×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Her Mevzudan Hakikate Bir Kapı Açılabilir

Bir ara araya girerek, "Merhaba gençler," dedim, "Sizce yeni başkan Fenerbahçe'yi bu kez şampiyon yapabilir mi?" Yüzlerinde tebessümle, "Abi, geçmişte bizi üst üste şampiyon yapmıştı, yine yapar diye düşünüyoruz," dediler. Sembolik bir Fenerbahçeli olarak onlara, "Kim hak ediyor ve dürüstçe gayret ediyorsa, Allah ona muvaffakiyet nasip etsin," diyerek dua ettim. İnsanın hangi işle meşgul olursa olsun, işini en güzel şekilde yapması ve "iyi insan" olmaya gayret etmesi gerektiğinden bahsettim. Onlara dönüp, "Bana sorsanız, 'Bu yaşa nasıl geldin, hayat nasıl geçti?' diye; size vereceğim cevap sadece birkaç saniyeden ibaret olur. Büyük bir süratle geçti. Dönüp siz de kendi geçmişinize baksanız, çocukluğunuzdan bu yana geçen zamanın birkaç saniyelik bir rüya gibi olduğunu göreceksiniz. Zira dünya hayatı zerreler aleminden başlayıp ebede uzanan o büyük yolculuğun sadece çok kısa bir durağı," dedim. "Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda az bir zaman kalan ve vazifesi çok bir misafirdir." (Mektubat) Gençlerin gözlerindeki pırıltıyı, dikkatle ve adeta "Lütfen devam et" der gibi bakışlarını görünce, otobüs gelene kadar muhabbeti derinleştirmeye karar verdim. Gençleri usandırmamak adına, "Gençler, sizi daha fazla yormayayım," diyerek durmak istedim ama ikisi birden, "Hayır abi, lütfen devam et, ilk defa böyle farklı ve ufuk açıcı şeyler dinliyoruz," diyerek kalmamı istediler. Otobüsleri geldiğinde, "Abi, bize bunları anlattığın için çok teşekkür ederiz," diyerek memnuniyetle ayrıldılar. "Sizlere müjde! Mahlûkat içinde en mümtaz ve mükemmel ve zîhayat içinde en zîşuur ve mükellef... ve dâimî bir hayata namzet bir insan-ı mü'min, o Rahmân'ın ibâdıdır." (Mektubat) Demek ki, sadece birkaç dakika süren bir futbol muhabbetinden bile bir anda hakikat deryasına kapı açabiliyormuşuz. Elbette devletin ve ailelerin ahlaklı bir nesil yetiştirmede sorumluluğu büyük; fakat "Neme lazım" demeden, "Bu gençler bizim evlatlarımız, bu vatanın geleceği" diyerek taşın altına elimizi koymak da bizim en büyük vazifemizdir. Otobüste giderken gençlere verdiğim şu nasihati de hatırladım: "Okula giderken hocalarınıza saygı göstermeniz, sokaktaki insanlara, hanımlara efendice davranmanız, kendinizin de bir kız kardeşi olduğunu unutmamanız bile ahlaki bir entelektüelliktir. İnsan, hiç üniversite okumadan da güzel ahlakı kuşanarak yüksek bir ruha sahip olabilir. Yeter ki hakikate iştahlı olsun." Son olarak onlara anlattığım ve yüzlerini güldüren Nasreddin Hoca fıkrasını düşünerek yazımı nihayete erdirmek istiyorum.

Selahattin Gezer

Kaynak: Milat

19 Haziran 2026 00:00

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Selahattin Gezer

İpten Alan İki Şahit

Sonsuz kudret sahibi olan Yüce Allah'ın mucizeli kelamı Kur'an-ı Kerim'i, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sünnet-i seniyyesinin aynası olan hadis-i şerifleri, Ehl-i Sünnet çizgisinin burçları olan İslam dehalarının, hakikat sultanlarının eserlerini ve bu asrın manevi bir reçetesi olan Risale-i Nurları okurken, bazen o beklediğimiz feyzi ve hissiyatı tam manasıyla yakalayamayız. Malumunuz, alemin bir "mülk" ciheti, bir de "melekût" ciheti vardır. Melekût âlemi ise meleklerin, ruhanilerin, ebedi alemin ve ancak Allah'ın bildiği nurani varlıkların kuşağından oluşur. Bu iki kablo bir arada olup akımı tamamladığında, fişi prize taktığınız an ister bir ütüyü çalıştırın, ister devasa bir fabrikayı; sistem kusursuz işler. Fakat biz okurken ya da dinlerken kalbi ve bedeni kablolarımızdan biri eksik kalırsa, o muazzam barajın enerjisi ruhumuza tesir etmez. Dolayısıyla hem zerrelerin hem de meleklerin şahitliği birleştiğinde, kulun hayatında muazzam bir hakikat aydınlanması zuhur eder. Hukuktaki tabirle; bu "iki şahit" insanı manen ipten alır, ebedi saadete götürür. Son söz olarak; kablolar sağlam olduğunda sistem çalışır. Duanın tam vaktidir: Allah mülk cihetimizi de melekût cihetimizi de ittifak halinde çalıştırsın, onları birbirine hayırlı şahitler kılsın. İbadetlere hem bedenin (hücrelerin ve zerrelerin) şahitliği hem de kalbin ve duyguların o heyecana iştirakıyla meleklerin şahitliği eklenince, inşallah ebedi ve aydınlık bir cennetin kapıları aralanacaktır. Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun.

22 Haziran 2026 00:22

Selahattin Gezer

Mikro-alemden Makro-aleme Sırr-ı Ehadiyet

Bu muazzam bütünlüğün en belirgin ve gizemli köprüsü ise şüphesiz "ruh ve beden" ilişkisidir. Risale-i Nur müellifi, ruhu tanımlarken onu alelade bir enerji formu olarak değil, "irade-i İlahiye cilvesi olan evamir-i tekviniye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî" olarak nitelendirir. "Vâcibü'l-Vücud'un irade-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz dualar, hadsiz işler, hiçbir cihette ona ağır gelmez, birbirine mani olmaz." Küçük bir alem olan insanda ruh vasıtasıyla tecelli eden bu harika idare tarzı, büyük bir insan olan kâinatta Cenab-ı Hakk'ın Ehadiyet ve Samediyet sırrını anlamamız için muazzam bir basamaktır. İnsani akıl, sınırlı ve "bölünebilir" olduğu için aynı anda ancak tek bir odak noktasına yönelebilir. Kâinattaki bu kesintisiz murakabe (gözetleme), insana "ihsan" makamını, yani Allah'ı görüyormuş gibi yaşama disiplinini aşılar. Cennet, sadece cismani arzuların tatmin yeri değil; kâinatın Ustası'nın, o muazzam sanatın kozmik kodlarını, "Yaratılışın Yazılımını" kullarına birer birer açacağı ve her an hayranlığın katlanarak artacağı ebedi bir bilim, irfan ve temaşa meclisi olacaktır.

16 Haziran 2026 00:00

Selahattin Gezer

Sanat-ı İlahi Müzesinde Bir Ömür Telâşı: Allah Niçin Kendini Tanıttırmak İstiyor?

Karşımda, kâinatın her zerrine nakış nakış işlenmiş muazzam bir hakikat duruyordu: Kendini hadsiz bir muhabbetle tanıttırmak ve sevdirmek isteyen bir Zât-ı Zülcelal ve bu yüksek nidayı duymamak için kulaklarını tıkayan gafil bir insanoğlu... Görüyorum ki, mevcudatın yüzünde işleyen ve hiç durmayan bir Kalem-i Tahsin ve Tezyin var. İtaat ise, o Rahîm-i Zülcemal'in en büyük muradı olan ebedî saadet yurduna, yani Cennet'e açılan kapıdır. İnsan, alelade bir varlık değildir; o, esma-i ilahiyenin en parlak aynası ve Cenab-ı Hakk'ın en antika sanatıdır. Bilakis, onu ebedî bir gençlik, bitmez bir gençlik ve tükenmez lezzetlerle donatılmış Cennet gibi muhteşem bir ebedî müzede sergilemek istiyor. Üstelik bu eser, kuru bir taş gibi değil; hayat sahibi, hisseden, ebedî güzellikleri zevk eden bir ruhla sergilenecektir. Çiçekler, yıldızlar, aylar ve ağaçlar... ​Gözümüzü kör eden fani sofralardan sıyrılıp, bizi ebedî müzesine davet eden o Zat'ın rızasına koşmak ümidiyle... Bu tefekkür satırlarını kalbime ilham eden ve ruhuma adeta bir psikolog, bir tabib-i hazık olan Risale-i Nur vesilesiyle; başta aziz Üstadım Bediüzzaman Hazretlerine sonsuz teşekkürler, bu ali hakikatleri okumayı ve hissetmeyi nasip eden Rabbime de hadsiz şükürler ve hamdler olsun.

13 Haziran 2026 00:00

Selahattin Gezer

Yeşil Deniz Mi, Hüzün Denizi Mi?

Demek ki hüzün her zaman karanlık bir duygu değildir. Bazen hüzün, insana yol gösteren sessiz bir rehberdir. Bize; "Böyle dostluklar olmalı, böyle arkadaşlıklar yaşanmalı, böyle aileler kurulmalı, insanlar birbirlerine böyle davranmalı" der. Hâlâ bugün güzel arkadaşlıklar kurulabilir, güzel dostluklar yaşanabilir, aileler sevgiyle ayakta tutulabilir, iş ortaklıkları güven ve sadakat üzerine inşa edilebilir. Dizinin adı Yeşil Deniz'di. Fakat bende bıraktığı iz, zamanla bir Hüzün Denizi'ne dönüştü. Dizinin her dinlediğimde içimde tatlı bir hüzün bırakan o müzikleri beni sadece bir kasabaya değil, kaybetmeye başladığımız bir insan iklimine götürdü. Fakirlerdi ama birbirlerine zengindiler. Evet, belki de Yeşil Deniz'i izlerken özlediğimiz şey bir dizi değildir. Ama bu hüzün karanlık bir hüzün değil... İnsana kendisini hatırlatan, özünü hatırlatan, nereden geldiğini ve neyi kaybetmeye başladığını gösteren bir hüzün... Bir kez daha anladım ki; bizim hikâyelerimizin kahramanları çoğu zaman sessiz insanlardır. Anadolu'nun köylerinde, kasabalarında, mahallelerinde yaşayan; sevgiyi, vefayı, paylaşmayı ve insan kalabilmeyi hâlâ sürdüren güzel insanlar... Bu satırları yazmama vesile olan Yeşil Deniz dizisinin yapımında emeği bulunan TRT ailesine, yapımcı Ayfer Özgürel'e, senaristler Ali Kara, İdris Meydi ve Serkan Birlik'e, yönetmen Yahya Samancı'ya, gönüllerde iz bırakan müzikleri besteleyen Tuna Hizmetli'ye ve Burak Serdar Şanal, Mert Turak, Ali Barkın, Burak Alkaş olmak üzere bütün oyuncu kadrosuna teşekkür ediyorum.

12 Haziran 2026 00:00

Selahattin Gezer

Üstadımızın Tashih Ve Düzenlemesiyle: Risale-i Nur Külliyatı

Malumdur ki bizler, tabiatta Allah'ın sanatı ve kudret kelamı olan çiçeklerin, meyvelerin tamamını yiyemeyiz; var olan güzelliklerin birçoğunu göremeyiz bile. "Risale-i Nur Külliyatı'na girmeyen lahikalar, mektuplar varmış; Külliyat'ta eksikler varmış..." Kardeşim! Elbette Külliyat'ın aslına dâhil edilmemiş bir takım mektuplar ve hususi notlar olacaktır. Fakat şunu çok iyi bilmeliyiz ki: Külliyat'a girmiş olan satırlar, Üstad'ın rızası, tashihi ve aziz ağabeylerin sadakatiyle oraya dâhil edilerek adeta "kayıtlı asker" olmuşlardır. Risale-i Nur Külliyatı'nı muazzam bir manevi ordu olarak düşünürsek, onun içerisindeki her bir hakikat, vazifesine başlamış üniformalı birer askerdir. Eğer birileri "Biz bunları illa ki görmek ve okumak istiyoruz" diyorsa, yarın bir gün umum cemaatin ittifakı ve meşveretiyle, yayınevlerinin gayretiyle bunlar müstakil bir arşiv veya ek bir kitap olarak basılır; isteyen alır, kitaplığına koyar ve okur. Fakat biz şuna teslim olmak mecburiyetindeyiz: Risale-i Nur Külliyatı, bizzat Üstad'ın tensibi, iradesi ve tashihleriyle şekillenmiş ve o haliyle basılmıştır. Hatta Külliyat'ın tamamı o dönemde Üstad tarafından Diyanet'e gönderilmiş, asılları devletin ve Diyanet'in arşivlerine intikal etmiştir. Bizler 1970'li yıllarda da aynı Külliyat'ı okuyorduk, bugün de aynı Külliyat'ı okuyoruz. Onlar o zulmün zirve yaptığı dönemlerde çekmedikleri eza ve cefa kalmadığı halde geri adım atmadılarsa, ben de bu rahat zamanda "Bugün dinim için, iman hizmeti için ne yapabilirim?" diye kendime bakmalıyım. Netice itibarıyla; Üstadımızın iradesiyle Risale-i Nur Külliyatı'na girmiş her bir hakikati öper başımıza koyarız. Külliyat'ta yer almayan diğer mektuplar ve notlar için bir kaygımız yoktur. Gerisi Allah'ın takdiridir. Külliyat, Üstad'ın nezaretinde bir "düzen" ve "sistem" olarak tekemmül etmiştir. Sosyal medyada "Şu mektup niye yok, bu kelime niye değişti?" diye gürültü çıkaranların ıskaladığı şudur: Risale-i Nur bir arşiv malzemesi değil, asrın dertlerine şifa olan kur'an'dan ilham almış ve Kur'an laboratuvarından çıkmış bir ilaçtır! Acil servise kaldırılan ve kan kaybından ölmek üzere olan bir hastaya, doktorun tıp fakültesindeyken tuttuğu eski ders notlarını okumaya çalışması ne kadar abesse; imanı fırtınalar içinde kalan bir gence de "Külliyat'a girmemiş lahika" tartışması açmak o kadar abestir. Siz mutfaktaki tencerenin kulbunu tartışıyorsunuz ama Risale-i Nur Külliyatı pişirdiği manevi yemekle evlatlarımızı doyuruyor, imanlarını kurtarıyor. Şunu da ehemmiyetle belirtelim ki; Risale-i Nur Külliyatı'na girmemiş olan lahikalar, mektuplar ya da notlar bizim başımızın tacıdır. İster ağabeylerin Üstadımıza gönderdiği mektuplar, ister Üstadımızın onlara verdiği cevaplar, isterse de diğer satırlar olsun... Bizler sadece kısmetimize razıyız.

04 Haziran 2026 00:07

Selahattin Gezer

Güvendiğimiz İçin Hayal Kuruyoruz

​İnsan ister Allah'a inansın ister inanmasın, hayal kurması bile Allah'ın varlığına bir ispattır. Hiç kimse, "Ben hayal kurmayayım; çünkü ya yarın güneş doğmazsa, ya bu mevsim ağaçlar meyve vermezse, tarlada hububat, bostanda sebze olmazsa?" diyerek kurduğu hayalden vazgeçmez. İnsan, hiçbir ümitsizlik yaşamadan hayallerini bu kusursuz intizamın üzerine bina eder. Evet, hayal kurmak güzeldir; çünkü hayal kurmak, kainattaki nizamın ve intizamın devamlılığına, o işleyişin arkasındaki ilahi kudretin varlığına harika bir delil teşkil eder. Biliriz ki güneş mor olmayacak, toprak ayağımızın altından kayıp gitmeyecek, sularımız şakır şakır akacak ve o "ağaç fabrikaları" bize meyve vermeye devam edecek... ​Mesela, yarın gidip yeni bir elbise veya yeni bir ayakkabı almayı hayal ediyorsunuz. Kurduğunuz bu hayalde ve yaptığınız bu planda aslında şöyle bir hakikat gizlidir: Allah birilerine akıl, fikir, irade, kudret, sermaye ve malzeme vermiş; onlar da sizin için elbise ve ayakkabı üretiyor ya da diğer ihtiyaçlarınızı karşılıyor. Yani biz sadece kendi ayağımız için şükretmekle kalmayıp, o ayağa çorap üreten fabrika, o fabrikadaki işçilerin iradeleri, akılları ve o fabrikanın sermayesi için de Allah'a şükretmeliyiz. Ancak bu pencereden bakınca görürüz ki, muazzam bir dayanışma ile insanlık ihtiyaçlarını gidermektedir ve bunların hepsinin arkasında Allah'ın ihsan ettiği akıl, irade ve daha nice nimetler vardır.

25 Mayıs 2026 00:00

Selahattin Gezer

Tek Partili Dönemde İnsafsız Zulüm

Öyle ki, Ankara'dan gelen emirleri harfiyen uygulamak uğruna insanlık haysiyetini ayaklar altına alanlar, vefatının üzerinden 16 ay geçmiş Kemahlı İbrahim Hakkı Efendi gibi bir âlimin cansız bedenini kabrinden çıkarıp darağacına asacak kadar gözlerini karartmışlardı. Bu toprağın öz evladı olan, sazından başka sermayesi bulunmayan Âşık Veysel'i sırf kılık kıyafetinden dolayı Ankara'nın merkezine sokmayan o kibirli zihniyet, Erzurum sokaklarında adeta bir sürek avı başlatmıştı. Bir de üstelik cellat edasıyla nenemin yüzüne bakıp, "Dua edin emniyet mensubu, yoksa asacaktık" diye tehdit savurmuşlar. Ancak bizim çocukluğumuzda halk oranın adını çoktan değiştirmişti; herkes oraya "Darağacı Camii" derdi. Annemin dün gibi hatırlayıp anlattığı o dehşet dolu sahneler hala kulaklarımdadır: "Akşam yatardık, sabah kalktığımızda caminin avlusunda asılmış insanları görürdük." Bu vahşet bir değil, iki değil, defalarca tekrarlanmıştı. Allah'ın evinin avlusunu darağacı yapan, sabah namazına giden cemaate mazlumların cansız bedenlerini seyrettiren o zihniyettir... Halk, devletin eliyle yapılan bu zulmü unutmamış ve caminin asıl adını hafızasından silip orayı "Darağacı Camii" olarak lügatine mühürlemiştir. Osmanlı'yı güya "çağdaş ve medeni değil" diyerek yıkanlar, kendi getirdikleri o sözde medeniyeti mazlumların kanı ve gözyaşı üzerine kurdular. Ancak unuttukları bir şey vardı: Kulun bir hesabı varsa, Allah'ın da bir hesabı vardı.

21 Mayıs 2026 00:00

Selahattin Gezer

Gözünü De Kulağını Da Alıp Gitmiş

Bu noktada hakikati arayan akıllara rehberlik eden Bediüzzaman'ın şu tespitini hatırlamak gerekir: "Madem Sâni'-i Zülcelal, mülk ve melekûtundaki âyât-ı acibesini göstermek ve şu âlemin tezgâh ve menba'larını temaşa ettirmek ve a'mal-i beşeriyenin netaic-i uhreviyesini irae etmek istemiş. Elbette âlem-i mubsıratın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmuat âlemindeki âyâtı temaşa eden kulağını, Arş'a kadar beraber alması lâzım geldiği gibi; ruhunun hadsiz vezaife medar olan âlât ve cihazatının makinesi hükmünde olan cism-i mübarekini dahi, tâ Arş'a kadar beraber alması mukteza-yı akıl ve hikmettir." Sözler Nasıl ki insan cennete bedenen gidiyor ve beden orada ruhtan ayrılmıyorsa; Peygamber Efendimiz (sav) de "Cennetü'l-Me'va"nın gövdesi olan "Sidretü'l-Münteha"ya hem bedenen hem de ruhen uruc etmiştir. Çünkü o beden, yeryüzünde kulluk vazifesini yerine getirmiş; tebliğ yolunda elem çekmiş, sıkıntılara göğüs germiş ve her anını ibadetle süslemiştir; bedeni ruhuna güzel bir yol arkadaşı olmuştur. O mübarek bedendeki gözler ilahi sanatları müşahede etmiş, o kulaklar vahiyleri işitip tefekkür etmiştir. Dolayısıyla mükâfat anında, yani Miraç'ta, o gözün ve o kulağın bedenen orada hazır bulunması hikmetin ta kendisidir.

15 Mayıs 2026 00:23

Selahattin Gezer

Yeni Bir Medeniyet Tanımı Yapmak Lazım!

Bu medeniyet, şirin gözüküp canavarlığını gizledi. En belalı mafya düzeninden daha beter bir faiz sistemiyle ilikleri emdi; cebinde parası olmayanı "insan" yerine koymadı. Kendi bekası için çocuk sahibi olmayı özendirirken; bizim kadınımızı, kızımızı sokak köpeklerine "analık" etmeye mahkûm etti. İnsanımızı manen soysuzlaştırdığı yetmiyormuş gibi, "mama lobisiyle" de cebindeki son kuruşa göz dikti. Sadece "Allah birdir, şeriki yoktur" diyenlere karşı ölçüsüz bir kin kustu. Bize "sokağa çöp atma, hayvanlara merhametli ol, yemek yerken ağzını şapırdatma" diye nezaket dersi verenler; Epstein adalarında minik kız çocuklarını cinsel emellerine alet edip, o şapırdatan ağızlarıyla vahşice katlettiler. Yeni bir medeniyet inşa edip onu yeniden tanımlamak elzemdir. Şimdi soracaksınız: "Bunu nasıl tesis edeceğiz?" Cevap basit: 1400 sene evvel Kur'an ile kurulan o büyük medeniyete bakınız. Nitekim bu hakikati Üstad Bediüzzaman, medeniyetin sefahatiyle Kur'an'ın hikmeti arasındaki farkı ortaya koyarken şu veciz sözlerle mühürler: "Zaaf-ı dine sebep olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur'an'ın zuhura yakın geldiği bir anda, lâkaydane ve ihmalkârane müsbet bir iş görülmez. Menfîce, tahripkârane iş ise bu kadar rahnelere maruz kalan İslâm zaten muhtaç değildir." "Avrupa'nın medeniyeti, fazilet ve hüda üstüne te'sis edilmediğinden, belki heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden şimdiye kadar, medeniyetin seyyiatı hasenatına galebe edip, ihtilalci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medâr bir delil hükmündedir ve az vakitte galebe edecektir." "Ve bu zamanda ilâ-yı kelimetullah maddeten terakkiye mütevakkıftır. Medeniyet-i hakikiyeye girmekle ilâ-yı kelimetullah edebiliriz." "Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyiliklerdir. Medeniyetin günahları, seyyieleri (kötülükleri) değil."

12 Mayıs 2026 08:22

Selahattin Gezer

İzmir'de Meyve Buldum

Ayakta tutunurken hapşırdı ve hemen peşinden hepimizin işitebileceği bir sesle "Elhamdülillah" dedi. Onun hamdına karşılık, ben de içimden şükrederek "Elhamdülillah" dedim. ​İstisnaları bir kenara bırakırsak; selam verildiğinde tuhaf tuhaf bakılıp karşılık verilmeden uzaklaşılan, "Bismillah" denildiğinde şaşkınlık dolu bakışlara maruz kalınan bir iklimde, birinin hapşırınca "Elhamdülillah" demesi mevsimin ilk meyvesini tatmak kadar kıymetli. Arada bir de olsa verilen selamın alınması, hal hatır sorulduğunda "Allah razı olsun" denilmesi, her biri paha biçilemez birer değerdir. Mekke veya Medine'de birinin "Elhamdülillah" demesinden ziyade, İzmir'de bunun yankılanması çok daha derin bir mana taşıyor. Hiç beklemediğiniz birinin araca binerken ya da inerken "Bismillah" demesi, oruç tutması, bir büyüğe hürmetle yol vermesi muazzam bir güzellik. Allah'ın verdiği tüm nimetlere karşılık bir gün hep birlikte gür bir sesle "Elhamdülillah" diyeceğiz.

09 Mayıs 2026 00:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Selahattin Gezer

İftiracı Karanlık Adamlara Cevaptır

1970'lerin Erzurum'unda, vaktimin çoğunu evde ders çalışarak ve kitap okuyarak geçirirdim. "Yapmayın, etmeyin" dediysem de dinlemediler; tam tersine beni de ikna edip taş atmamı sağladılar. Varlık âleminin Rabbi olan Allah'tan dileğimiz odur ki; bizleri hakkı hak bilip ona ittiba eden, batılı batıl bilip ondan içtinab edenlerden eylesin. Bunlar; "İmana ve Kur'an'a hizmet eden kahraman erlere ne kadar çamur sıçratabilir, onları milletin nazarında ne kadar küçük düşürebilirsek kardır" diyerek, iştahla hile ve oyunlarına devam ediyorlar. Son günlerde sosyal medyada ve bazı basın organlarında; ömürlerini iman ve Kur'an hizmetine vakfetmiş Bekir Berk, Mehmed Fırıncı ve Mehmed Emin Birinci gibi merhum ağabeylerimiz hakkında fütursuzca ortaya atılan "ajanlık" ve "iş birliği" iftiralarını esefle takip ediyoruz. Onların ebedî hayatları adına acıyoruz; zira iftiraya uğrayanlar "ervah" âleminde kazanmaya devam ederken, iftiracılar cehennem locasının peşindeler. Şimdi ise kendilerini müdafaa imkânı olmayan vefat etmiş ağabeylerimize, "Biz ölmedik, Allah'ın yardımıyla hakikati müdafaa ederiz" gerçeğini düşünemeden saldırmışlar. Bugün "ajan" iftirası atanlar, aslında o dönemlerde bu zatları haksız yere hapseden yasakçı zihniyetin dijital versiyonlarıdır. O günün mahkemeleri bile bu isimleri beraat ettirmişken, bugünün klavye şövalyelerinin ahkâm kesmesi, sadece kendi acziyetlerinin ve "biz ahiretimizi berbat ettik" deklarasyonunun ilanıdır. Allah hepsinden ebediyen razı olsun. Bekir Berk ağabeyimiz nasıl ki Üstadımızın ve Risale-i Nur'un avukatlığını yaptıysa; bizler de kıyamete kadar başta Üstadımız olmak üzere tüm Nur Talebelerinin hukukunu muhafaza etmeye gayret edeceğiz. Allah yardımcımız olsun. Kim Allah yolunda Kur'an ve imana hizmet ediyorsa, onlara karşı kalplerimize muhabbet ihsan eylesin.

05 Mayıs 2026 00:00

Selahattin Gezer

Fatih'leri Yetiştiren İksir: Hesap Şuuru

Biz çocuklarımızı sanki hiç ölüm olmayacakmış, bu dünyanın ötesinde bir ebedî sonsuz âlem yokmuş gibi yetiştiriyoruz. Biz küçükken Erzurum'da büyüklerimizden, ninelerimizden şu sözü çok işitirdik: "Oğlum ölüm var, kimseyi incitme!", "Ölüm var, harama el uzatma!", "Ölüm var, lüzumsuz işleri ve kızların canını yakmayı bırak!" Bu hakikati devamlı işiten çocuklar, daha küçük yaşta ahiret inancıyla hareket etmeyi öğrenirlerdi. Risale-i Nur'lardan aldığımız dersle ifade edersek: "Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî almazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta gayrimüslim birisinin İslâmiyeti kabul etmesi kadar zor olur, yabanî kalır." Şimdi bazıları çıkıp, "Ölüm hakikatini, ahiret inancını çocukların kafasına doldurmanın ne alakası var?" diyebilirler. Oysa Asr-ı Saadet'e, sahabi hayatına ve onları takip eden nurlu nesillere baktığımızda; küçük yaşta Allah inancı ve hesap verme şuuruyla yetişen o çocukların, ana babalarına karşı "öf" bile demeyen, vatanına ve milletine faydalı birer şahsiyet olduklarını görüyoruz. Eğer ölüm olmasaydı ve dünya ebedi olsaydı, "Bunlara gerek yok" diyebilirdiniz. Çocuklarımıza "hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için" gayret etmeyi öğretmek; hem bu dünyayı bir nevi cennete çevirir, hem de ebedi hayatı saadetle perçinler. Hatta öyle ki, çocuklar anne babalarına hükmeder hale geldi. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu tabloyu ne güzel özetler: "Nev-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cemiyetli merkez ve en esaslı zemberek ve dünyevî saadetine en nuranî bir cennet, aile hayatıdır. Ve her birinin hanesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o aile ve hane hayatının hayatı ve saadeti ise; samimî ve ciddî ve vefadarane hürmet ve hakikî ve şefkatli ve fedakârane merhamet ile olabilir." Eskiden Müslümanların çocukları 4-5 yaşında Kur'an-ı Kerim'i hatmeder, genç yaşta dönemin ilimlerini tahsil ederlerdi. Eğer bir anne baba evladını gerçekten seviyorsa, bir devlet vatandaşını korumak istiyorsa; çocuklara ahiret inancını ve o sonsuz hayatı kazanmanın yollarını öğretmelidir. Onların ruhuna zerk edeceğimiz o mübarek iksir, 'hesap verme şuuru' ve Allah rızasıdır. Evlatlarımızı; elleri dünyada çalışırken gönülleri Sende olan, ana babasına hürmette kusur etmeyen, vatanına ve milletine sadakatle hizmet eden nurlu nesillerden eyle.

01 Mayıs 2026 00:00

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha