
Başarısızlığın tek sebebi elbette ekonomi yönetimi değil. Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan geçtiğimiz günlerde ülkenin en önemli meselesinde işlerin yolunda gitmediğini sessiz sedasız ilan ediverdi. Operasyonlar, tutuklamalar, davalar, celseler, kasetler, mesajlar derken insanlarda mecal kalmadığı için Karahan'ın "ölmüşüz de ağlayanımız yok" dedirten mesajına kimse bir şey diyemedi. Enflasyon hedefi MB Başkanı'nın şu sözleriyle bilmem kaçıncı kez revize edildi: "2026 yılı enflasyon ara hedefini yüzde 16'dan yüzde 24'e, 2027 yılı ara hedefini yüzde 9'dan yüzde 15'e, 2028 ara hedefini ise yüzde 8'den 9'a yükselttik. Enflasyonun 2026 yıl sonunda yüzde 26, 2027 yıl sonunda ise yüzde 15 olarak gerçekleşeceğini tahmin ediyoruz. Enflasyonun 2028 yıl sonunda yüzde 9'a geriledikten sonra orta vadede enflasyon hedefi olan yüzde 5 seviyesinde istikrar kazanacağını öngörüyoruz." Bütün hedeflerin ıskalanması bir yana, enflasyonun 2028 sonunda yüzde 9'a ineceği iddiası bir hedef değil, umutsuzca "hepten pes etmedik görüntüsü" vermek gayreti. Bu yıl hedeften neredeyse iki katı sapan bir ekonomide enflasyonun iki yıl sonra tek haneye inemeyeceğini gayet tabi Merkez Bankası Başkanı da çok iyi biliyor. Hayat pahalılığında, enflasyonda, döviz kurunda, faizde dünyanın en kötüleri listesine demir atan bir ülke sanki böyle dertleri yokmuş gibi siyaset mühendisliğinde uzmanlaşmaya ağırlık verdikten sonra ne hedef kalır ne güven ne de istikrar. Herkesin bildiğini ekonomi yönetimi de biliyordur herhalde.
Kaynak: Karar
16 Mayıs 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Çözüm Sürecinin Ne Getirmeyeceği Belli Olsa Da
En temel meselemizin, temel meseleleri çözememek olduğunu bir kez daha hatırlayalım. Yılları, on yılları kuşatan ve birlikte yaşanması zor ve maliyetli problemlerimizi çözemiyoruz. Sırtımızdaki ağır yükleri taşıyoruz, bedelini ödüyoruz, yılları kaybediyoruz ama çözemiyoruz. Şüphesiz insanlık için stratejik alanlardan birisi ve Türkiye'nin de bu istikamette imkanları geniş. Eğitim sorununu da çözemiyoruz. "Ev genci" diye bir kavram icat edildi bu ülkede. Tek bir teknoloji sektöründe dünya liginde olmayan ülke burası. Cumhurbaşkanı adayı da sadece "aday" olduğu için hapiste. Çözümsüz meseleler listesinde elde bir umut, çözüm süreci kaldı. Bu büyük meseleyi çözmek için mesai başlamışken muhalefeti hedefe koymak, muhalif liderleri hapse atmak gibi akıl almaz işler gösteriyor ki çözüm süreci asla tam bir çözüm getirmeyecek. Şu kadar senedir tek bir temel mesele çözülememişken, çeyrek asırlık kesintisiz iktidar da bu fırsatı heba etmişken hiç olmazsa Kürt meselesinde çözüm imkanını kaybetmeyelim.
06 Haziran 2026 00:01

Sınırsız Gücün Sınırı
Elindeki sınırsız güç ile başta ana muhalefet partisi CHP'ye ve Cumhurbaşkanı adayına ağır baskı uygulayan iktidar malum amacına ulaşacak mı bilinmez ama bu yolda yaşanan tahribatın maddi ve manevi maliyeti uzun yıllar telafi edilemeyecek. Yine aynı sebeple Türkiye hiçbir sektörde uluslararası rekabete giremediği için değil… Demokrasi geleneği, hukuk duygusu, siyasi ahlak, farklılıklarla birlikte yaşama duygusu, liyakat ve ehliyete saygı, empati gibi değerlerin hepsi birden erimektedir. Çünkü teamül, tecrübe, seviye gibi değerler iktidar için bizatihi tehdit haline geldi. Bu sayede Türkiye en inanılmaz yargı kararlarının ve en inanılmaz siyasi hamlelerin kolaylıkla tasarlanabileceği, kolaylıkla yapılabileceği ve de kolaylıkla tahmin edilebileceği ülke haline geldi. Cumhurbaşkanı adayı hapse atılabiliyor veya ana muhalefet partisine kayyum tayin edilebiliyor. Anayasa Mahkemesi de Yüksek Seçim Kurumu da kolaylıkla denklemden çıkartılıyor. Neye ihtiyaç duyarsa bunu yapabilen bir iktidar ve o iktidarın kullanabileceği "sınırsız güç" var… Aradaki bütün kurumlar ve değerler etkisizleştikten ve tasfiye edildikten sonra "sınırsız güç"le demokrasi arasında geriye kalan tek bağ millet iradesidir.
04 Haziran 2026 00:01

Muhalefeti Susturmak Çok Pahalı Bir Kampanya
Kimse de "siyasette biraz çatapat var ama her şey yolunda" diye düşünmüyor. Başta ekonomi neredeyse sekiz yılı aşkın süredir kriz içinde ve yüzde 30 gibi yükseğin yükseği bir enflasyon hedefi dahi tutturulamıyor. Ne var ki Türkiye'nin kötü yönetimden kaynaklanan tek meselesi kötü ekonomi ortamı da değildir. Uluslararası Şeffaflık Örgütü'nün son "Yolsuzluk Algı Endeksi" açıklandı. Türkiye bir yılda 17 sıra birden geriledi ve 182 ülke arasında 124. sıraya yerleşti. En iyi durumda olan ülke Danimarka'nın endeks puanı 100 üzerinden 89, bizimki ise 31. Vahim bir gerileme… "Bir ülkede yolsuzluk varsa ne olmaz?" sorusunun cevabını hepimiz biliyoruz sanırım. Böyle bir yerde, yabancı yatırım olmaz, adil gelir dağılımı olmaz, düşük faiz olmaz, yüksek ücret olmaz, hayat asla ucuz olmaz. Demokrasi ve hukuk elbette, "Yapmayın etmeyin. Muhalefete yönelen baskılar ve hukuku zedeleyen uygulamalar ekonomiye zarar veriyor" yakınmasıyla talep edilmez.
01 Haziran 2026 00:01

19 Mart'tan Butlana… Millet Bir Türlü Gerçeği Görmeyince!
İktidarın, karşısında CHP liderliğinde biriken muhalefet gücü ve enerjisine karşı uzun süredir amansız bir hücumu var. Uzun süredir hücum var ama miladı Ekrem İmamoğlu 'nu hapse atmak için yapılan 19 Mart olarak alalım. İmamoğlu hapse atılınca tehlikenin geçeceği ve milletin "gerçeği görerek" yeniden iktidara ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yöneleceği hesaplanmıştı. Ama öyle olmadı, millet iktidarın kendisine göstermeye çalıştığı gerçeği görmediği gibi muhalefet gücü iktidar karşısında daha da kemikleşti. Yani, CHP'nin hırsız, yolsuz ve memleketi idare etmeye layık olmayan bir parti" olarak yaftalanması murad edildi. Bu da işe yaramadı. İşe yaramadığını siyaset geleneğini ve siyasi parti güvenliğini yerle bir eden "mutlak butlan" gibi akıl almaz bir yola müracaat edilmesinden anlıyoruz. YSK onayına rağmen CHP'nin kurultaylarının yok sayılması ve koltuğun kurultayda kaybeden eski genel başkana teslim edilecek kadar ileri gidilmesi gösteriyor ki iktidar, milletin gerçeği görmesinden umudu kesmiş bulunuyor. 19 Mart'tan bugüne yaşanan süreç gösterdi ki sadece seçim kazanmak için yapıldığı aşikar olan hamleler seçimi zora sokuyor. Seçimi kazanmaya talip olan veya koltuğunu korumak isteyen mutlaka demokrat olmak zorundadır, mutlaka icraatçı olmak zorundadır, mutlaka halka gelecek için güven vermek zorundadır ve mutlaka adil olmak zorundadır.
30 Mayıs 2026 00:01

Sağanak Yağmur Altında Yürüyen Demokrasi
Genel Başkan Özgür Özel butlan tebligatını yırtıp atıyor. Yerel seçimin sabahından başlayıp 19 Mart'ta uzanan, oradan 22 Mayıs'a varan ve hâlâ nereye uzanacağı bilinemeyen bir zincirin… Siyasetin, hele de iktidara talip olan siyasetin kaderi artık budur. İktidara ulaşmak için sadece sandık ve seçim yetmiyor. 2026 Türkiye'sinde operasyonların, davaların, biber gazının, butlanın ve kim bilir daha nelerin de üstesinden gelmek gerekiyor. Demokrasi düne kadar kendini halka anlatmak ve halktan onay almaktı. Evet demokrasi otobanının bütün şeritleri birer birer kapatıldı, geriye ince engebeli ve dar bir yol kaldı. İktidara talip olan için zor bir yol ama iktidarın işi daha zor. Çünkü o akla gelmeyen hamleler bir türlü neticeyi değiştirmeye yetmiyor. Özgür Özel dün partisinden çıkıp yağmurdan sırılsıklam gömleğiyle Meclis'e yürüyordu. Muhtemelen bu, aynı zamanda yeni bir partiye doğru bir yürüyüştü.
25 Mayıs 2026 00:01

Butlandan Kim Kazanacak, Kim Kaybedecek?
CHP Kurultayı'nın bir yerel mahkeme eliyle iptali ve mutlak butlan gerekçesiyle başa dönme kararı, demokrasi namına olabilecek en vahim hallerden birisidir. Siyasi partilerin kongre, kurultay dahil seçime dair bütün faaliyetleri için Anayasa'nın hükmüyle yetkili olan tek kurum Yüksek Seçim Kurulu'dur. Yapılan iş, mutlak siyasi mühendislikten başka bir şey değildir. Bu mühendislik girişimi CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu 'nun olmadık iddialarla hapse atılmasıyla başlamıştır. Sadece CHP değil, herkes korksun diye. CHP'nin başına gelenlerden sonra ne bir siyasi parti ne de herhangi bir kurum artık güvende değildir. CHP de yara alacaktır ama Özgür Özel'in CHP'si hala birinci parti olduğu için ve hala kazanacak cumhurbaşkanı adayına sahip olduğu için herşeye rağmen bu krizden çıkma şansına sahiptir. Sanılanın aksine, butlandan en çok yarayı iktidar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan alacaktır. İmamoğlu'nun 2019'de kazandığı ilk seçimi iptal etmekle başlayan ve bugüne kadar işe yaramayan hamleler gibi butlan da seçimi garanti etmeyecektir. İşe yarasaydı iktidarın bugüne kıyasla daha güçlü olduğu 2019'da işe yarardı.
23 Mayıs 2026 00:01

Bu Kötü Ekonomiye Rağmen Seçmen Neden Hala...
Şu sözler, TOBB'daki son konuşmasından: " Milli gelirimiz 1,6 trilyon dolar oldu. Kişi başına milli geliri 18 bin dolara çıkardık. İhracatta başarı hikayesi yazmaya devam ediyoruz. Dış ticaret hacmimizi 820 milyar dolara, mal ve hizmet ihracatımızı ise 396 milyar dolara çıkardık. Çok yakın gelecekte 400 milyar doları da aşacağız." Bu rakamlar övünülecek bir başarıyı anlatmıyor aksine Türkiye'nin hak ettiğinin çok altında. 2016'da 12 bin 600 dolar olan kişi başı gelir hiçbir şey yapılmasa, sabah 9 akşam 5 mesaiyle bile dolar enflasyonunu hesaba katarsak zaten 2026'da 18 bin dolara gelmek zorundaydı. Dış ticaret de öyle... Ama, dünya ticaretindeki payımız hala 2012'nin yüzde 30-40 altında seyrediyor. Yani herkesin ihracatı artıyor ama bizimki daha az artıyor. Asıl önemli olan nokta ise Cumhurbaşkanı'nın "Ekonomiyi şoklara karşı dayanıklı hale getirdik" iddiasında yatan çelişkidir. Buna rağmen, "Korumacı eğilimlerin küresel ölçekte yükselişe geçtiği, ticari rekabetin sertleştiği bir dönemde Türkiye ekonomisini şoklara karşı dirençli hale getirdik" diyor. Yine de Cumhurbaşkanı bu gerçeğe yaklaşıyor ve "Her şeyin güllük gülistanlık olmadığının farkındayız. Sokağın, çarşının nabzını tutmaya devam ediyoruz. Ekonomi yönetimimiz piyasanın yaşadığı stresi asgari düzeye indirmek için her türlü tedbiri alıyor, almaya da devam edecektir" demeyi ihmal etmiyor. 2018 ve 2023 seçimlerine giderken yapılan buydu şimdi de başka türlü olmayacak. "Alan razı veren razı" şeklinde özetlenebilecek bir pratik oluştu.
21 Mayıs 2026 00:01

Ab'nin Mi Bize, Bizim Mi Ab'ye İhtiyacımız Var?
Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkileri uzun süredir buzdolabında. AB, ekonomi açısından vazgeçilmezdir. Hukuki, siyasi açıdan veya insan hakları yahut hayat kalitesi açısından ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu ise söylemeye gerek yoktur. "AB ile müzakere eden ülke" vasfını unuttuktan sonra Türkiye bütün ana ünitelerde gerilemeye başladı, bütün uluslararası listelerde en tatsız sıralara demir attı. "AB artık bitti" sloganı Trump'tan önce buralarda atılıyordu. AB sadece 500 milyonluk nüfusuyla hala dünya ekonomisinin yüzde 22'den fazlasına hükmediyor. ABD'nin payı yüzde 14,7, Çin'in payı ise yüzde 17.6'dır. Şöyle dedi: "Küresel etkileri hissedilen savaşlar, siyasi krizler ve ekonomik zorluklar Avrupa Birliği'nin daha kapsayıcı ve birleştirici politikalar izlemesini zaruri hale getirmiştir. Avrupa Birliği'ne aday ülke olan Türkiye, bu sürecin asli ve vazgeçilmez unsuru olmaya devam etmektedir. Bugün gelinen noktada, Türkiye'nin hak ettiği yeri almadığı bir Avrupa mimarisinin eksik kalacağı, krizleri yönetme kapasitesinde zafiyet yaşayacağı açıktır. Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye ihtiyacı, Türkiye'nin Birliğe olan ihtiyacından daha fazladır… Türkiye olarak, ahde vefa ilkesi temelinde tam üyelik perspektifiyle AB'yle ilişkilerimizi kazan-kazan anlayışıyla ilerletme iradesine sahibiz…. Vatandaşlarımız başta olmak üzere, Avrupa halklarının Avrupa Günü'nü tebrik ediyorum." AB, ihtiyaç duyduğu bütün ülkeleri, küçük büyük demeden birliğe üye yaparken, Türkiye'ye neden hala ihtiyaç duymadıklarını anlamak zorundayız.
11 Mayıs 2026 00:01

Çözüm Süreci Niye Bekliyor, Bilen Var Mı?
Çıta en baştan Öcalan 'a af/umut hakkı seviyesine konuldu. Bunlar olurken TBMM'de komisyon kuruldu ve komisyonun AK Parti-MHP kanadı İmralı'ya giderek Öcalan'la görüştü. DEM Parti sürecin tabiatı gereği büyük bir siyasi aktör haline geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan belirli aralıklarla çözüm sürecine ne kadar önem verdiğini söyledi. Yani, Öcalan'a umut hakkı ve PKK'lılara af ve hayata dönme yasaları… Çözüm süreciyle ilgili değil ama geçen yılın Kasım ayında AİHM, Selahattin Demirtaş'ın salıverilmesi kararını verdi. "Ahmetler"in (Ahmet Türk ve Ahmet Özel) haksız ve hukuksuz yere indirildikleri makamlarına geri dönememeleri de ayrı bir yanlış. Nitekim, sürecin muhatapları Öcalan, DEM ve PKK'nın mesajları da bunu yansıtıyor. Kaldı ki anketlere göre toplum da büyük oranda (ortalama yüzde 70) çözümü istiyor. İlk kez sağcısı solcusu, Türkü Kürdü, Ak Partisi, CHP'si, MHP'si aynı anda aynı taşın altına elini koyuyor. Fırsat kaçmasın, çözüm daha fazla beklemesin.
09 Mayıs 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Konuşulması Bile Talihsizlik Ama…
İktidarın, ana muhalefet partisi CHP'ye açılan davayı canlı tutmak için elinden geleni yapması ve butlan gerekçesiyle ilk fırsatta rakibini tepelemeyi beklemesi demokrasi trajedisinden gayrı bir şeyle izah edilemez. Taha Akyol dün KARAR'daki yazısında meseleyi gayet güzel izah ediyor: " CHP'nin 4-5 Kasım 2023 tarihinde gerçekleşen 38. Kurultayı'nın ikinci turunda, Özgür Özel genel başkan seçilmiş, YSK bunu onaylayarak seçilenlere mazbatalarını vermişti. Dahası, Eylül 2025 kurultayında Özel tekrar seçildi, hiçbir yolsuzluk iddiası ileri sürülmedi. Bir tek bu bile, "mutlak butlan" iddiasının "sâkıt", yani hukuken düşmüş olduğunu gösterir. Lütfü Savaş ve birkaç delege, 38. Kurultayı'nda İmamoğlu ve arkadaşlarının birtakım delegelere çıkar sağladığı gibi iddialarla hem savcılığa hem Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurdular. Hukuken "duydum, söylendi" gibi soyut söylentiler dışında, kime ne verildiği ne kadar delegenin etkilendiği yolunda somut iddia bile yok. Ayrıca, bizde parti kongrelerinin meşruiyeti konusunda tek karar merci seçim kurulları hakimleri ve nihai olarak YSK'dır. Bu konuda pek çok örnek yargı kararı var. Çok net olarak, adli yargının kurultayda alınan kararların iptalini inceleme yetkisi bulunmamaktadır..." Kongresini yapmış ve bu konuda tek yetkili merci olan Yüksek Seçim Kurulu'ndan onayını almış; yetmemiş üzerine iki kongre daha yaparak aynı ismi yeniden genel başkan seçmiş bir parti. Gidilen yol o kadar yanlış ki "böyle bir karar çıkarsa ekonomi ne olur, döviz, faiz, enflasyon nereye varır" demek bile anlamsız kalıyor. Muhalefet olmadan demokrasi olmaz, ana muhalefet olmadan hiç olmaz. "Milli irade" kavramı darbe alıyor. Bir yandan çözüm süreci, terörsüz Türkiye mesaisi devam ederken, öte yandan bundan daha da ağır bir sorunu üretip, ülkenin kucağına bırakmak mantıkla izah edilemez.
07 Mayıs 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Erken Seçimin Basit Formülü
Başkanlık Sistemi'nin tabiatı ile bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasi tabiatı, seçim havası olsun olmasın her günün seçim kampanyası halinde geçmesini hem mümkün hem "mecbur" kılıyor. Seçime odaklılık; bu modelde önceliğinin "memleket meseleleri"nden önce siyasi kapışma olacağını düşünenlerin dahi tahmin edemeyeceği hacme ulaştı. Çünkü sistem gerçekte Başkanlık Sistemi bile değil ve herkesin açıkça söylediği gibi "tek adam yönetimi" ve de aynı zamanda bir protokolü bilinmeyen çok parçalı bir koalisyon modelidir. Dengeler o kadar hassas ki; koalisyon ortaklarının ikili görüşmeleri hep "sürpriz" ve ne konuşulduğu asla açıklanmıyor. Hatırlayalım; 2023 yılında kazandığı son seçimde de ekonomiyi, yargıyı veya tarımı düzeltmek yahut da teknoloji üretiminde şahlanma vadetmedi. Mesela, geçen senenin 19 Mart'ında İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 'nun hapse atılması seçim kampanyasının en önemli parçasıdır. Güçlü, amansız ve tek taraflı bir seçim kampanyası. Muhalefet oylarıyla Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu 'nun geriye düşürülüp seçim ekonomisi sayesinde emekli ile ücretlinin kendisini iyi hissedeceği bir an denk getirildiğinde seçim olacaktır.
04 Mayıs 2026 00:01

Güçlü Dış Politika İle Zayıf Ekonomi Bir Arada Olur Mu?
Araştırmaların istisnasız ortaya koyduğu başlıklar hep aynı: Yargıya güven yok. Gelecekte de ekonomi daha iyi olmayacak. "Bizim iktidarımızın hakkıdır" türünden bilinen en basit haliyle partizanlık. Buna, "başkası daha iyisini mi yapacak" gibi bir basitlik de eşlik ediyor. Bir önemli partizanlık tezi de Türkiye'nin ekonomide gerilese de hukukta pek parlak olmasa da dış politikada başarıdan başarıya koştuğu iddiasıdır. "Bölgemize ve dünyaya nizamat verebilmek için böyle maliyetlere katlanmak zorundayız", gibi bir mantık. Biraz kurcalarsanız da altından, "ekonomimiz ve sair bütün işlerimiz mükemmel olacaktı ama dış güçler bizi çekemedikleri için bizi engelliyorlar" sloganı çıkar. Dış politikası başarılı bir ülke yüksek yabancı yatırım alır, dayanıklı rezervlere sahip olur; kitabında da yüksek faiz ve yüksek enflasyon diye bir şey yazmaz.
02 Mayıs 2026 00:01