×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Gölgesi Yeter!

Şamil Tayyar ile Mücahit Birinci arasındaki farklılaşmaya devam edelim istiyorum bugün.

Ahmet Taşgetiren

Kaynak: Karar

19 Haziran 2026 00:01

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Ahmet Taşgetiren

'Ayrık Sosyolojiler'i Ne Yapmalı?

Türkiye'nin önündeki temel meselelerden biri, büyüyen Türkiye vizyonu ile bu ayrık sosyolojiler arasında yeni bir ortak zemin oluşturup oluşturamayacağıdır" cümleleriyle noktalıyor. Önce sayın Aktaş'ın bu ülkedeki bir toplum kesimini "Ayrık" diye tanımlamasını değerlendirmek gerekir sanırım: Bu yaklaşım ülkede bir "büyüyen vizyonu" içselleştirmiş "ana kütle" nin varlığını, bir de onun ifadesiyle "kendisini bir ideolojik kaleye hapsetmiş" toplulukların bulunduğunu kabul etmiş gözüküyor. GENAR ve İhsan Aktaş'ın işi sayıları doğru okumak. Türkiye'yi okuyorlar, sorunları okuyorlar, kitlelerin nereden nereye nasıl kaydığını okuyorlar. GENAR'ın Mayıs ayı anketinde herhalde en "Ana kütle" denecek Ak Parti'nin oyu yüzde 34.2, MHP'nin oyu 8.4 gözüküyor. Toplamı kaç? Yüzde 43. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP birinci parti oldu, Ak Parti kurulduğundan bu yana ilk defa ikinciliğe düştü. CHP yerel yönetimlerde toplumun yüzde 65'inin yaşadığı şehirleri yönetme yetkisini aldı. İhsan Aktaş " Ayrık sosyolojiler" i tanımlarken "Aldıkları eğitim, yaşam tarzları ve kültürel referansları nedeniyle Batı sistemiyle iç içe yaşayan bu kesimler" diyerek "ideolojik tasnif" in kolaycılığına sığınıyor açıkça. Bu yaklaşım satar belli muhitlerde. Ama bu okuma mevcut Türkiye sosyolojisine yönelik doğru bir okuma değil. Eğer Ak Parti'ye akıl hocalığı da böyle gidiyorsa, gerçekçilikten çok uzak bir yerde dolaşıyor demektir. Yargısı sorgulanıyor Türkiye'nin… Yargıya güveni yüzde 20'lere düşüren halk bakışı nasıl bir "ayrık" lık probleminin esiri olmuş olabilir? İhsan Aktaş bugüne kadar "Partili Cumhurbaşkanı" statüsünü sorguladı mı bilmiyorum. Hani ben "Cumhurbaşkanı halktan yüzde 50 artı 1 oy olsa da yüzde 80'lerin onayını almasını beklerdim" diye yazmışımdır. Olmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan AK Parti Genel Başkanı şapkası ile konuştuğu her platformda, parti sosyolojisi dışında karşılık görmedi, yadırgandı. Ama "partili cumhurbaşkanlığı" ndan vaz geçilmedi. Herkes Ak Partili mi olacaktı ki "vizyon" a uygun sosyoloji haline gelsin? " Vizyon büyülenmesi" keşke Türkiye sosyolojisindeki farklılaşmayı görmeye mani olmasa… Ben bir "Akil İnsan" dan böyle dışlayıcı yaklaşımlar yerine Türkiye sosyolojisi ile sağlıklı iletişim kurabilmenin yollarının aranmasını tavsiye etmesini beklerdim.

23 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Dünya Üçüncülüğünden Dünya Kaçıncılığa?

Grupta bulunan Amerika ile cedelleşmek belki ama Avustralya ve Paraguay "kolay" rakipler olmalıydı. " Kolay" lar bu tür turnuvaların hiç de kolay olmadığını bizi daha iki maçta turnuva dışına iterek gösterdiler. Reklam kuşaklarında firmaların bütün konsepti "Bizim çocuklar" üzerine kurulmuştu. Yenilemez takımlara mı yenilmiştik, hayır, mesela Amerika'nın 2-0 yendiği Avustralya'ya 2-0, yine Amerika'nın 4-1 yendiği Paraguay'a 1-0 yenilmiştik. 2002'nin heyecanı vardı, 24 yıl öncenin Japonya Dünya Üçüncülüğü hâlâ heyecan kaynağımızdı. Gol yemek tamam, oyunun tabiatı içinde bu var, ama gol atamamak gibi bir sendrom, takımı kıvrandırırken bir çare bulunamaz mıydı? "Çarpıcı bir yetenek israfı" diye tanımlıyor bir yabancı spor gazetesi bunu. Şöyle yazıyordu: " 3 büyüklerin aylık maaş yükü, Avrupa'daki denk kulüplerin 2 ila 4 katı. Ama mesele sadece para değil. Avrupa kulüpleri bütçelerini stratejik planlama, liyakat ve sürdürülebilir sistemlerle yönetiyor. Türkiye'de ise büyük bütçeler çoğu zaman plansızlık ve kısa vadeli yaklaşımlar yüzünden sahaya gerektiği gibi yansımıyor. O yüzden bugün geldiğimiz noktada: Türk futbolunun en pahalı yanılgısı para değil, plansızlıktır." Altıntop, faal futbol hayatını tamamladıktan sonra Türkiye Futbol Federasyonu'nda görev aldı. Gerçekten büyük finansmanın döndüğü ve toplumda derin kulüp bağlılığının bulunduğu futbol, üstelik uluslararası planda ülkeler adına ciddi prestij sağlarken, Türkiye olarak nerede ise dünryanın bütün spor medyasında "dramatik" yorumlara konu olacak bir durumda bulunmak, ülkenin yaşadığı heyecanı tuz – buz ediyor.

21 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Şamil Tayyar'ın Açtığı Kapıdan Girince...

Son X mesajı kamuoyunu ve AK Parti içini de hareketlendirdi. Şöyle başlıyor mesaj: devlet içinde kontrolsüz yeni iktidar gruplarının peydah olduğunu gözlemliyoruz." Bu tespitler devlet hayatındaki bozulma ile ilgili, her biri derin sorgulamalar gerektirecek boyuttave tüm toplumu ilgilendiriyor. Ancak Tayyar "Zamanla siyasetin tasfiyesini sağlayacak bu gelişme, AK Partinin altını oyuyor, toplumsal bağını zayıflatıyor." diyerek işi, partisel boyuta indirgiyor. Halbuki kendisi de bu tespitlerden yola çıkıp, sebeplerin araştırılması gerekliliğini seslendirebilirdi. Muhtemel ki orası zülfiyare dokunma kaygısı uyandırmıştır. Onun için mesaj "partisel kaygı" dan devam ediyor: "Haliyle seçim sürecine girerken iktidar açısından siyasi risk artıyor." Ancak Şamil Bey, devlette olan biten her şeyin Cumhurbaşkanı ile bağlantılı olduğunu bilecek durumda. Onun için mesaj Cumhurbaşkanı'nın taşıdığı yük ile ilgili olarak devam ediyor: "Lâfı uzatmayım " diyor ve ekliyor: "Cumhurbaşkanımızın yükünü alacak, siyaset ve bürokrasi ilişkisini rayına sokacak" birisinin gerekliliğine işaret ediyor, ancak bu kişinin "gelecek kaygısı taşımayacak, toplumla yeni bir ahit yapacak güçlü ve güvenilir bir isim" olması gerektiğini vurguluyor. Burada soru şu: Yükü taşıyan sonuçta Cumhurbaşkanı Erdoğan. Acaba onun cenahından yüklerin çok ağır olduğu, siyaset ve bürokrasinin iyi idare edilmediği, en baştaki ifadeyle "devlet içinde yeni iktidar güçlerinin oluştuğu" na, "bundan dolayı Ak Parti'nin altının oyulduğu" na dair bir izlenim, bir işaret, bir kaygı ifade edilmiş midir? Neyse Şamil Tayyar sorunu böyle çerçeveledikten sonra kendi ifadesiyle "güçlü ve güvenilir" ismi seslendirmekten de geri kalmıyor: "Kişisel kanaatim, Berat Albayrak bu role en uygun olanıdır." Ardından da statü tanımı: " Bu görev illa bir bakanlık veya parti yöneticiliği değil, olursa iyi olur ayrı, cumhurbaşkanlığı makamıyla siyaset ve bürokrasi arasında güvenli bir köprü inşasını sağlayacak görev tarifidir. Dikkat çekmek istediğim konu, bu ihtiyacın aciliyetidir." " İhtiyaç acil!" Şamil Bey Berat Albayrak'a büyük kredi açıyor. Ancak siyaset öyle çok safiyane duyguların dolaştığı bir alan değildir. Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde Cumhurbaşkanlığı kraldan öte yetkilerle donatılmış kişidir. " Erdoğan'dan sonrası" gibi bir gündem, bütün siyaset dünyasında dolaştığı gibi herhalde Ak Parti dünyasında, belki Erdoğan aile çevresinde de dolaşmaktadır. En azından Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir fani olarak kendisinden sonrasını düşünüyor olması yadırganamaz. Öteden Mücahit Birinci devreye giriyor. O da parti bünyesinden: Ancak önce Şamil Tayyar'ın Cumhurbaşkanı'nın taşıdığı yükle ilgili bir zaaf ihtimalini izale etmek için bir şeyler söylemesi lâzım, şöyle: "Ancak; Türkiye'nin Sayın Cumhurbaşkanımıza 10 sene daha ihtiyacı vardır. Sayın Cumhurbaşkanımız da bu vazifeyi 10 sene daha kesintisiz, nizasız sürdürebilecek enerjiye ve kabiliyete sahiptir. Bundan en ufak kuşkum yoktur." Sonra Bilal faslına gelir Mücahit Bey. " Herhangi bir sebeple Sayın Cumhurbaşkanımız bu yönetme iradesini serdetmez ise, ki bu kendi kararı olacaktır, kişisel kanaatime göre ardından gelecek kişi de Sayın Bilal Erdoğan olmalıdır. En önemlisi de Bilal Erdoğan "denenmiş" bir siyasi figür değildir.

18 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Özgür Özel'in Zor Sınavı

Siyasi hırs öyle bir zehirdir ki, insanı, babasının cesedi üzerine basıp yukarı tırmanma çılgınlığına sürükleyebilir" diye yazmışlığım vardır. İktidar bir süredir CHP ile tam da "siyasi hırs" kulvarında oynuyor. Ekrem İmamoğlu 'na yönelik operasyon, herkesin başına böylesi ve daha kötüsü gelebilir gibi bir mesaj içeriyordu. "Ya AKP'ye katıl ya Silivri'ye atıl" denilen olay. Bu mesajı alan bir kısım CHP'li belediye başkanının siyasi refleksi kapağı iktidar partisine atmak oldu. 40 yıllık CHP'li, bir törende Ak Partili oluverdi. Bu iktidar hamlesini Özgür Özel, on binlerce insanın öfkesini alanlara taşıyan mitinglerle karşıladı. İmamoğlu operasyonu siyaseten ters tepmiş gözüküyordu. Sonra içerdeki başka bir siyasi hırs birikimi keşfedildi. Özgür Özel Kılıçdaroğlu'nu yenmişti bir Kurultay'da. Bu tür değişimler kolay hazmedilir değildi partilerde… Siz yenilgiyi içinize sindirmeye meyilli olsanız, etrafınızda sizin üzerinizden varlık kazanmaya çalışanlar durmaz, derindeki hırslarınızı kaşırlardı. Onu okudu iktidar. İmamoğlu – Özel çizgisindeki yükseliş yarınlardaki seçim hesaplarını alt-üst ediyordu. Allem edildi – kallem edildi, bir yargı kararı, "mutlak butlan" kararı, "tedbiren" diye bir de şerh konularak, Kılıçdaroğlu'nu siyaset mezarlığından çıkarıp CHP'nin başına oturttu. Bundan sonrası Kılıçdaroğlu'nun bu "kayyım yetkisi" ni nasıl kullanacağı ile ilgiliydi. "Etraf" da önemlidir bu durumlarda. Kılıçdaroğlu üzerine siyaset planı yapanlar "Etraf" ı doldurdular. "Şunu da yapabilirsin, bunu da yapabilirsin." Bu telkinlerin arkasında "İlerle nasıl olsa iktidarın desteği bizden yana" fısıltıları vardı. Muhtemelen her türlü yargı boyutunun kendilerini güçlendireceğini düşünüyorlardı. Nitekim ilerlediler, öyle ki iş, seçilmiş genel başkan Özgür Öze l'i "sıradanlaştırma" ya kadar vardı. Yani "Onun üzerinde bile operasyon yapabiliriz." Bunu, iki grup başkanvekilini görevden aldıktan, 9 milletvekilini ihraç talebi ile disiplin kuruluna verdikten, Parti Meclisi7i keyfimize göre toplarız" dedikten, sıranın il başkanları, bazı belediye başkanlarının ihracına gelebileceği haberlerini uçurduktan sonra yaptılar… CHP artık Kılıçdaroğlu'nun ve "Etraf" ının keyfi ne isterse, yapabileceği bir parti idi. Grupta büyük çoğunluk Özgür Özel'den yanaydı. Gelinen noktada Özgür Özel ve onu destekleyenler, "Edilgen" bir konumda gözüküyorlar. Halk nezdinde de, o, kürsülerde kükreyen insan yerine "operasyon yiyen" bir lider! Ayrı bir parti kurmak mı, seçime girme hakkı bulunan bir başka partide buluşmak mı, o parti ile uyumun nasıl olacağı, CHP'yi başkalarına bırakmanın doğuracağı sonuçlar, kim "Baba ocağı – Atatürk'ün partisi" nostaljisinin etkisiyle Kılıçdaroğlu'na tahammül eder, alışır, kim gerçek bir muhalefet bilinci içinde Özgür Özel'le duygudaşlık yolunda buluşur… Siyaset şu anda Özgür Özel ve arkadaşlarının yarın planlamasına kilitli.

16 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Operasyonlar Ülkesi

C umhurbaşkanı Erdoğan, Meclis'te ayaküstü sorulan soruya "Türkiye bir yargı devletidir" cevabını vermişti. O günlerde "Acaba Cumhurbaşkanı'Hukuk devleti' diyecekken sehven 'Yargı devleti' ifadesini mi kullandı, yoksa hukuk devleti ile yargı devleti arasındaki farkın farkında mı değil?" tartışması yaşanmıştı. Sistem içinde gerek yargıçlık, gerekse bakan yardımcılığı, başsavcılık ve bakanlık tırmanışı ile Yargı'nın Akın Gürlek'li günleri, gitgide Türkiye'yi "Yargı aktivasyonu" ile öne çıkan bir ülke konumuna getirmiş bulunuyor. Bu görüntü Avrupa Parlamentosu'nun "Türkiye raporu" na şu ifadelerle yansıyor: " Akın Gürlek'in Adalet Bakanı olarak atanmasından duyulan dehşeti dile getirirken, yaşanan durumun kariyeri boyunca her zaman siyasi bir gündemi takip eden siyasi bir aktör olduğunu ortaya koyduğunu belirtiriz." T24'te, Cansu Çamlıbel 'e mülakat veren Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu'ndan Slovenyalı temsilci Vladimir Prebilic (Gölge raportör diye tanımlanıyor) " Bu seneki Avrupa Parlamentosu Türkiye raporunun en kritik noktası sizce nedir?" sorusuna " Akın Gürlek" li şu cevabı veriyor: " İnsan hakları ve temel özgürlüklerin ciddi ve kasıtlı ihlallerinden sorumlu Türk yetkililerin AB'deki varlıkların dondurulması da dahil olmak üzere yaptırım uygulanması çağrısı yapıyoruz. Burada Adalet Bakanı Akın Gürlek'in ismi bizzat metne girdi. Çünkü kendisini bu siyasi motivasyonla yürütülen yargılamaların baş aktörü olarak görüyoruz." 17 Haziran'da kamuoyuna açıklanacağı belirtilen bu raporun Ankara'dan tepki göreceği kolayca tahmin edilebilir. O cevaba, "Türkiye Avrupa'nın buyurgan diline boyun eğecek bir ülke değil" gibi hamasi boyutların eşlik edeceği de tahmin edilebilir. Akın Gürlek'in başkanlık ettiği Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'nun en son hazırladığı kararnamede 33 ilin cumhuriyet başsavcısının değişmmesi, İstanbul'dan Ankara'ya tayinler yapılması, belki ilk defa bu kadar "dikkat çekici" bulunuyor. Bakıldığında Türkiye'de "operasyonsuz" gün geçmiyor. En sonuncusu kimsenin akıl sır erdiremediği "Tavukçular operasyonu." Tam 13 büyük beyaz et firmasının sahiplerine, yöneticilerine gözaltı…

14 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Anne Pınar'ın Çığlığını Duyan Var Mı?

Türker savunmasında önce, evine yapılan baskını anlatıyor: " Çocuklarım ağlıyor, diyorum ki, 'Bir su vereyim', 'Hayır'. Küçük kızım okula gidecek, 'Hayır, kimse kımıldamasın, delil karartmayın' diyor sürekli polis bey. Onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım." Ardından gözaltı sürecindeki arama. Ama Sayın Hakim lütfen vicdanınıza sesleniyorum, Sayın Savcım sizin de. Ev hapsi verin, ben çocuklarımla zaten el ele oturmak istiyorum." Şu sorularla bitirelim yazıyı:

12 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Kılıçdaroğlu - Dibe Vuruş Bitmemiş Demek...

Hâlâ "Siyasi ahlâk" tan, "Arınmak" tan, "Arındırmak" tan söz ediyor ya, şaşırıyorum. Benim gözümde hâlâ o olay "siyasi ahlâk iflası" nın tipik örneğidir. Şimdi önce o yazımı okuyun lütfen, sonunda birkaç kelime daha yazacağıım: ….. "Evet bu bir "Bitiş" tir. Ve tabii "Kötü" bir bitiştir. Kılıçdaroğlu'nun siyasi vaziyeti yani… Kendisi hala farkında değilse o da artık "pişkinlikten öte bir durum" olarak yorumlanacaktır. Ya da kafası samuray kılıcı ile kesilip de hala yerinde durduğu zannedilen görüntüler gibi acayip bir durum. Kılıçdaroğlu bundan böyle "Güvenilirlik" ten bahsedebilir mi? Ya da kim güvenir artık Kılıçdaroğlu'na? Bir kere 6 liderle yola çıkmışsınız. Seçim sürecinin en kritik safhasında bir başkası ile pazarlık yapıyorsunuz, protokol imzalıyorsunuz, ona üç bakanlık ve MİT Başkanlığı sözü veriyorsunuz, nasıl bir iş bu? Ve bunu diğer payraşlarınızdan, sizin için siyasi kariyerleni, partilerini ortaya koyan insanlardan gizliyorsunuz. Nasıl yaptınız bunu? "Yoksa seçimi nasıl olsa kazanamayız" gibi bir peşin yenilgi mi vardı aklınızda da…. Ama öyleyse neden "Üç bakanlık ve MİT başkanlığı" vadinde bulunasınız ki? Bunun adını saflık mı koymak lazım, kurnazlık mı, bilemedim ki… Seçim bitiyor, orada, Kılıçdaroğlu'nun -her nerde saklıyorsa- bu tür gizli mutabakatları sakladığı yerde, saatli bomba gibi duran ve hiç gündeme gelmeyeceğini düşündüğü malzemenin fitili, protokole birlikte imza atan Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ tarafından ateşleniyor. T24'te, Cansu Çamlıbel'e verdiği mülakatla… 17 Temmuz 2023. " Kılıçdaroğlu kazansa üç bakanlık ve MİT Başkanlığını alacaktık, yazılı mutabakat var. İkimizin namusuna teslim edildi, nokta" Ah şu "Nokta" lara bayılıyorum. Sanki bir meydan okuma gibi, sanki her türlü tartışmayı bitirecek bir şey söylenmiş gibi… Allah aşkına hangi tartışma biter böyle bir skandal ortada dururken? Cemil Çiçek 'in bir sözü var: "Tek adam yönetimleri şantaja en açık yönetimlerdir" şeklinde. İlkesel bir yaklaşım bu. Kılıçdaroğlu'nun baş rol oyuncusu olduğu şu olay, tayin edici konumda olan insanların "Üç -beş oy" için bile nasıl kimyasının değişeceğinin tipik örneği olarak siyasi tarihe geçecektir. Dara düşersiniz üç – beş oy kimyanızı bozar, başka şeyler olur başka şantajlarla karşı karşıya kalırsınız. Bir de Cumhurbaşkanlığı gibi ülke çıkarlarında tayin edici rollerin söz konusu olduğunu düşünün… Aklıma şu soru da geliyor: Kılıçdaroğlu olayı "Namusa emanet" gibi sunduğuna ve orada "Paydaş" ına bir tür suçlama yönelttiğine göre acaba Ümit Özdağ'la yapılan protokol nasıl bir "namusa emanet" niteliği taşıyordu da Zafer lideri onu bozmuş oldu? "Namus" söylemini çok kullanır Kılıçdaroğlu… Şu olayda ortada gerçekten bir siyasi namus faciası bulunduğunu söylemek lazım. Ama kim bu facianın paydaşı oldu, onu çözmek Kılıçdaroğlu ve Özdağ'a düşüyor. Yaşanan sürecin en feci boyutu, 6'lı Masa'nın sonunda Kılıçdaroğlu'nun adaylığına mahkum hale gelmesidir bana göre. Orada da diğer 5 liderin sürecin akışını sağlıklı etkileyememe ve sonunda millet önünde Kılıçdaroğlu'na kefil olma gibi bir pozisyona düşme gafleti vardır. Bunu da not edelim. Bundan sonra Kılıçdaroğlu'na düşen milletten, partiden, diğer liderlerden özür dileyip köşesine çekilmektir. Bitmiştir." Yazı bitti.

11 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Gannuşi'ye De Adalet İmamoğlu'na Da...

İmamoğlu'na bağlılık?" ihtimalleri içinde okuduğu için bütün yazıyı da bu perspektife oturtmuş. Oysa ne "Erdoğan'a öfke" saikiyle yazıyorum ne de "İmamoğlu'na bağlılık" gibi bir siyasi tavrım var. Sadece kurulu düzenin tepe noktasında Erdoğan var, kurulu düzen en çok yargı alanında S.O.S veriyor, "yargının siyasallaşması" diye bir olgu en sıcak tartışma alanı ve Ekrem İmamoğlu da, Kavala ve Demirtaş gibi başka sembol isimlerle birlikte "siyasal yargı" nın hedeflerinden birisi olarak tartışılıyor. Akın Gürlek de kısa süre içinde içinden geçtiği görevlendirmelerle bu sürecin sembol isimlerinden birisi olarak tartışılanlar arasında. " Gannuşi – İmamoğlu paralelliği var mı?" sorusuna, Yasin Aktay gibilerinden gelecek itirazı bildiğim için, ayrıca öyle düşündüğüm için, daha yazımın başında, şu şerhi düşmüşüm: Ne Nahda ile CHP arasında, ne de İmamoğlu – Özel ikilisi ile Gannuşi arasında ideolojik bir paralellikten söz edilemez. Kısaca ifade etmek gerekirse, CHP, Türkiye'de laik – sol çizgiyi, Gannuşi ve Nahda ise, "demokratik İslâmcılık" tan "muhafazakâr demokrat" çizgiye evrildiği söylenecek bir siyasi yapıyı… " temsil ediyor. İlginç olan şu, gelinen noktada iki ülkede de sistemin "Yargı" üzerinden işleyen bir otoriterliğe dönüşmüş olması…" Cevap yazısında Yasin Aktay tam da benim işaret ettiğim gibi " Benzer görünen tek şey, yargının siyasetteki rolü üzerine yapılan tartışmalardır" diyor. Hemen ilave ediyor: "Fakat aynı kavramların kullanılması, aynı olguların yaşandığı anlamına gelmez" miş, ayrıca da "Karşılaştırmalı siyasette en büyük hata, farklı gerçeklikleri aynı kalıba zorla yerleştirmek" miş. Yasin Aktay, "Türkiye'de Yargıya güvenin aşınması" gibi, "İmamoğlu'na yönelik yargı etkinliklerinin siyasi saikle yürütüldüğü" gibi bir kamuoyu algısının varlığından habersiz gözüküyor. Nasıl oluşmuş olabilir acaba böyle bir algı üstelik medyanın büyük kısmının iktidarın kontrolünde olduğu bir zeminde? Yasin Aktay bir ülkeyi anlatırken şu cümleleri kurmuş: " Bugün ise aynı ülke yeniden mahkeme salonlarıyla, siyasi davalarla ve uzun tutukluluklarla anılıyor. Elbette terörle ilgili iddialar araştırılmalıdır.

09 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Gannuşi – İmamoğlu Paralelliği Var Mı?

Kısaca ifade etmek gerekirse, CHP, Türkiye'de laik – sol çizgiyi, Gannuşi ve Nahda ise, "demokratik İslâmcılık" tan "muhafazakâr demokrat" çizgiye evrildiği söylenecek bir siyasi yapıyı… 84 yaşındaki Gannuşi hapisteydi, son Yargı kararı ile bir ömür boyu hapis, artı 30 yıl hapis cezasına daha çarptırıldı. Yasin Aktay paralellik kurmamış Türkiye'de olan bitenlerle Tunus'ta Gannuşi'ye yapılanlar arasında. Yasin Bey "….bu gelişmeleri anlamak için asıl olarak 25 Temmuz 2021'e dönmek gerekiyor" diyerek giriyor. Sonra anlatıyor: " O gün Cumhurbaşkanı Kays Said, parlamentonun çalışmalarını askıya aldı, hükümeti görevden uzaklaştırdı ve olağanüstü yetkileri kendi elinde topladı. Daha sonra parlamentoyu tamamen feshetti, yeni bir anayasa hazırlattı ve siyasal sistemi başkanlık merkezli yeni bir yapıya dönüştürdü. Bütün bunlar Arap dünyasının alışık olduğu darbelerden farklı biçimde gerçekleşti. Tanklar sokaklara çıkmadı. Askerler yönetime el koyduklarını ilan etmedi. Radyo ve televizyonlardan darbe bildirileri okunmadı. Tam tersine bütün süreç "halkın iradesi", "anayasal meşruiyet" ve "demokrasiyi kurtarma" söylemleriyle yürütüldü." Yasin bey, şurada, ama epey güncelin dışında bir paralellik buluyor Türkiye ile Tunus arasnda: " Tunus'un bugün yaşadığı trajedinin merkezinde bu bizim "postmodern darbe" vasfıyla aşina olduğumuz paradoks bulunmaktadır. Demokrasiyi ortadan kaldıran şey bu kez demokrasi karşıtı bir güç değil, seçimle işbaşına gelmiş bir siyasal aktör olmuştur." Sonra içerde bizim de siyaset kültürümüze giren kavramsallaştırmalardan söz ediyor: " Siyaset biliminin uzun zamandır üzerinde durduğu "seçimli otoriterlik" veya "anayasal darbe" kavramları tam da bu tür durumları açıklamak için geliştirilmiştir. Yani demokratik mekanizmalar kullanılarak demokratik alanın giderek daraltılması." Ama bu tanım bizimle ilgili değildir: "Tunus bugün bu paradoksun canlı laboratuvarı haline gelmiş durumdadır." " Tunus devrimi bir bahar olarak Arap dünyasına umut vermişti. Çünkü ilk kez bir Arap ülkesinde farklı ideolojik kesimler aynı siyasal çatı altında birlikte yaşayabilmenin yollarını arıyordu. İslâmcılar, sekülerler, solcular ve milliyetçiler bütün eksiklerine rağmen ortak bir anayasal düzen kurmaya çalışıyorlardı. " Bugün ise aynı ülke yeniden mahkeme salonlarıyla, siyasi davalarla ve uzun tutukluluklarla anılıyor. " Bugün Tunus'ta asıl mesele Raşid Gannuşi'nin suçlu olup olmadığı değildir. Asıl mesele, 2011 yılında özgürlük ve onur talebiyle başlayan Tunus hikâyesinin nasıl olup da yeniden siyasal dışlama ve yargı mücadeleleri eksenine geri döndüğüdür. Çünkü bu süreçte Tunus'ta gerçekten yargılanan Raşid Gannuşi değil, Arap Baharı'nın geriye kalan son demokratik umudu oluyor." 1."https://www.yenisafak.com/yazarlar/yasin-aktay/gannusiyi-cezalandirmaya-doyamamak-4830147 2.https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/gannusinin-sucu-ne-4830143

07 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Yeni Nesil Muhalefet

"Tak tak" sesleri Ankara sokaklarında çınladı. Nihayet Ankara, yani "Devlet" duydu onları. 15 gün geçti, patron "Param yok, ödeyemedim" dedi. "Ankara'ya gel" çağrıları bu rahatsızlığın işareti. Özgür Özel onu "darbe" olarak niteleyecektir. "İktidarın yargı kolları üzerinden gerçekleştirdiği darbe…" Sonra Emniyet devreye girecektir, iktidarın kontrol ettiği medya devreye girecektir, Yargı üzerinden başka hamleler devreye girecektir. "İtirafçılar, şunlar bunlar…" Türkiye bu tarz operasyonlara alışıktır. Özgür Özel, 18-19 Mart'ı "darbe" olarak okuyunca, işin "Yargı kolları, medya kolları, siyasi irade boyutunu" hesaba katınca, içine sürüklendikleri kıskacı – kuşatmayı bedeninde hisseder. Özgür Özel, belki spontane bir refleksle, belki tıkanmanın getirdiği arayışla, belki içinde hissettiği acıyla, 18-19 Mart gecesi, Saraçhane'yi miting – eylem meydanına dönüştürdü. Özgür Özel, 18/19 Mart 2025'ten bu yana Saraçhane ruhunu Anadolu'ya taşımak için adeta kendini parçaladı. Bir de hatırlıyorum, 12 Mart 1971'den sonra Demirel meydan meydan "Muhtıracılar" a "Gidin" diye seslenmişti de onun sonunda Faruk Gürler'in dramatik günleri yaşanmıştı. "Ankara'da yapalım ne yapılacaksa…" gibi bir arzu seslendiriliyor. Bir de acaba son zamanlarda bizzat Kılıçdaroğlu'nun en yakın adamları (Bülent Kuşoğlu) tarafından yeniden gündeme sokulan "Devlet aklı", Özgür Özel 'in kimi zaman yağmur – dolu sağanağı altında Meclis'e, kimi zaman yüzbinlerce kişi ile Anıtkabir'e yürümesi, bazen Toma'nın kapısına çıkıp ikonik – simgeleşmiş görüntüler sergilemesi… Özgür Özel hiç şüphesiz "yeni nesil bir muhalefet" in rolünü oynuyor. "Gider Silivri'de Ekrem Başkan'ın yanındaki odada 20 yıl yatarım" cümlesini de o kurdu. "En Zor" u göze almış adamı yıldırmak kolay değil.

05 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Fidan'ın Cevabı Trump'ı Keser Mi?

Trump'ın Türkiye dahil tüm bölge ülkelerine "İsrail'in güvenliğini önceleyen İbrahim Anlaşmaları dayatması" malûm. Bir yanda İsrail'in cinayetleri, İsrail'in genişleme siyasetinin Türkiye'ye tehdit niteliği taşıdığı değerlendirmeleri, bir yanda da Trump'ın "İsrail'in güvenliğini önceleyen İbrahim Anlaşmaları dayatması…" O görev Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'a düştü. Bir çerçevesi şu Hakan Fidan'ın: " Bu doğrultuda Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerini kapsayan bir bölgesel platform. Normalleşme sürecine bağlı olarak İran da bu yapıya dahil olabilir. İsrail de 1967 sınırları dahilinde bağımsız bir Filistin devletini tanıması şartıyla bu oluşumda yer alabilir. Bu sorun çözüldüğü taktirde İsrail'in güvenliği de bölge ülkelerinin güvencesi altına girecektir." Ama kaygıları vardır Dışişleri Bakanı'nın… Şu ifadeler de Fidan'ın: "(İsrail ile) Ticareti durdurduğumuzda Türkiye çok açık bir şekilde ortaya koydu: İsrail, Filistinlileri öldürmeyi ve Gazzelilerin gıda, barınma, ilaç, su gibi temel insani ihtiyaçlara erişimini engellemeyi bırakmalıdır. Bunlar karşılanırsa, normal hayata dönebiliriz, sorun yok. İki devletli bir çözüme ulaşmak istiyoruz." Fidan'a "İsrailli politikacıların Türkiye'yi gelecekteki potansiyel stratejik tehdit olarak göstermelerine ilişkin açıklamaları" da soruldu. Bu soruya Fidan, Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan'a dikkati çekerek, "İsrail iç siyasetinde, ne yazık ki, bölgesel emellerini gerçekleştirmek için sürekli olarak siyaset yapabilmek amacıyla bir düşmana ihtiyaç duyuyorlar. Ancak herkes biliyor ki İsrail, kendi güvenliğinin peşinde değil, daha fazla toprak peşinde." cevabını verdi. İsrail'in bölgeye ilişkin tehditlerini de, Gazze'de, Batı Şeria'daki cinayetlerini de bu arada "İsrail'in güvenliği" konusunu da "Amerika, Trump veya Tom Barrack üzerinden" konuşuyoruz.

04 Haziran 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Kılıçdaroğlu İle Oyun Kurmanın Garabeti

1.Tayyip Erdoğan'ın oyu artmıyor. "Toplumsal rıza" üretilemiyor Erdoğan etrafında. Rivayet o ki, Erdoğan'ın Trump'la ilişkisi, onu bölgede ayrı bir "itibar" kazandırıyor. İçerde de toplum bu "itibar" a "itibar" ediyor. Benim bildiğim Trump'ın bu coğrafyaya ilişkin esip gürlemelerinin merkezinde "İsrail'in güvenliği" var. "İç cephe tahkimi" diye bir söylem vardı, onu, bayramı bile siyasi operasyonlara sahne yaparak karikatür haline getirmeyi başardık. İktidar adına Cumhurbaşkanı Erdoğan da Ak Parti sözcüsü Ömer Çelik de "Bu işin bizimle alakası yok, CHP kendi içinde boğuşuyor" diyerek "olağan şüpheli" rolünden kurtulmaya çalıştılar. 4.18-19 Mart'tan bu yana… "Peş peşe dört kere yenmeseydik, Cumhurbaşkanlığına aday olmasaydık bunlar başımıza gelmezdi…" İddianame 2014'e uzanan bir "şablon" la başlıyor. "Sen, Beylikdüzü belediye başkanlığına aday olurken kafana Cumhurbaşkanı olmayı koydun, İBB adaylığı yeni bir adımdı, CHP'yi ele geçirmeyi Özgür Özel'le tasarladın, para biriktirdin, harcadın… Bu arada da casusluk yaptın vs…" Bu iddianameyi şimdilerin Adalet Bakan, zamanın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek yazdı… "İmamoğlu'nu gömme" kararlılığı doyum sağlamadı, çünkü Özgür Özel diye bir siyaset çılgını, "Silivri" yi meydanlara taşıdı. Mahkeme kararı, herkesten önce iktidar medyası tarafından öğrenildi, ilân edildi ve bu süreç, Kılıçdaroğlu pazarlaması" ile geçti. "Bay Kemal" birdenbire "Kemal bey" olmuş, seçim öncesi Kandil montajlamaları unutulmuş, "CHP'yi arındırma misyonu" na soyunmuş bir kimlik inşa edilmişti. CHP Genel Başkanı, klasik havuz medyasının dilinde nerede ise Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan daha fazla haber konusu olan bir simaya dönüşmüştü. Kılıçdaroğlu, misal, TGRT'de "CHP'yi arındırma" yı konuşuyordu. Bayramın 4'üncü günü Kılıçdaroğlu genel merkezde, Özgür Özel de CHP il başkanlığı önünde ayrı ayrı bayramlaşma toplantısı düzenlediler. Kılıçdaroğlu'nun çağrısına 2 bin civarında kişi, Özgür Özel 'in çağrısına ise 10 binlerce öfkeli insan katıldı.

02 Haziran 2026 00:01

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha