
Mevsimsel tahmin modelleri, bu yılın sonlarına doğru 1997-1998 ve 2015-2016 yıllarındaki rekorları bile aşabilecek bir "Süper El Niño" olasılığını masaya koyuyor. Uzmanlar, bu dalganın dünyayı geçici de olsa 1,5°C ısınma sınırının çok üzerine taşıyacağı, 2026 sonu ile 2027 yılının küresel sıcaklık rekorlarını aşacağı konusunda uyarıyor. Mersin sahillerinden Antalya zirvesine: Sıfır atık masalları Ülkemiz ve dünyaya "sıfır atık" masalları anlatanların önce bir gidip Mersin'in Tece ve Davultepe sahillerindeki mikroplastik istilasını görmesi gerekiyor. Bırakın süslü "sıfır atık" hikayeleri ve planları ile ülkemizdeki atıkların minimuma düşürülmesi ya da uygun teknolojilerle bertarafı Avrupa'dan alınan 12 milyon tonu aşan atıkların da bir sonucu Mersin sahillerine vuran kirlilik. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) 6. Değerlendirme Raporu'na bakanların gözünden kaçmayan acı bir detay var: Dünyanın kuraklık haritasında Türkiye, kuraklığın giderek daha da kötüleşmesinin beklendiği o endişe verici "kahverengi" kuşakta yer alıyor. Üstelik Türkiye'nin kendi resmi iklim raporları bile, yine IPCC verilerine dayanarak, bulunduğumuz Akdeniz Havzası'nın aşırı sıcaklar, giderek azalan yağışlar ve büyüyen su kriziyle bir "iklim değişikliği sıcak noktası" olduğunu itiraf ediyor. Uzmanlara göre El Niño'nun Türkiye üzerinde, Pasifik kıyılarında olduğu gibi doğrudan bir "ya kuraklık ya sel" etkisi yok; ülkemizin yağış rejimini daha çok Kuzey Atlantik Salınımı ve Akdeniz basınç sistemleri belirliyor. Ahi Evran Üniversitesi'nden Doç. Dr. Doğukan Doğu Yavaşlı, El Nino'nun Türkiye'deki etkilerine dair şu uyarılarda bulunuyor; "Eğer 2026 sonu-2027 başında öngörülen küresel ısınma ivmesi gerçekleşirse, Türkiye'de uzun süreli sıcak hava dalgalarının yaşanması, gece sıcaklıklarının yüksek seyretmesi, orman yangını sezonunun uzaması ve tarımsal su talebinin artması gibi sonuçlar doğurabilecek hassas bir döneme girilir. Bu açıdan en hassas bölgeler, Akdeniz, Ege ve Güneydoğu Anadolu,''. Çankırı Karatekin Üniversitesi'nden Doç. Dr. Okan Ürker ise bu sene yangın riskinin Türkiye'de de yüksek olduğuna dikkat çekerek; "Aşırı yağışlı geçen kış aylarından sonra diri örtü çok hızlı gelişiyor. Bu nedenle frekansı ya da şiddeti yüksek yangınların sayısında artış öngörülüyor" diyor. Ürker, bunun önüne geçmek veya riski azaltmanın ancak yanıcı madde yönetimi ile mümkün olabileceğini, riskli sezon başlamadan evvel, orman-maki gibi doğal peyzajlarda yoğun bir mekanik mücadelenin gerektiğini dile getiriyor. IPCC'nin kuraklık haritasında kahverengiye boyanan Türkiye, yaklaşan Süper El Niño'nun küresel ateşiyle birleştiğinde çok daha sıcak, çok daha susuz ve yangınlarla amansız bir mücadele vereceğimiz günlerin eşiğinde duruyor. Bu tablo, bize Antalya'da yapılacak zirvelerin süslü salonlarından çok, sahada acil ve gerçek bir hazırlığa ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Doğa bizimle pazarlık yapmıyor, sadece sonuçları önümüze koyuyor. El Niño gibi doğal olgular, kapitalizmin yarattığı iklim değişikliğinin çarpan etkisiyle birleşerek birer yıkım makinesine dönüşmüş durumda. COP31 veya benzeri zirveler; kömürden çıkışı reddeden, fosil yakıtlara halel getirecek cümle kurmayı bile agresif lobi faaliyetleri sonrası zirvelerin sonuç bildirgelerine yazdırmayan, şirketlerin kâr hırsını dizginleyemeyen ve doğayı sadece bir kaynak olarak gören bu sömürü sistemini kökünden sarsmadığı sürece birer "ön alma tiyatrosundan" öteye gidemeyecektir.
Kaynak: Evrensel
18 Mayıs 2026 00:08
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Kiraz Mevsimi
Her bir yanı ayrı bir güzellik taşıyan "tanrıların dağı İda"nın, Kaz Dağı'nın en güzel yerlerinden birisi olan Ayazma Tabiat Parkı'na geçtiğimiz günlerde, bir öğle sonrası gittik. Geyikli Dalyan'dan bir saatlik bir sürüşün ardından Ayazma Pınarı Tabiat Parkı'nın giriş kapısına geldik. Kapıdaki 20-25 yaşlarında gösteren genç görevli de bu köylülerden birisiydi. Yemek yediğimiz yerden on beş dakikalık yürüyüş mesafesinden sonra çıktığımız düzlüğün girişinde bulunan tabela burasının "kamp-karavan" alanı olduğunu gösteriyordu. "Köyde düğün var, ona yetişeceğim" dedi. "Püeehhhh" deyip elini salladı. "Kirazlar dalda kaldı. Alan eden yok" dedi, şehla gözlerini devirerek. Şaşırdım, bizim pazarda 150-200 lira vererek aldığımız kirazları toptancı 30-40 TL verip almak istemiyormuş. "Valla bilmiyorum abi, kiraz mevsimi böyle giderse halimiz duman bu sene" dedi ellerini iki yana açıp. Yaklaşık 7 yıl önce, 300-400 bin ağacın katledilmesinin ardından ortaya çıkan o korkunç fotoğraf sonrası on binlerin ağaya kalkması, ülkede Gezi eylemlerini andıran tepkilere neden olmuştu. Bu davanın sonuçlanmasına yakın, altıncı şirket Kaz Dağı sınırları içinde bulunan Kirazlı, Ağı Dağı ve Çamyurt sahalarını Nurol Holdinge ait TÜMAD şirketine 470 milyon dolara satarak Türkiye'den ayrılırken, bunun karşılığında da tahkim davasını geri çekmişti. O günlerde, on binlerin tepkisini yatıştırmak için Kirazlı'daki o korkunç ekolojik yıkım görüntülerinin olduğu sahanın "rehabilite edileceği" sözünü veren Orman Genel Müdürlüğü yıllarca bu sözünün üzerine yatmış, bölgede rehabilitasyon namına tek bir adım atmamıştı. Kanadalıların Doğu Biga Madencilik'inin adını "Altınkale" olarak değiştirip, yeni ÇED süreci bile başlatmaya gerek görmeden apar topar işe giriştiler. Çanakkale kent merkezine 20 kilometre uzaklıkta bulunan Kirazlı köyü, maden buralara gelmeden önce şifalı suları ve kütür kütür tatlı kirazları ile gündeme gelirdi kiraz mevsiminde. Ayazma'da "Kirazlar dalda kaldı" diye kederlenen Evciler köylüsü İsmail, Kirazlı'daki talanı, tahribatı görse, "Püeehhhh, bizimki de dert miymiş" der, şehla gözlerini belertirdi.
15 Haziran 2026 00:10


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Çiçek-böcek Seviciliğinden Ekolojik Yıkım Gerçeğine
Yerel yönetimler ve resmi kurumlar tarafından hazırlanan 2026 Çevre Haftası programları, "dünya bize emanet" ve "sıfır atık" temaları etrafında şekillenerek kentsel peyzaj, konserler ve atık toplama etkinliklerine indirgenmiş durumda. Çevre Gaftası programı: Step/aerobik etkinliği, sıfır atık ve kompost atölyesi, "Atkı Çözgü" tekstil sergisi, tişört dönüştürme atölyesi, yat limanında deniz temizliği ve uçurtma şenliği yapılıyor. Gizlenen çevre sorunu: Kaz Dağları yöresinin yüzde 79'u (yaklaşık 1 milyon 294 bin hektar) maden ruhsatlarıyla kapatılmış halde. Çevre Haftası programı: Çocuk gelişim merkezi öğrencileriyle 100 adet zeytin ağacı dikimi ve çocukların atık malzemelerden ürettiği kıyafetlerle kırmızı halıda yapılan "Geri Dönüşüm Defilesi" düzenleniyor. Gizlenen çevre sorunu: Taşınmaz Komisyonu eliyle ilde 118 adet maden ruhsatı ihalesiz olarak şirketlere satılmış durumda ve 95 maden projesi ÇED sürecinde ilerliyor. Çevre Haftası programı: "Geleceğe Yatırım: Sıfır Atık Eğitimi", çocuk tiyatrosu gösterimi, bando ekipleri eşliğinde "büyük çevre yürüyüşü" ve ödüllü sıfır atık yarışması gerçekleştiriliyor. Gizlenen çevre sorunu: Gümüşhane'de 54 adet maden projesi ÇED sürecinde bulunurken, 42 ayrı ruhsat sahası maden şirketlerine satılmış halde. Çevre Haftası programı: Okullarda atık pil toplama kampanyası ödül töreni, çocuklara yönelik kompost atölyeleri ve çiftçilere "Kırsalda Sıfır Atık" eğitimleri veriliyor. Çevre Haftası programı: Botanik parkta sergiler, "Denizlerde Plastik Avı" konulu fotoğraf sergisi, atık defilesi ve atık su arıtma tesisine teknik gezi yapılıyor. Parklarda kompost atölyeleri, atık toplama yarışmaları, "atıksız mutfak" panelleri ve sahillerde sembolik deniz dibi temizlikleri gerçekleştiriliyor. Malatya ve Erzincan hattı: Çevre Haftası programı: Deprem sonrası imar faaliyetlerinde "yeşil alan" vurgulu peyzaj çalışmaları, okullarda atık pil toplama kampanyaları ve belediye binalarında sıfır atık stantları kuruluyor. 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde Türk Toraks Derneği, Aydın Tabip Odası ve Çine Yaşam Platformu öncülüğünde bilim insanlarının katılımıyla "Çine'de kuvars/feldspat madenlerinin çevre ve işçi sağlığına etkilerinin değerlendirilmesi" toplantısı bunlardan birisi idi. Nehirlerin Kardeşliği şiarıyla 6 Haziran'da, 100. Yıl Meydanı'nda çok sayıda emek ve meslek örgütü ile çevre platformunun katılımıyla "Büyük Gediz Buluşması" düzenlenerek su varlıklarının sanayi ve maden eliyle yok edilmesine karşı direniş çağrısı yapıldı. Belediyenin aerobik ve kompost etkinliklerine alternatif olarak, Çanakkale Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri 5 Haziran Cuma günü kordon boyunda "Çanakkale'nin ekolojik haklar bağlamında sorunları ve önerileri" başlıklı halka açık bir forum düzenleyerek kentin etrafını saran altın madenlerini, siyanür tehlikesini ve yaşam alanlarının gasbını yüksek sesle tartıştı.
08 Haziran 2026 00:04

Demokrasi Askıda, Doğa Kuşatmada
"Mahkeme bir iktidar organıdır. Liberaller bunu bazen unuturlar, ama bir Marksistin bunu unutması affedilmez bir suçtur."* Türkiye'nin son çeyrek asırlık ekonomi-politik serüveni, sadece bir hükümet etme biçiminin değil; devletin, hukukun, coğrafyanın ve toplumsal muhalefetin baştan aşağı yeniden dizayn edildiği yapısal bir dönüşümün hikayesidir. Hikayenin geldiği noktada, seçilmiş yerel yönetimlerin sistematik olarak devlet tarafından atanan kayyımlarla değiştirilmesi ve ana muhalefet partisi CHP'nin liderliğinin "mutlak butlan" adlı bir "hukuk garabeti" ile iptal edilmesi gibi iki temel gelişme kendini gösteriyor. Türkiye'de siyasi muhalefet ve yerel demokrasi, adli ve idari mekanizmaların birer baskı aracına dönüştürülmesiyle tasfiye ediliyor. CHP'nin 38. Olağan Kurultayının Ankara Bölge Adliye Mahkemesi tarafından "mutlak butlan" gerekçesiyle iptal edilmesi ve mevcut yönetimin görevden uzaklaştırılarak eski yönetimin tedbiren başa getirilmesi, rejimin demokratik süreçleri içeriden boşaltmak için kullandığı bir otoriter rejim uygulaması olarak nitelendiriliyor. Bu kararın, siyasal rekabeti mahkeme salonlarında dizayn etme çabası ve "seçilmiş" iradenin yerine "atanmış" bir yapının getirilmesi anlamına geldiğine yönelik hükümet kanadı dışında toplumun çok büyük bir kesiminde genel bir kanı oluşmuş durumda. Cengiz Holdingin Hacıbekirler köyü yakınlarındaki Halilağa bakır ve altın madeni projesi için devasa ormanlık alanların yok edilmesi ve yörenin su kaynaklarının kuruma tehlikesiyle baş başa kalması; keza Nurol Holdinge ait TÜMAD'ın siyanürlü altın madeninin kapasite artışının yarattığı kirlilik ve ekolojik baskı, siyasal iktidarın doğayı salt bir sömürü aracı olarak görmesinin sonuçları arasında sayılabilir. Madran Dağı'nda Seferler köylülerinin fıstık çamlarını kesen, asırlardır kullandıkları yaylaları tapuları kaydırarak ellerinden alan şirketin sahibi CHP'den milletvekilliği ve iki dönem Çine belediye başkanlığı yapan Osman Aydın. Halkın iradesinin "mutlak butlan" veya "kayyım" kararlarıyla gasbedildiği bir düzende, Kaz Dağlarını veya Madran'ı savunacak hukuki ve siyasi kalkanlar da devlet şiddetiyle parçalanıyor. İktidar, çevre direnişlerini ve yerel hareketleri "devlet düşmanı" veya "ulusal güvenlik tehdidi" olarak damgalayarak, maden ve enerji projelerini protesto eden vatandaşlara karşı polis şiddetini meşrulaştırıyor. CHP'ye yönelik mutlak butlan kararı ile yaratılan siyasi belirsizlik, belediyelere atanan kayyımlar ve Kaz Dağlarından Madran'a kadar uzanan doğa talanı aynı otoriter rejimin farklı yüzleridir.
01 Haziran 2026 00:39

İklimimiz Çölleşirken Demokrasimiz Nasıl Kurudu?
İklim değişikliği, çevre felaketleri, tarım, deniz biyolojisi, sivil güvenlik gibi alanlarda veri sağlamak için Avrupa Birliği tarafından yönetilen ve uydu ile yerel sensör verilerini kullanarak dünyayı inceleyen gözlem programı olan Copernicus verilerinin de ortaya koyduğu gibi, son on yılda toprağın sadece yaz dönemindeki nem kaybı yüzde 23'ü aşmış durumda. Yani o yağan şiddetli yağmurlar sadece yüzeyi ıslatıp geçiyor; ekosistemimiz ne yazık ki kalıcı kuraklık girdabına çoktan kapılmış ve derin bir "kuraklık rejimi" içine hapsolmuş durumda. Dr. Ekberzade bu noktada çok çarpıcı bir kavramdan, "kuraklık hafızası"ndan bahsediyor. Memleketin toplumsal ve siyasal zemini de tıpkı o çatlayan topraklar gibi çok ağır bir siyasi-demokratik kuraklık yaşıyor. Düşünün ki; son yerel seçimlerden birinci parti olarak çıkan ana muhalefet partisi CHP'nin 38. Olağan Kurultayı, Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin verdiği tek bir kararla, "mutlak butlan" (kesin hükümsüzlük) denilerek bir kalemde yok sayıldı. YSK, aralarında Türkiye Barolar Birliği ve ülkedeki baroların çok büyük bir kısmı tarafından "kendisini inkar eden", yok sayan" bir karara imza atarak "mutlak butlan" kararını onayladı. Ekonomik krize çözüm üretemeyen, bu nedenle de her gün gittikçe eriyen siyasi iktidar, ömrünü uzatabilmek için ele geçirdiği baskı aygıtını ve yargı sopasını sonuna kadar kullanmakta, siyaseti bu sopa yardımı ile benzeri darbe dönemlerinde görüleceği şekilde dizayn etmeye soyunmakta. YSK; Ankara Bölge Asliye Hukuk Mahkemesinin verdiği 'mutlak butlan' kararını tanımakla da yetinmeyerek, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve yönetimini görevden uzaklaştırıp partinin direksiyonunu tekrar Eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'na verdi. Daha önce CHP Genel Başkanlığı koltuğunda (14 yıl) oturduğu süreçte, aldığı pasif tutum, iktidarın ömrünü uzatan tercihler (Ekmelettin tercihi, mühürsüz oylara itiraz edilmemesi, dokunulmazlıkların kaldırılmasına verilen destek vb.) gibi çokça eleştirilen, ancak bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından "CHP'nin başında bu beyefendi olduğu sürece ben de halimize hamdediyorum. İşimiz kolay" diye memnuniyetle yad edilen "Bay Kemal" yeniden CHP Genel Başkanı koltuğuna oturtulmak isteniyor. CHP'nin delegeler tarafından seçilen Genel Başkanı Özgür Özel'in deyimiyle "AKP yargı kolları" tarafından koltuğa oturtulan Kılıçdaroğlu'na ne partisinden ne toplumdan elle tutulur bir destek yok ve kendisine edilen sözler bu dünyada onurlu bir insanın yiyip yutacağı türden değil ama her zaman "soğukkanlı" olmakla tanınan Kılıçdaroğlu bu sefer de kendisine yönelen tepkiler karşısında sessiz, hissiz! Yüzüne yapışan her ıslaklık karşısında 'yarabbi şükür' diyor adeta! Siyasi iktidarın, ele geçirdiği yargı ve CHP'nin içindeki iş birlikçileri ile uygulamak istediği bu adım, 24 yıldır ülkeyi demir yumrukla yöneten otokratik, tek adam rejiminin, kendi bekasını korumak adına zaten kuruyup çatlamış olan o cılız demokratik kanalları tamamen tıkaması anlamına geliyor. Yargı eliyle gerçekleştirilen bu müdahale, düpedüz Saray rejiminin faşizm inşasına doğru attığı devasa ve planlı bir adımdır. Faşizmin inşası, kitleleri korkuyla teslim almak, sendikaları işlevsizleştirmek ve yargıyı bir sopa gibi kullanarak muhalefeti tasfiye etmek üzerinden ilerliyor. İnsan Hakları İzleme Örgütünün (HRW) de belirttiği gibi, mahkemenin bu kararı Erdoğan hükümetinin ana siyasi muhalefeti saf dışı bırakmak için attığı siyasi adımların bir parçasıdır. Kurulan bu yeni devlet düzeninde, siyasi partilerin devleti dönüştürme iddiası taşıması istenmemekte; aksine, muhalefetin iktidara itaat eden "yerli ve milli" bir aparata dönüştürülmesi amaçlanmaktadır. İklim değişikliğini inceleyen Ekberzade'nin yukarıda bahsettiğimiz araştırmalarında geçen "Karbondioksit paradoksu" diye bir gerçek var. Artan karbondioksit, bitkileri bir süreliğine daha yeşil ve gür gösteriyor ama o sahte yeşillik aslında su stresi yüzünden içten içe kuruyarak devasa bir yangın yakıtına dönüşüyor. Yakın geçmişte Bursa, Bilecik ve Eskişehir çevresinde yaşanan can kayıplı büyük orman yangınları, bu tehlikenin en somut ve yıkıcı örneği olarak verilebilir. Siyaset sahnemizde, iktidarın kaybettiği, ana muhalefet başta olmak üzere muhalefetin kazandığı yerel seçimler sonrası estirilen "normalleşme" rüzgarları ya da sandıktan çıkan geçici zafer sevinçleri de tam olarak bu paradoksa benziyor.
25 Mayıs 2026 08:13


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Madran Dağı'nın İnce Memed'i
"Belki 100 yıllık. Köyden sürüsü ile yaylaya çıktıklarında kalırlarmış. Babam burada doğmuş. Dedem ölünce bir süre daha kullanılmış, sonra yıkılmış". İşimi bitirip yanına geldiğimde evin bulunduğu arazi ile ilgili başlarına gelen olayları anlattı: "Bizim bu tapulu arazilerimizi yukarıdaki sit alanına doğru kaydırmış şirket. Dedemin evinin kalıntılarının bulunduğu arazi kaya mezarlarının bulunduğu Havutlu Tepe olarak görünüyor şimdi." Cep telefonundan gösterdiği tapu kayıt sisteminde harita üzerinde seçili görünen dikdörtgenin üzerinde tapu kayıt rakamı vardı. Gördüğünüz gibi evin kalıntılarının yanındayız şu an. Oysa bizim tapuyu kaya mezarlarının olduğu sit alanına kaydırmışlar". Güneşte parlayan cep telefonunun ekranından kırmızı bir çerçeve içine alınmış dikdörtgeni parmağı ile göstererek, "Arazimizi burdan 300-400 metre öteye kaydırmışlar. Başındaki 8 köşeli şapkası hop indi hop kalktı! "Sizin tapu kaymış diyorlar, tapu kayar mı memur bey? Bizim tapu kaya mezarlarının orada çıkıyor. Sit alanı çünkü orası, kesim yapamayacakları için bizim tapuları oraya kaydırmışlar. Aslında memur beyim, kesilen yerlerin hepsi sit alanı. Dünya kadar yıkıklık, örenlik vardı orada. Beşikler vardı, arı kovanları vardı kayaların tepesinde. Eskiden ayı çokmuş da ayı yemesin diye kovanları o kaya yükseklerine koyuyorlarmış, kütük kovanları. Muğla tapu başmüdürüne gittim. Ben devlete de millete de işlek konuşurum. Başmüdüre, "Siz" dedim "bizim arazilerimizi elden alıyorsunuz, beraber yiyorsunuz madencilerle" dedim. "Siz yağın balın içinde yüzün, yiyin, bizim malı, atadan dededen kalan malımızı... "Biz" dedim "Aç yaşayalım orada" dedim. "Bak" dedim "Bir gün gelecek gazeteler yazar" dedim. "Muğla canavarı şu kadar can almıştır, şu kadar araza vermiştir diye" dedim. "Kafaya koydum" dedim. "Oraya geleni, sererim" dedim. "Hepinizi kırarım orada" dedim. "Bizimle alakası yok" diyor. Diyor da diyor... "Köylünün işi yok. Köylünün yatağı yok, fakirin yatağı yok. Geçen gün orada mühendise; "Allah bir tane mi, yoksa iki tane mi?" dedim. "Bir tane" diyor. "Bir taneyse" dedim "Neden bazı lüks yaşıyor da bazı aç yaşıyor?" dedim. "Onu bilmem" diyor. "Memur beyim, bir fıstık çamı 100 kilo künar verir hiç vermese, 150 kilo veren de olur, 200 kilo veren de olur.
11 Mayıs 2026 00:04

Zivania'dan Darağacı'na
Konferansta 1913 -1974 yılları arasında Lefke'de faaliyet gösteren Amerikan madencilik şirketi CMC'nin geride bıraktığı atıkların yarattığı çevre sorunları ve çözüm önerileri tartışılıyor. Amfinin kat kat yükselen basamaklı sıralarında 35-40 kadar bilim insanı ve konuya dair uzmanın içerisinde, Türkiye'den gelen ekipteki tek gazeteci olarak, kürsüyü ve herkesi rahatça görebileceğim bir yere, amfinin en üst sıralarından birine oturup anlatılanları not etmeye çalışıyorum. Tartışmanın konusu; "zivania mı rakı mı daha güzel!" Ziraat ve çevre konusunda Türkiye'nin en önemli uzmanlarından olan Ümit Hoca'nın uzman olduğu bir diğer konu ise içkiler! İkinci teklifte bırakıveriyordum nazlanmayı; "Sağlığınıza o halde hocam!" Konferansın ikinci gününde, üniversite amfisinde, bir yandan Lefke'deki milyonlarca tonu bulan maden atıklarının nasıl bertaraf edilebileceği, edilip edilemeyeceği, kirliliğin bölgeye, narenciyeye, denize, toprağa etkilerini dinlerken, diğer yandan Ümit Hoca ile Senih ağabeyin, tadımını da yapıp (Küçük yassı bir şişedeki renksiz, 45 derece alkollü Rum içkisi zivaniayı sırayla yudumluyorlardı) tartışmalarındaki komik durumda onlardan çok kendime gülüyordum. Türkiye'den gelen tek gazeteci olarak halkımız ve tabii ki gazetem benden konferansla ilgili haberler beklerken benim kulağım "zivania mı rakı mı?" tartışmasına gidiyordu. Neyse ki "zivania mı rakı mı" atışması, iş zıvanadan çıkmadan tatlıya bağlandı; "öğlene zivania, akşam üstü rakı, yatmadan önce bira, cila niyetine!.." Ümit Erdem ve Senih Özay'dan oluşan bu "muhteşem ikili" ile (Aralarına Ertuğrul Barka'yı da alıyorlardı bazen) daha sonraları da birçok yerde birlikte olma, onların verdikleri bilgi-belgelerle haberler yapma olanağı buldum. Yazıya, "Bergama köylülerinin avukatı" olarak tanıdığım, çok önemli bir haber kaynağından öte, 26 yıldır dostluğunu, ağabeyliğini hep hissettiğim Senih Özay'ın 52 yıllık meslek yaşamından derlediği serginin açılışını anlatmak için başlamıştım, Ümit hocadan öteye gidemedim. Senih Ağabey ise, Prof. Dr. Doğan Kantarcı hocayla birlikte, "az rakı"nın insan sağlığı ve zihinsel dinçlik bakımından ne kadar önemli ve hatta gerekli olduğunun yaşayan örneği bugün. 2007 yılında Kıbrıs'ta, yüksek tavanlı amfilerin ciddi atmosferinde başlayan not tutma çabam, Ümit Erdem Hoca ile Senih Özay'ın fısıltılarına mağlup olduğunda anlamıştım; hayat bazen en önemli raporlardan değil, en içten tartışmalardan ibarettir. Ümit Erdem, ziraatın ve toprağın deryası olmasının ötesinde, neşesi bıyıklarına sığmayan, sesiyle odayı dolduran bir "hayat ustası"ydı. Umurbey Mahallesi 1332 Sokak No: 12 Darağaç, Alsancak.
04 Mayıs 2026 00:08

Kül Ve Şakayık
Günler ve geceler boyunca yağdı yağmur. Baharın ilk günlerinde, koyunların ve keçilerin kuzulamaya başladığı dönemde geldi kara haber Çan'ın Kulfal köyüne. Kimi muhtara koştu, "Yandık muhtar! Ne yapacağız şimdi?" diye, kimi telefona sarılıp eşine dostuna yetiştirdi kara haberi. Kimi, "yahu durun hele, daha ortada fol yok yumurta yok. Resmi yazı geçti mi elinize?" dedi, rahatlatmaya çalıştı köylüleri. Gün aşırı bir saatlik yolu tepip gittikleri, artık gide gele merdivenlerini aşındırdıkları devlet dairelerindeki memurlar, bürokratlar da hep aynı cümleyi tekrarladılar; "Resmi bir yazı yok daha." Günler, haftalar geçtikçe yaka silker oldular bu durumdan memurlar, müdürler. "Bilgim yok, yetkim yok"tan başka cümle gelmedi dillerine. Oysa, "Henüz resmi bir tebligat gelmedi bize" denmesi bile içlerindeki kederi bir nebze de olsa hafifletiyordu köylülerin. Gene Çanakkale'de Valiliği'nin, gene TEİAŞ'ın, gene Çevre İl Müdürlüğü'nün yolunu tuttular. Bir çare bekledi biçareler, günler ve haftalar boyunca... *** Birgün telefon geldi muhtara, acilen Ankara'ya TEİAŞ Genel Müdürlüğüne çağrılıyordu, azalarından iki kişi ile birlikte. TEİAŞ Genel Müdürlüğü'nün uğultulu koridorlarından geçerek girdikleri geniş odada kendilerini bekleyen müdür beyin söylediği kahvelerden henüz bir yudum almışlardı ki Atatürk ve Erdoğan fotoğraflarının önünde, gerinerek yaslandığı kocaman koltuğunun içinde küçücük kalan şişman, tıknaz adam, "Kararname çıktı, haritalar netleşti. Sizin köy istimlak edilecek muhtar bey" dedi ve kahvesini höpürdetti. İkinci yuduma elleri gitmedi köylülerin. "Yahu arkadaşlar bu kadar üzülmeyin. Devlet sizi evsiz barksız, yuvasız yurtsuz bırakacak değil elbet. Köyünüzün yerinden daha iyi bir yer gösterir, evinizden çok daha modern evler yapar. Hiçbiriniz aç açıkta kalmazsınız evelallah! Hem ne demişler tebdili mekanda ferahlık vardır. Değil mi?" Kimse tek söz etmedi bu söylenenlere. "Köyümüzün tamamı mı kamulaştırılacak?" diye sordu. "Tamamı" dedi müdür. "Ya tarlalarımız, meralarımız, mezarlarımız?" dedi muhtar, kendinin bile zor duyduğu bir fısıltı gibi çıkıyordu sesi. Boğazını temizledi, birkaç saniyelik duraksamanın ardından hiç uzatmadı; "onlar da" dedi. "İyi de biz nereye gideceğiz, köyümüz nereye taşınacak? Köyümüzün dört bir yanı kömür madeni. Yakınlarda gidecek bir yerimiz de yok. Yeni ev, cami, ahır, çeşme diyorsunuz, onlar nereye ne zaman yapılacak?" diye sordu muhtar. "Orasını bilemem hemşehrim. Ben sadece özelleştirme, istimlak kısmı ile ilgileniyorum kurum olarak. Köyün geleceği ile ilgili her şeyi Çevre Bakanlığı ile halledeceksiniz". Kurumun soğuk beton binasından çıktıklarında daha saat 10 bile değildi. Asmalı köy bir avuç kişi ile direnmeye çalıştı. Bugün, bir şakayık koparana 557 bin lira ceza yazan devlet, 500-600 yıllık köyleri kökünden söküp atıyor.
27 Nisan 2026 00:07

Su Kanunu Taslağına Ulaştık: Suyu Koruma Yasası Mı, Sermayeye 'Tahsis' Kalkanı Mı?
2013-2014 yıllarında TBMM'ye getirilen özellikle havza yönetimi, suyun mülkiyeti ve kullanımı konularındaki tartışmalar nedeniyle yasalaşamayan su kanunu taslağı, 2019'da güncellenmiş ancak TBMM'ye sunulmamıştı. Aralık 2023'te taslak yeniden ele alınırken Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, 2025 yılı sonunda yaptığı açıklamalarda su kanununun 2026 yılında yasalaşmasının hedeflendiğini belirtmişti. "Bu son taslakta neler var?" sorusunu 2013 yılında Meclise getirilen ve o dönem çokça tartışılan su kanunu taslağı ile önümüzdeki günlerde TBMM'ye getirilmesi beklenen taslak arasındaki farklara ve benzerliklere bakarak yanıt arayalım. 2013 yılındaki taslakta "asgari su akışı" gibi çokça tartışılan kavramlara karşın TBMM gibi konunun uzmanları ekosistemin su ihtiyacının birinci sırada olması gerektiğini savunurken, güncel taslakta su tahsisinde bir öncelik sırası oluşturulmuş; birinci sıraya içme ve kullanma suyu, ikinci sıraya ise "çevresel akış ihtiyacı" yerleştirilmiş. Güncel taslağın genel esaslarında "Her canlının sağlıklı ve yeterli suya erişimi" ve su kaynaklarının "Ekosistem esaslı korunması" ilkelerine yer verilmiş. Benzerliklere gelecek olursak; TMMOB, 2013 taslağını temel bir su kanunu olmaktan ziyade suyun özel sektöre devrini düzenleyen bir "su tahsis kanunu" olarak nitelendirmişti. Güncel taslakta da suyun yönetimi büyük ölçüde "su tahsis belgeleri" üzerinden kurgulanmış, su tahsisi yapma yetkisi tek elden DSİ'ye verilmiş. Güncel taslak her ne kadar ekosistem temelli bir yaklaşım benimsediğini iddia etse de, suyu halen bir "su kaynağı" olarak tanımlarken ve tahsis/kiralama rejimini bu kavram üzerinden yürütüyor. Güncel taslakta, doğal haliyle veya işlenerek satılmak üzere çıkarılan yer altı suları ile sanayide kullanılan sular "ticari su" olarak tanımlanıyor. Su kaynaklarını koruyacağını iddia eden devletin bir başka kurumu, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG), aynı günlerde 317 No'lu ihale ile 67 ilde toplam 485 devasa sahayı maden şirketlerine sattı. Balıkesir Bigadiç'teki aktif bir maden sahasının çevresindeki içme suyu kaynaklarını inceleyen araştırmacılar madenin hemen yakınındaki (0-5 km) sularda arsenik oranının, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve USEPA sınır değerlerini tam 125 kat aştığını tespit ediyorlar!
20 Nisan 2026 00:05

Madencilik Değil Ekstraktivizm: Sermayenin Doğaya El Koymasına Karşı Sınıf Mücadelesi
Gazetemizde günlerdir Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğünün (MAPEG) maden ihaleleri haberlerine yer veriyoruz. Birçok kez manşetten verdiğimiz bu haberlerde yüz binlerce hektarlık bir alanın maden şirketlerine devredildiği görülüyor. Kamuoyu tarafından da ciddi tepki ve tartışmalarla karşılanan bu ihalelere dair Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) açıklama yaparak, satılan ruhsat alanları yerine kazı yapılan maden sahalarının istatistiki verilerini (Türkiye yüz ölçümünün binde 1.8'i) paylaşarak güya haberleri yalanladı. Polen Ekoloji Kolektifi Üyesi Levent Büyükbozkırlı, MAPEG tarafından yapılan maden ihalelerinin yanı sıra, ülkemizdeki madencilik faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) süreçlerini ve Taşınmaz Komisyonu kararı ile adrese teslim verilen ihalelerin izini sürdü. Kolektif, ayrıca geçtiğimiz günlerde "Türkiye'de ekstaktivizmle mücadele" ve Adana'dan Zonguldak'a "Türkiye'de ekstarktivizm - kentler" raporlarını yayımladı. Polen Ekoloji olarak ekstraktivizm üzerine yürüttüğümüz çalışmalar, 13 Şubat 2024'teki İliç Katliamı'ndan sonra yoğunlaştı. "Yaşam altından değerlidir" kampanyasının ardından, 2025 baharında MAPEG ihalelerini incelemeye başladık. İkinci olarak, bu bölgeler sanki yüzyıllardır içinde canlı yaşamayan "boş alanlar" gibi görülüyor; yerel halka hiçbir bilgi verilmiyor ve köylüye iş makinelerini görmenin şoku yaşatılıyor. Komisyonun son 4 yılda 10 binden fazla sahaya ihalesiz devir yapması, halkın süreçten dışlandığını ve bunun sınıfsal bir mesele olduğunu gösteriyor. Ekstraktivizm, yol açtığı tahribatı "kalkınma ve istihdam" gibi yanıltıcı söylemlerle meşrulaştırmaya çalışır; oysa bu bir üretim değil, tam anlamıyla 'el koyma' tarzıdır. Akademisyenler, meslek uzmanları, sendikalar ve aktivistlerin "Madenciliğin Yıkımlarına Karşı Mücadele" Platformunda birleşip sahada örgütlenmesi kritik önemdedir.
13 Nisan 2026 00:05

Açlık Ve Karanlıkla Terbiye Edilmek İstenen Onurlu Bir Halkın Direnişi
Bizim İzmir'in Kordon'unu andıran ünlü Malecón sahil şeridinde yürürken, 1950'lerden kalma o eski Amerikan arabalarının egzoz kokusuna karışan okyanus kokusunu, insanların yüzündeki umutlu gülümsemeyi ve "kapısı kilitsiz evler" ülkesinde olmanın verdiği o tarifsiz güven duygusunu bugün bile unutamıyorum. "Kapısı kilitsiz evler ülkesi" Küba'dan Evrensel'e gönderdiğim ilk izlenim yazısıydı. Tribünde ellerinde uzun demir çubuklar, bıçaklar, tencere kapakları olan kişileri gördüğümüzde "Eyvah, ortalık karışacak sanırım" dediğimizi anımsıyorum. Bu acımasızlığın ilk büyük ve yıkıcı provasını 1990'larda, Kübalıların "özel dönem" dedikleri ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle ülkenin tamamen yalnızlaştığı yıllarda gördük. Ancak bu "zorunlu zayıflama" ciddi beslenme yetersizliklerini de beraberinde getirmiş; özellikle B vitamini eksikliğine bağlı olarak 50 binden fazla insanı etkileyen optik nöropati (görme kaybı) ve yürüme bozukluğu salgınları yaşanmıştı. Tıp dünyası bu mecburi "Küba diyeti"ni, kalp ve diyabet hastalıklarının azaldığı şeklinde akademik makalelere taşısa da; tüm dünya o kitlesel zayıflamanın arkasındaki gerçek dramı çok iyi biliyor. Trump yönetiminin 2025'te yeniden göreve gelmesiyle birlikte, Küba'yı "Terörizmi destekleyen devletler" listesine haksızca tekrar ekleyen ABD, Küba'ya petrol taşıyan gemilere ve şirketlere ağır yaptırımlar uyguluyor. Hastanelerdeki kuvözlerin ve sterilizasyon cihazlarının elektriksizlikten çalışamaması, hamile kadınların yeterince beslenememesi yüzünden bebek ölüm hızı ülke genelinde binde 4.0 seviyelerinden binde 9.9'a, başkent Havana'da ise binde 14 gibi korkunç bir seviyeye fırladı. Bu abluka, Küba halkının varoluş hakkına ve kendi kaderini tayin etme egemenliğine yapılmış doğrudan bir saldırıdır. Küba Devlet Başkanı Díaz-Canel'in halkına seslenirken kurduğu, "Fedakarlık yapmazsak, direnmezsek ne yapacağız? Pes mi edeceğiz?" cümlesi, o topraklardaki bağımsızlık ruhunu özetliyor. 2011 yılındaki Küba gezimizde, Guantanamo'daki uluslararası "ABD işgalindeki Guantanamo Küba'ya verilsin" içerikli toplantıda tanıştığımız ve Çepeçevre Yaşam için bir söyleşi de yaptığımız Özkan, 29 Ocak'tan bu yana adaya ticari petrol gemilerinin yanaşamadığını ve ablukanın artık açık bir kuşatmaya döndüğünü anlatıyordu. Özkan'ın, "ABD'nin haydutluğuna hayır diyebilecek kardeş halkların desteğine ihtiyaç var" sözleri, aslında sadece diplomatlara değil, vicdanı olan herkese yapılmış bir çağrıydı.
06 Nisan 2026 00:07

Orman İhaleleri Maden Projeleriyle Birebir Örtüşüyor!
Orman Genel Müdürlüğü (OGM) bünyesindeki Çanakkale ve Bayramiç Orman İşletme Müdürlükleri, son dönemde peş peşe "B Tipi Yeni Orman Yolu Yapım İşi" ihalelerine çıktı. Resmi ilan sitesi ilan.gov.tr'de yer alan ilanlarda Çanakkale Kartal Orman İşletme Şefliği sınırlarında toplam 7+895 km, Çan ve Kocayayla Orman İşletme Şeflikleri sınırlarında toplam 9+510 km ve Bayramiç Aladağ Orman İşletme Şefliği sınırlarında ise toplam 5+310 km uzunluğunda yeni orman yolları yapılacak. Çan ve Kocayayla Bölgesi (9+510 km yol): Kocayayla ve Çan bölgeleri doğrudan Alamos Gold (yeni mülkiyetiyle TÜMAD), Cengiz Holding ve Park Teknik şirketlerine ait 50 kilometrelik devasa maden ruhsat kuşağının (Ağıdağı, Çamyurt ve Halilağa projeleri) tam kalbinde veya hemen çevresinde konumlanıyor. Bayramiç Aladağ'da yoğun trafik: Dört dev maden şirketinin ortasından geçen yol Bayramiç Bölgesi (5+310 km yol): Bayramiç Orman İşletme Müdürlüğüne bağlı Aladağ Şefliği'ndeki yeni orman yolu yapımı, haritalarda Truva Bakır, Koza Altın, Teck Madencilik ve Park Enerji gibi şirketlerin iç içe geçmiş yoğun maden ruhsatlarıyla kuşattığı Bayramiç havzasıyla örtüşüyor. Çanakkale Merkez Bölgesi (7+895 km yol): Çanakkale Orman İşletme Müdürlüğüne bağlı Kartal Şefliği'ndeki yol ihalesi ise haritalarda Atikhisar Barajı koruma havzasının çevresinden başlayıp Kirazlı'ya kadar uzanan Orta Truva, CVK, Koza ve Doğu Biga (TÜMAD) şirketlerine ait ruhsat sarmalının bulunduğu genel havzada yer alıyor. Çan ve Biga civarında denizden 250-600 metre yükseklikte çok dar bir alanda yetişen Truva Kardeleni'ni tehdit eden faktörlerin başında "Kritik" düzey ile yol açma ve genişletme çalışmaları gelmekte. Bölgede giderek artan madencilik faaliyetleri de türün ve habitatının geleceği için "Yüksek" düzeyde tehdit oluşturuyor. Halkın ve ekoloji örgütlerinin yıllardır süren "Kaz Dağları koruma altına alınsın" çığlığına kulak tıkayan iktidar, Alamos Gold, Cengiz Holding, CVK Madencilik, Koza Altın, Park Teknik ve TÜMAD gibi şirketlere adeta bölgenin tapusunu devretti. TEMA Vakfının, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğünden (MAPEG) elde ettiği verilere göre; Biga Yarımadası ve Kuzey Ege'yi kapsayan yaklaşık 1 milyon 700 bin hektarlık Kaz Dağları yöresinin yüzde 79'u (yaklaşık 1 milyon 294 bin hektar) maden ruhsatlarıyla kapatılmış durumda.
30 Mart 2026 00:04

Sermayenin Pençesindeki Suyumuz!
Dün, 22 Mart Dünya Su Günü idi. İlk kez 1992 yılında Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler çevre ve kalkınma konferansında (UNCED) önerilen Dünya Su Günü, BM Genel Kurulu tarafından alınan kararla 22 Mart 1993 tarihinde resmi olarak ilan edildi. O tarihten günümüze her yıl dünya çapında farklı temalarla kutlanan Dünya Su Günü'nün, suyun yaşam için taşıdığı kritik önemi hatırladığımız bir gün olması gerekiyor aslında. Oysa biz bu günü, ülke olarak su kaynaklarımızı hızla tükettiğimiz bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz bir dönemde "Kutlayamıyoruz"! Öncelikle en çok suyun tüketildiği tarımdaki su kullanımının (yüzde 73) 2030'a kadar yüzde 64'e düşürülmesi planlanıyor. Şu an için yüzde 40'lar seviyesinde oldukça yüksek bir oranda olan şehir şebekelerindeki kayıp-kaçak oranlarının 2030 yılına kadar yüzde 25'e, 2050'de ise yüzde 10'a indirilmesi su planının hedefleri arasında. Planda bireysel kullanımda tasarrufu teşvik ederek, kişi başı günlük su tüketiminin 2030'da 120 litreye, 2050'de ise 100 litreye düşürülmesi planlanırken, endüstriyel tesislerde suyun geri kazanım oranının 2030'da yüzde 30, 2050'de yüzde 50 seviyesine ulaşmasını hedefliyor. Yıllardır ülkeyi yöneten AKP ve Cumhur İttifakında siyaset yapan yetkililer çeşitli dönemlerde gündeme gelen su krizini iklim değişikliği ve "CHP'li belediyelerin basiretsizliği" ile açıklamayı yeğliyorlar. "Su krizi; Allah-ü Tealadan gelen iklim krizi-küresel ısınma ve CHP'li belediyelerin basiretsizliği ve hatta cenabetliğinin birer sonucu"! Meseleye bu pencereden (penceresizlikten, körlemesine daha doğrusu) bakınca sorunu kaynağında çözmek, tarımsal dönüşümü sağlamak ve şebeke kayıplarını yüzde 10-15 seviyelerine çekmek yerine, halkı yağmur dualarına çağırmak, hutbelerde su duası yaptırmak, günü kurtarmak için de havzalar arası su transferi gibi devasa ve ekolojik riski yüksek projelere bel bağlamak "çare" olarak önümüze sürülüyor.
23 Mart 2026 00:01