın, Yasin Aktay bile bunların teorik olarak sorunlu olduğunu söylüyor" sonucuna varanlar önemli iki şeyi görmezden geliyorlar: Birincisi, aslında bizim daha işin başında bu konuda ciddi bir farkındalığa zaten sahip olduğumuz. Bugün Talal Asad'ın sekülerlik eleştirisi, Wael Hallaq'ın modern devlet çözümlemeleri, Salman Sayyid'in Müslüman özneleşmesi üzerine düşünceleri veya Mignolo'nun epistemik sömürgecilik analizleri, yalnızca "Batı bizi yanlış anladı" demekten ibaret değildir. Bunları yalnızca "İslamcı mağduriyet söylemi" diye okumak, en hafif ifadesiyle büyük bir teorik yüzeysellik ya da bilinçli bir indirgemeciliktir. O eşik aşıldığında hemen "otoriterlik", "yerlicilik", "medeniyetçilik", "kimlikçilik" suçlamaları devreye giriyor. Oysa bugün insanlığın ihtiyacı olan şey, ne Batı'yı şeytanlaştırmak ne de Batı'yı insanlığın zorunlu kaderi gibi görmektir. Eğer bugün dekolonyal düşünce Müslüman dünyada karşılık buluyorsa, bunun sebebi siyasî faydacılık değil, modern dünyanın kurduğu bilgi rejimlerinin hâlâ milyonlarca insanın hafızasında derin yaralar bırakmış olmasıdır. Ve bu yaralar, birkaç akademik suçlamayla ortadan kalkacak yaralar değildir.
26 Mayıs 2026 04:00

Siz Sömürgesizleşmek İstediniz De Biz Mi Engel Olduk?
Geçtiğimiz günlerde Birikim'in internet sitesinde Tunahan Yıldız imzasıyla yayınlanan bir yazı sayesinde İslamcıların sömürgesizleşme literatürüne olan ilgisi hakkında belli bir kesimde birikmiş epey bir ağrısının varlığına muttali olduk. Doğrusu bunu hiç bilmiyor ve fark etmiyor değildim ama bunun etrafında bu kadar çok lafın birikmiş olduğunu, Yıldız'ın atıf yaptığı yazılar sayesinde fark ettim. Yıldız'ın daha "entelektüel soruşturma dosyası" havasında ilerleyen yaklaşımı sadece İslamcıların yaklaşımlarını fişlemiyor, onlara karşı yazılmış yazıları da bir arada düşünmemişi sağlıyor. İkisinin dili farklı olsa da, derindeki ortak kaygı aynı: Türkiye'de muhafazakârların, İslamcıların ve yerli-milli diyebileceğimiz düşünsel damarın postkolonyal/dekolonyal teoriyi sahiplenmesi. Bu, sadece Türkiye için değil, Latin Amerika'dan Hint milliyetçiliğine kadar birçok postkolonyal bağlam için de tartışılmış gerçek bir problemdir. Yani muhafazakârlar Said'i, Fanon'u, Asad'ı, Mignolo'yu veya Salman Sayyid'i gerçekten yaşadıkları tarihsel tecrübeyi anlamak için değil de, adeta bir "iktidar mühendisliği çantası" olarak kullanmışlar gibi bir hava var. Sanki postkolonyal teori doğal olarak seküler-liberal akademinin kullanım alanıdır da, Anadolu muhafazakârı bunu eline alınca birden "tehlikeli popülizm"e dönüşmektedir. Bu günlerde bu vesileyle açılan bahse temel bir bilgi olarak tekrarlayalım ki Müslümanların sömürge karşısındaki durumları fantastik-akademik-entelektüel bir ilgi konusu değildir. 1918 yılında yıkılan Osmanlı topraklarını sömürge ülkeleri peşkeş çekti, topraklarını paylaştı, bu topraklar üzerinde de onları İslam'dan uzaklaştırmak üzere ideolojik rejimler inşa etti. İsimleri Arap, görünürde dinleri Müslüman olmaları bu devletleri özü ve işlevi itibariyle Müslüman kılmıyordu elbet. Dolayısıyla post-kolonyal teoriyi yalnızca üniversite koridorlarında dolaştığı sürece "meşru", Müslüman toplumların siyasal diline girdiğinde ise "araçsallaştırılmış" saymak, bizzat Avrupa-merkezci bir epistemolojik refleksin ürünü olarak tebarüz ediyor.
25 Mayıs 2026 04:00

Sömürgesizleşme De Bir Mülk Oldu Ya! Daha Neler Göreceğiz?
Bundan kurtulmaya çalışmak ise Müslümanlar için salt entelektüel veya akademik bir lüks değil bir varoluş meselesi. Yazıların toplamından, sanki dekolonyalizm teorisi veya söylemi Müslümanların bugünkü durumundan çok önce ortaya çıkmış da İslamcılar bu söylemi kendi iktidarları için "araçsallaştırarak" sarılmış gibi neresinden bakarsanız tuhaf gelen bir yaklaşım öne çıkıyor. Yıldız'ın yazısını ve atıf yaptığı bazı yazıları okurken zaman zaman kendinizi akademik bir makale değil de, adeta "Dekolonyalizmle Mücadele Şube Müdürlüğü"nün hazırladığı titiz bir istihbarat raporunu okuyor gibi hissediyorsunuz. Ama sanki İslamcıların dekolonyalizmle ilgileri kendi gerçekleriyle ilgisizmiş gibi ve sanki eşit rakipleriyle iktidara yürürken kullandıkları veya daha teknik tabirle sadece "araçsallaştırdıkları" mevzulardan bir mevzuymuş gibi. Tabi burada daha ironik olan şey Postkolonyal teori söz konusu olduğunda Batılı akademisyenlerin veya Türkiye'de bu teoriye ilgi duyan sol kesimin yaptığı her şey "eleştirel teori", Müslümanların yaptığı şeyin ise birden "araçsallaştırma" oluvermesi. Ama sıra Türkiye'de muhafazakârların veya İslamcıların aynı teorileri kendi tarihsel deneyimleriyle ilişkilendirmesine gelince birden ortamda hafif bir panik havası oluşuyor: "Bir dakika, siz bunları nasıl kullanırsınız?" Burada alarm zilini kastıran duyar çok açık tabi: Sorun teorinin "kullanılması" veya yanlış kullanılması değil, teoriyi kimin "kullanıyor" olduğu. Her durumda teoriyle ilişki bir "kullanma" ilişkisidir çünkü. Sadece bu bakış bile temellük edilmiş bir "eleştirelliğin" nasıl bir kullanım meselesi olduğunu açığa vuruyor aslında. Müslümanlar için varoluş ve doğrudan "işgal" meselesi olan şey bugün Türkiye'de eleştirellik üzerinde bir kadastro oluşturmaya çalışan bazı çevreler için keyfe-keder bir entelektüel mesele olabilir ama Müslümanlar için gerçek bir meseledir. Bunu bilmiyor olmaları da onların meselesi olsun. Tabi Müslümanların bir varoluş meselesi olarak hissettikleri ve 120 yıldır yaşadıkları şeye karşı hissedilen şey teorik bir eleştiriden çok, kültürel bir şaşkınlık ve sınıfsal bir huzursuzluk. Onların birdenbire Heidegger, Said, Fanon, Asad, Mignolo konuşmaya başlaması bazı çevrelerde hâlâ hafif bir "sonradan görmelik" hissi uyandırıyor. Mücahit Bilici'nin "dost-Kemalist iğrenti" dediği şey tam da burada devreye giriyor galiba. Tabi orada zaten mündemiç olan bir Modernleşme sürecinde bizzat aşağılanmış, "geri", "irticai", "medenileştirilmesi gereken unsur" muamelesi görmüş toplumsal kesimlerin çocukları olarak bu literatürde kendi yaşadıkları tecrübeye dair bir kavramsallaştırma da buldular. Türkiye'de AK Parti'nin 24 yıllık iktidar dönemi bile İslam dünyasının iliklerine kadar işlemiş dekolonizasyonu sağlamaya yetmemiştir. Burada aslında Fanon ve Said'i Müslümanlardan çok kendilerine "mülk" gibi görüyor olmanın psikolojisi ve sembolik mülkiyet rejimini sorgulamaya davet etmek gerekiyor.
23 Mayıs 2026 04:00

Kurbanın Tashihi: İbrahim'den Modern Dünyaya Tevhidin Yeniden İnşası
İnsan topluluklarının en erken dönemlerinden itibaren tanrılara sunulan hediyeler, kanlı ritüeller, adaklar ve fedakârlıklar, insanın kutsal ile kurduğu ilişkinin merkezinde yer almıştır. Bu dönüşümün en sembolik ve en dramatik ifadesi, hiç kuşkusuz İbrahim anlatısında ortaya çıkar. Bu anlatıya göre evrimin bir aşamasına tekabül eden Tevrat'ta yer alan İbrahim ve İshak hikâyesi, insan kurbanının uçurumundan geri dönülen bir ânı temsil eder. Yine de insan kurbanının yerine hayvan kurbanının geçirilmesi, kurbanın tamamen ortadan kaldırılması anlamına gelmez. İnsan kurbanının yasaklanması ile hayvan kurbanının kurumsallaştırılması, bu boşluğu dolduran bir ara çözüm olarak görülebilir. İbrahim anlatısının bir başka önemli boyutu ise soy, miras ve meşruiyet meselesi ile yakından ilişkilidir. İbrahim'in iki oğlu –İshak ve İsmail– arasındaki gerilim, yalnızca aile içi bir çatışma değildir. Tanrısal vaatlerin ve antlaşmanın hangi soy üzerinden devam edeceği sorusu, İbrahim anlatısının merkezinde yer alır. Bu noktada Sara, Hacer, İshak ve İsmail arasındaki ilişkiler yalnızca ailevî bir dram olarak okunamaz. Bu hikâye aynı zamanda bir soy anlatısıdır. Yahudilikte bu anlatı İshak üzerinden devam eden bir soyun kutsallaştırılması ile ilişkilidir. İslam ise İbrahim'in sınavını iman ve teslimiyetin en yüksek örneği olarak görür ve kurban ibadetini bu teslimiyetin bir sembolü olarak yorumlar. Örneğin Søren Kierkegaard, İbrahim anlatısını iman ile etik arasındaki gerilimi açıklamak için kullanır. İbrahim'in Tanrı'ya mutlak teslimiyeti, Kierkegaard'ın düşüncesinde "imanın sıçrayışı"nın en güçlü örneğidir. Buna karşılık bazı modern düşünürler kurban düşüncesini tamamen eleştirel bir çerçevede ele almıştır. İslam'ın kurbanla ilgili yaklaşımının tashihi aslında aynı zamanda tevhidin tashihiyle de paralellik arz eder. İbrahim anlatısı kuşkusuz her durumda bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle İbrahim anlatısı yalnızca geçmişe ait bir hikâye değil, aynı zamanda modern düşünce için de önemli bir tartışma alanıdır.
20 Mayıs 2026 04:00

Radikal Eleştirinin Eleştirisi, Şüpheden İnşaya Dönmenin Kaçınılmazlığı
Başlığıyla çevrilen kitabını (Heretik Yayınları, çev. Özge Karlık, 2017), bazı düşüncelerin doğum yeri ve intişar ettiği yerin farklı olabilmesi üzerine çok da şaşırmadığım ama ilginç bulduğum bir hikaye olarak okumuştum. Batı düşüncesinin son yarım yüzyılda yaşadığı en büyük kırılmalardan birini oluşturmuştur "dekonstrüksiyon" (yapısökümü) adı verilen bu radikal eleştirellik veya bir başka açıdan zihinsel operasyon. Başlangıçta masum bir eleştirel yöntem gibi görünen bu yaklaşım zamanla yalnızca fikirleri değil, hakikatin kendisini de çözmeye yönelen büyük bir epistemolojik harekete dönüştü. Bugün artık yalnızca metinleri değil; aileyi, cinsiyeti, tarihi, milleti, dini, estetiği, hukuku, hatta biyolojik gerçekliği bile "inşa edilmiş", yani uydurulmuş ve gerçek bir temeli olmayan kurumlar sayan bir zihinsel evrende yaşıyoruz. Michel Foucault, Jacques Derrida ve Gilles Deleuze gibi düşünürler, modern kurumların görünürde nötr olan yapılarının arkasında işleyen iktidar ilişkilerini göstermeye çalıştılar. Nietzsche'den yola çıkarak tarihe bir yön ve bütünlük atfedenlerin kurdukları putlara işaret ediyordu, buraya kadar tamamdı, ama bu put kırıcılığın sonunda "tarihin hiçbir yönü ve anlamının olmadığını" söylemesi haddini aşan yeni bir put inşa ediyordu. Ancak sorun tam burada başladı. Başlangıçta "iktidar ilişkilerini görünür kılmak" isteyen yaklaşım, giderek hakikatin kendisinin imkânsız olduğunu ilan etmeye yöneldi. Her şeyin yalnızca "sosyal inşa" olduğu fikri, sonunda insanı üzerinde durabileceği zeminden mahrum bırakır. Asıl sorun ise bu zihinsel iklimin bir "inşa krizi" üretmiş olmasıdır. Şüphe etmeyi öğrendi ama hayran olmayı kaybetti. Medeniyet inşa ister. Bir çocuğa dil öğretmek bile aslında büyük bir medeniyet güvenidir. "Bu kelimeler yaşamaya değer" demektir. Bir sanat eseri üretmek, "güzellik hâlâ mümkündür" demektir. Her şeyi baskı, tahakküm ve hegemonya diliyle okumaya alışmış bir bilinç, sonunda yalnızca yıkmayı bilir hale gelir. Unutmamalıyız ki, insanlık sadece eleştirerek değil, inşa ederek ilerledi. Büyük edebiyatlar, büyük musikiler, büyük medeniyetler sürekli şüphe edenlerin değil; bir hakikate inananların eseriydi. Sonunda geriye kalan şey daima inşa edilmiş olandır.
18 Mayıs 2026 04:00

Siirt Üniversitesinde Sömürgesizleşme Nazarından Oksidentalizmi Yeniden Düşünmek: Batı'yı Aşmak Mı, Batı'ya Hapsolmak Mı?
Türkiye'de son yıllarda yapılan en dikkat çekici entelektüel buluşmalardan biri olarak kayda geçen sempozyum "İslam Medeniye-tinde Batı Araştırmaları: 14-19. Yüzyıllar" başlığıyla, yalnızca akademik bir toplantı olmanın ötesinde, modern dünyanın epistemolojik krizine karşı geliştirilen sömürgesizleşme arayışının önemli duraklarından biri niteliğindeydi. Yine Malezya'dan Bosna-Hersek'e, Suudi Arabistan'dan Ürdün'e, Kanada'dan Mısır'a ve Türkiye'nin birçok ülkesinden 120 kadar akademisyenin tebliğ sunduğu sempozyum konunun takibi, devamlılığı ve daha da derinleşmesi açısından ayrıca dikkat çekiciydi. Aslında "oksidentalizm" kavramı genel olarak ortaya atıldığı andan itibaren Batı'ya karşı geliştirilen tepkisel bir söyleme indirgenme talihsizliğini yaşamıştır. Oysa Siirt Üniversitesi'nde ikinci kez düzenlenen bu sempozyumun ortaya koyduğu yaklaşım bundan çok daha derinlikliydi: Oksidentalizm burada Batı'yı şeytanlaştıran bir söylem değil, Batı'yı tarihselleştiren ve merkezsizleştiren bir epistemolojik çaba olarak ele alındı. Programda, İbn Haldun'dan Tahtavi'ye, Ahmed Cevdet Paşa'dan Said Nursi'ye, İbn Teymiyye'den Mustafa Sabri Efendi'ye kadar çok geniş bir düşünce mirasının Batı'yla kurduğu ilişki Batıbilimi bağlamında yeniden ele alındı. Örneğin İbn Kesir'in tarih tasavvurunda Batı algısı, İbn Haldun'un Avrupa'ya dair değerlendirmeleri, Osmanlı düşünürlerinin Avrupa mektupları, Endülüs merkezli Batı okumaları, Hristiyanlık eleştirileri ve modern Avrupa düşüncesine karşı geliştirilen epistemolojik refleksler, aslında İslam dünyasının Batı karşısında hiçbir zaman tamamen sessiz ya da edilgen olmadığını ortaya koyuyordu. İstanbul'daki Dekolonizasyon Forumu'nda Dr. Esra Albayrak'ın özellikle vurguladığı "sıfır noktası kibri" tam da bunu anlatıyordu. Özellikle Batı'nın "evrensel insan", "ilerleme", "medeniyet" ve "akıl" kavramlarını nasıl kurduğuna karşı, İslam düşüncesinin geliştirdiği alternatif epistemolojik imkânlar dikkat çekiciydi.
16 Mayıs 2026 04:00