×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

İslam İle Cahiliye Arasında Yolların Ayrılış Noktası

Savaş ise koşulları gereği aklın değil, duyguların, özellikle öfke menşeli duyguların öne çıktığı bir ortamdır. Stratejik akıl (Devlet), savaş için bir hedef ve bir çerçeve çizer, normal hayatta hoş karşılanmayan duyguları bu çerçeve içinde, bu hedef doğrultusunda salıverir. Çünkü başka bir mekanizma devrededir savaş ortamında. Bir savaşta ünlü sahabi Ebu Dücane'nin, elindeki kılıcı sallayarak, çalım satarak, böbürlenerek düşman üzerine yürüdüğünü gören Peygamberimiz (s.a.v) "Allah bu yürüyüşü yalnız bu durumlarda sever" buyurarak savaş ortamında insanların sergiledikleri davranışların normal hayattan farklı olduğuna işaret etmiştir. İslam'da savaşın gerçekten bir hukuku var. Farklı ortamlarda devreye giren duyguların bir hukuka tabi olup olmaması. Ancak akıl da çoğu zaman duyguların etkisinde kalabilir. Cahiliye şairlerinden biri şöyle tanımlıyor cahiliye ortamını: "Başkalarını ısırmayan ısırılır, kılıcıyla etrafına korku salmayan parçalanır". Cahiliyede duyguları frenleyen mekanizma, İslam'daki gibi hukuk değil, güçtür. Sonra bir siyasetçi de önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde "ana dili Kürtçe olan bir adayı desteklemem" diyebildi. İslam kültürüyle harmanlanmış toplumlarda eğlendirirken düşündüren fıkralar, nükteler "zekanın zekatı" olarak görülmüştür.

Vahdettin İnce

Kaynak: Star

14 Haziran 2026 09:15

Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız

Yazarın Diğer Yazıları

Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Vahdettin İnce

Bir Anlık Öfke

Kuşkusuz iyilik ve kötülük, insan hayatında, siyam ikizleri gibi birbirlerinin yanı başında yer alırlar. Nitekim bu yaygınlığından dolayı felsefenin ve İslam kelamının ana konularından biridir bu "iyilik" (hüsün) ve "kötülük" (kubuh) meselesi. Belki de coğrafyanın davranışlar üzerindeki etkisi belirleyici oluyor. Batılı bir sosyolog, Irak Kürtleri arasında saha çalışması yaparken gözlemlediği bazı olaylara ve bu olaylara ilişkin değerlendirmelere yer verdiği kitabında "Kürtleri diğer komşularından ayıran bir özellikleri de aniden öfkelenmeleri ve hemen ardından derin bir pişmanlık duymalarıdır" diyor ve şu örneği veriyor: "Bir gün misafir olduğum köye ve çevresine hakim bir tepeye oturmuş, günlük işlerini yapan insanları gözlemliyordum. Bir köylü, dağda katırına odun yüklemiş, dağın dibindeki köye indirmeye çalışıyordu. Dikkatimi çekti. Gayri ihtiyari izlemeye başladım. Yolun bir yerinde katır inatlaştı ve ilerlemez oldu. Adam ne ettiyse katırı yerinden oynatamadı. Sonra yükten bir odun çıkardı ve katırın kafasına acımasızca vurmaya başladı. Katır cansız yere düşünceye kadar vurmaya devam etti. Katırın öldüğünü fark edince bir süre ne yapacağını bilemedi. Sonra katırın başını dizine koyarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bu dünyadaki tek sermayesi o katırdı". İnişli ve çıkışlı bir coğrafyada yaşıyorlar neticede. Mesela bir yanda yüksekliği beş bin metreleri bulan Ağrı Dağı, hemen dibinde göz alabildiğine uzanan Iğdır Ovası. Biraz beride patlamış bir öfke misali Süphan Dağı yükselirken, onun yanı başında durgun, dingin, sakin, pişmanlık kadar derin Van Gölü boylu boyunca uzanıyor. Bu karakter Kürtlerin müziğine de yansımış. Mesela bir batılı seyyah, Osmanlının doğu vilayetlerine gidecek seyyahlara şu tavsiyede bulunuyor: "Kürtlerin yemeğini yiyin, Ermenilerin evinde yatın. Gündüz sizi memnun etmek için sahip olduğu tek keçiyi kesen Kürdün, gece bastırınca şerrinden emin olamazsınız". Şu halde bölgede hatırı sayılır bir Arap, Türk nüfusu bin yıllardır Kürtlerle beraber yaşadıkları halde, Kürtler arasında yoğun olarak yaşanan bu tür hadiselerin coğrafyadan başka nedenlerinin de olması gerektiğini akla getiriyor. "Niye durup yol vermedin? Asıl sen niye durup yol vermedin?" diye.

07 Haziran 2026 08:14

Vahdettin İnce

Bu Bayram Benim

Hatırlarsanız önceki yazımızda, Batının devşirdiği bazı kimselerin Kurban olgusunu "ilkel insanın doğal felaketleri, tanrıların öfkesine bağladığından, dolayısıyla tanrıların öfkelerini yatıştırmak için onlara kurban sunma gereği duymasından doğmuş ilkel ve vahşi bir ritüeldir" diye açıkladıklarını söylemiştik. Kurban gibi muazzam etkisi bulunan, toplumsal hayatı yakınlaşma, yakınlık kurma ekseninde harekete geçiren, bireyden, topluma doğru somut bir akrabalığın oluşmasını sağlayarak herkesi, her şeyi Allah'a bağlayan bir ibadete ilişkin bu basit, hatta çocuksu yorum, aslında batı medeniyetinin bütün doğal fenomenlere getirdiği izah biçiminde, sosyolojik olgulara ilişkin yorumlarında, tarihin akışını ve dinin ortaya çıkışını güya temellendirme yönteminde görülmektedir. O açıdan denebilir ki bütün entelektüel söylemine, çarpıcı kavramlarla zihinleri tutsak eden cazibesine, kendisini insanlığın binlerce yıllık tecrübesinin imbiğinden süzülmüş son sosyolojik aşaması olarak dayatmasına rağmen, Batı medeniyeti, insanlığın saf, yalın ve fıtri ilk çocukluk evresinden hemen sonraki düşünmeye, etrafını fark etmeye başlamış ama henüz temyiz çağına ulaşmamış, eğriyi doğruyu ayırt edememiş bulanık çocukluk evresine tekabül etmektedir. "Çocuğun doğar doğmaz annesinin memesini emmesini cinsel bir dürtüye" bağlayacak kadar gericidir batı, insanlık açısından ölümcül bir sapkınlıktır. Sırf Batı medeniyetine özgü bir durum da değil bu. Ayrıca çağdaş batı medeniyetine iman etmekle övünen ama gerektiğinde Müslüman olduğunu söylemekten de geri durmayan bazılarının Kurban kesilmesini kast ederek "bu bayram benim değil" demesi de vahiyle bağları kesilmiş kitlelerin nasıl bir zihin bulanıklığına duçar olduklarının bir örneğidir.

02 Haziran 2026 09:13

Vahdettin İnce

Kurban Yakın Eder Irağı

Malumunuz, Şafiilere göre kurban kesmek sünnettir, tıpkı bayram namazı gibi. Kurban bayramında genellikle köyün zenginlerinden biri, kurban (çoğunlukla bir dana veya birkaç koyun) keser, şeriatın emri gereği etleri pay edip dağıttıktan sonra kalanını büyük kazanlarda "Helîse" adı verilen çok lezzetli bir yemek yapardı. Buna "Taştêya Îydê" (Bayram kahvaltısı) derlerdi. Ve bu yemek günler öncesinde köylülerin gündemini oluştururdu; "Îsal taştêya îydê kî dide?' (Bu sene bayram kahvaltısını kim veriyor?) diye. Bir anlamda dört gözle beklenirdi. Normalde çok yakın bir akraba değilse ve bir zorunluluk da yoksa başkasının evinde bir şeyler yemek, hele hele istemek ayıp sayılırdı. Ailelerimiz bu hususta biz çocukları sıkı sıkıya tembihlerdi. Ama kurban bayramında bütün köy yakın akraba olmuş gibi en ufak bir sıkıntı, bir çekinme, utanma olmaksızın o yemeğe koşardık. "Kurban" kelimesi ile "akraba" kelimesi aynı kökten gelirler zaten. Anlamı da yakınlıktır. Kurban ibadeti bizim köyde "yakın ederdi ırağı". Kurban bayramından bir hafta on gün önce o senenin "taştê"sini verecek adam kurbanlık danayı evinin bahçesine bağlardı. Çocuklar o hayvanla enteresan bir "yakınlık" kurarlardı. Hayvan da sanki kutsal bir görev için seçilmiş olduğunu biliyormuş gibi çocuklara ve çevresine adeta cilve yapar, seçilmişliğin tadını çıkarır, en ufak bir huysuzluk yapmazdı. Akşam, köyün nahırı meradan dönünce akranları diğer hayvanların ona gıpta ettiklerini, hayranlıkla baktıklarını düşünürdüm nedense. Köylük yerde bayram büyük şehirlerdeki gibi dört gün sürmezdi. Hepi topu bir yarım gün bütün vazifeler tamamlanır, köylüler rutin hayatlarına dönerdi. Kurbanın sağladığı yakınlık duygusu ise bir sonraki seneye kadar bayram şekeri gibi bir lezzet bırakırdı ağızlarında. Ağzımın tadını bozan ilk şoku İstanbul'a geldiğim geçen yüzyılın seksenli yıllarında yaşadım. Gazeteler, televizyonlar sokaklara dökülen kanları, bir yerde nasılsa atılmış sakatatları, bazen "firar" eden kurbanlıkları, kurbanı keserken yaralanan "acemi" kasapları gösterir, olumsuz bir dil kullanırlardı. "Bu kanlı, vahşet manzaraları yüzünden bizi Avrupa Birliğine almayacaklar ayol" diyenleri bu kulaklarımla duydum. Kurban ibadetinin bireyden, topluma, toplumdan Allah'a doğru sağladığı "yakınlık" anlamına aykırı bir algı oluştururdu. Yine de manevi havayı büsbütün ortadan kaldıracak etkinlikte olmazdı. Neticede batı tarafından devşirilmiş bir avuç elitin tepkisiydi. En ağır darbeyi dindar görünümlü, ilahiyatçı kılıklı insanların Kurbanın mana ve mefhumunu, sosyolojik etkisini, yakınlık kurma, kurdurma gücünü göz ardı eden olumsuzlayıcı söylemleri vurdu. O günden sonra bir avuç elitin çekimser çemkirmesinin yerini, daha yaygın, daha özgüvenli bir karşıtlık aldı nitekim. Dolayısıyla içeriden gelen bu söylem dışarıya güç vermişti. Son zamanlarda meşhur materyalist söylemi arkalayan kurban yorumlarına bile tanık olduk bu çevrelerden. "Kurban, ilkel insanın doğal felaketleri tanrıların öfkesine bağlamasından, dolayısıyla öfkelerini yatıştırmak için onlara kurban sunma gereği duymasından doğmuş ilkel ve vahşi bir ritüeldir" diyenini bile gördüm. İslam, bütün emir ve yasaklarıyla, bütün mezhep ve yorumlarıyla insanı önce kendisine, sonra çevresindeki varlıklara ve tabi Allah'a yakınlaştırıp bir "Kurban" (yakınlık) medeniyeti kurarken, Batı medeniyeti, görüldüğü gibi insandan, eşyadan başlayarak bütün bir varlığı parçalamakta, birbirinden koparmakta, Allah ile bağını kesmektedir.

31 Mayıs 2026 08:33

Vahdettin İnce

Bu Pilav Daha Çok Su Kaldırır

İran-ABD/İsrail savaşı ve sonrasındaki müzakere süreci gündemden düşmüyor. Akşam, "uçaklar havalanacak, füzeler menziller aşacak, bir kez daha Tahran, Tel Aviv ve Körfez ülkeleri ateş altında kalacak. Ekonomik tesisler, altyapılar yerle bir olacak, asker sivil insanlar ölecek" diyorsun ve bu (acı veren) beklenti ile başını yastığa koyuyorsun. Sabah uyanınca ilk iş, "ne oldu, hangi şehir ne kadar yıkıldı" diye için burkularak uzanıyorsun TV'nin kumandasına veya telefonun ekranına. Pat, bir Amerikalı yetkili "müzakerelerde önemli ilerlemeler kaydettik, anlaşmaya çok yakınız" demiş. Hatta "bu kadarı da olmaz, insanları, bütün bir dünyayı bu kadar beklentiye soktuktan sonra yeni bir sürpriz olmaz artık, savaşmak da barışmak da ciddi bir iştir" diyorsun. İsrail'in hedefi, İran'ı bölgedeki Hizbullah, Hamas, Husi gibi güçlere yardım edemeyecek, kendisi de bir daha İsrail'e kafa tutamayacak şekilde ağır bir yenilgi almasıydı. İran ise İsrail açısından tehdit özelliğini devam ettiriyor. İran'ın da bu meselenin en azından bu şekilde bitmesine ihtiyacı var. Gazeteci Yunus Paksoy'un bildirdiğine göre Trump şöyle demiş: "İran anlaşması imzalanırken Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn'in eş zamanlı olarak, İbrahim Anlaşmalarını imzalamaları zorunlu olmalı".

26 Mayıs 2026 10:06

Vahdettin İnce

Ağa, Şeyh, Seyda (ııı)

Günler geçti, şeyh gelmedi. "Her iki yanımızda bir sel gibi akıyordu" yemyeşil buğday, arpa tarlaları. Kızıltepe'den kırk km kadar uzaklıktaki Xiraban bölgesinde bulunan Tehtokê Şêx Sinan (Kilimli) köyünde ikamet eden Şeyh Bakır Kahraman'ı ziyaret edecektik. "Koskoca şeyh kapıya kadar gelecek değil ya" diye geçirdim içimden. "Şeyhi kırma" der gibi bakıyordu. Yörede kendilerine "Mala Bûbê" (Bubê ailesi) diyorlarmış. Bu kelime "Ebu'l Vefa" isminden bozmadır ve ailenin kökeni Bağdat'a dayanıyor" dedi. Bu köklü aileden kalma asaleti her davranışında gösteren ve benim zihnimdeki şeyh profiliyle bağdaştıramadığım şeyh Bakır Kahraman "bize ayrıca Sin ailesi de derler" dedi. "Bûbê" ve "Sin" kelimelerini duyunca, bizim Van-Erciş'te de "Sin oğulları ailesi var. Onlara da "Mala Bûbê" dendiğini duymuştum" dedim. Evet, dedi, Van taraflarında akrabalarımız var. Hoş beşten sonra cemaatin en genci Hüseyin Kahraman mırra sundu misafirlere. Kahveyi bir yudumda içtikten sonra fincanı yere bıraktığım sırada bölgenin saygın melalarından Nurulullah hoca, "mırra fincanını yere bırakmamak da usuldendir, saygısızlık sayılır" dedi. "Koçerim bê pergalim" (Göçebeyim, pejmürdeyim- usul erkan bilmem, mazur görün) stranını düşünerek fincanı yerden aldım. Onlar da serhatlı bir koçer olmama verdiler zahir. Derken mevzu güncel siyasete geldi. Hem şeyh Bakır hem kardeşi şeyh Ali mevzulara dair görüşlerini dile getirirken farklı bir aile ile karşı karşıya olduğumu anladım. Televizyondan duyduklarını tekrarlayan kimseler gibi değildiler. Resmen entelektüel bir derinlikleri vardı. نحن في المشتاة ندعو الجفلي/ لا تري آدب فينا ينتقر "Kış mevsiminde herkesi ziyafete çağırırız da/ Davet sahibimizin insanlar arasında ayırım yaptığını göremezsin" diyerek kabilesini öven Tarafa b. Abd'ı kıskandıracak cömertlikte bir sofra kuruldu. Üzerimde eğreti duran İstanbul'un ithal kibarlığını bir kenara bıraktım ve Kızıltepe'nin meşhur bulgur pilavını elle yeme asaletinin lezzetini tattım. Çocukluğumdaki yoksul sofralar kadar baş döndürücüydü. Urfa'nın Ceylanpınar ilçesinin sınırına yakın bu köy, Mardin ve Urfa kültürünün bir sentezi gibiydi. Misafirlerin bir kısmı da Urfa'lıydı zaten. Artık ayrılık vakti gelmişti. Çıkarken kapının yakınındaki kitaplık dikkatimi çekti. Şöyle bir göz gezdirdim, doksanlı yıllarda rahmetli Salih Uçan ağabeyle birlikte tercüme ettiğimiz ve Dünya Yayıncılık tarafından basılan "Fizilali'l Kur'an" tefsirini gördüm. Böylece bana gösterilen saygının sebebini anladım. Nev-i şahsına münhasır bu şeyh ailesinin asaleti ile birlikte entelektüel seviyelerine hayran kaldım. Babamın "Esalet wunda nabe" (Asalet kaybolmaz) sözünü hatırladım.

17 Mayıs 2026 07:22

Vahdettin İnce

Çanlar Kimin İçin Çalacak?

Onlara seslenmiş: "Sizin bir akrabanız benim yanımda yaşıyor. Durumu çok iyi, kendisini altın bir kafeste yaşatıyorum. Size selamı var". Papağan sormuş: "Ne yaptın, gittin mi ormana, akrabalarımı gördün mü?" "Keşke gitmeseydim, gördüklerimi duymak istemezsin" demiş. Papağan ısrar etmiş, "ne olursa olsun söyle" demiş. Adam olanı biteni anlatınca bu sefer papağan kafeste önce can çekişir gibi çırpınmaya başlamış, sonra da olduğu yerde can vermiş. Büyük Britanya Kralı III. Charles, geçen hafta, zamanlaması manidar, dört günlük bir ABD gezisine çıkmıştı bildiğiniz gibi. Hediyeyi takdim ederken "ne zaman başın sıkışırsa bu çanı çal. Hemen yardımına koşarız" diye son derece manidar bir mesaj verdi. "Kral bu, kaçın kurası? Trump'ın farkında olmaması kuvvetli bir ihtimal olsa da derin ve tecrübeli İngiliz aklı, ABD'nin Hürmüz'de Acem kündesiyle kafeslendiğinin, tuş olmak üzere olduğunun farkında. Trump'ın yaramazlıklarına, yaşlı kıta Avrupa'sını aşağılamasına, liderlerini dünyanın gözü önünde zor durumda bırakan çiğliklerine rağmen yaşlı ve tecrübeli emperyalist Büyük Britanya, bir anne şefkatiyle elini uzatarak medeniyetin haylaz çocuğunu düştüğü tuzaktan kurtarmanın yolunu gösteriyor" dedim. Britanya, Trump'a "çanı çalarak (Zangoçluk yaparak) Papa'dan af dile, yoksa Hürmüz'de boğulacaksın" diyor.

05 Mayıs 2026 09:53

Vahdettin İnce

Narkoz Ve Ağrıkesici Medeniyeti

Kur'an'da, insanların yeryüzünde dağılışları ile ilgili olarak kullanılan (ذرأ/Zeree) -tohum serpme, saçma- fiilinin, anlamı itibariyle sosyolojinin akışıyla bir ahenk oluşturduğunu ve İslam'ın insanın önüne koyduğu vizyonun da bu varoluşsal ahengi tamamladığını vurgulamıştık önceki yazımızda. Bir okuyucunun Batı medeniyetine yönelik bu eleştirel yaklaşımıma karşı gönderdiği "batının icat ettiği narkozu ve ağrıkesiciyi kullanma da görelim" demeye getirdiği mesajı, nasıl desem, Hızır gibi yetişti. "Avrupa üzerine doğan İslam güneşi" kitabına bakıp "ceket"in hangi dilden ve hangi medeniyete ait olduğunu öğrenmesini salık verecektim ama Batı narkozunun tesiri altında bunu anlayamayacağını düşünerek vazgeçtim. Beni asıl dilhun eden şey, İlahiyatçı olduğu anlaşılan bir okuyucunun, yazının akışı içinde birtakım Batılı "düşünürler"den alıntı yapmamamdan, batılı kavramları kullanmamamdan olsa gerek, yazıyı pek bilimsel, yeterince akademik bulmamış olmasıydı. Narkoz ve Ağrıkesici kavramları yan yana gelince, "zerea" ile akraba olan ve bünyeye yabancı bir maddeyi dışarıdan şırınga etmek anlamına gelen (زرق) -zereka- fiilinin kullanıldığını hatırladım. Önce hastalık zerk ediyor, sonra tedavi ediyorum diye narkoz ve ağrı kesici şırınga ediyor çünkü. Bin yıl bir arada yaşamış bir topluma ırk ve mezhep ayarımı hastalığını şırınga ettiler, şimdilerde "kılıç artığı" söylemleriyle yeni bir mızrak (delici, kesici alet anlamına gelen bu savaş aleti "zerk" kökünden geliyor) saplamanın peşinde koşuyorlar.

28 Nisan 2026 08:03

Vahdettin İnce

Bu "Emergia" Bu "Amerika"yı Daha Ne Kadar Taşıyacak?

Neme lazım, şimdi "çok başlıklı balistik" kavram bombardımanına tutulmayayım diye. Akşam, gelen mesajlara bakıp cevaplar yazarken sözünü ettiğim dostumun mesajına da gözüm ilişti: "Minimalist-Maksimalist din tartışması: Yorumsal çoğulculuk ve normatif süreklilik" başlıklı ve "Independent-Türkçe" sitesinde yayınlanmış yazısını bana göndermiş. "Emergia teorisinin "gravite" alanları, koordinasyon yoğunluğu ve psikolojik mobilizasyon döngüsü" diye devam eden bir yazı daha. "Zaten hususen ve umumen hüzünlü geçen" bayramımı zehretmesin diye yazıyı birkaç gün sonra okudum. "Bir daha bana yazı göndereceksen lütfen Türkçe yaz. Bu yaştan sonra gavurca öğrenecek halim yok. Hele bir de şu günlerde onlara iyice ifrit olmuşken" dedim. "Emerge, suyun itme gücüyle birlikte yüzeye çıkan şeyin görünür hale gelmesi demektir (...) Suya bir tahta parçası attığımızı düşünelim. Tahta önce suyun içinde olabilir. Ama su onu yukarı doğru iter ve tahta suyun üstüne çıkar, artık görünür olur (...) Emerge yalnızca fiziksel bir itme değildir. Aynı zamanda gizli olanın görünür olmasıdır (...) Bu olayın adı Emergia'dır (Bu kavramı ben buldum, dedi). Sonuç: Su (koşullar), itme (etkileşim) ve yüzeye çıkma (Emergence) (...) Yüzeye çıkan tahta parçasının üzerinde birileri de sörf yapar. Bu birileri bazen Nuh'tur, bazen de Firavun (...)" Bayramda yediğim şekerlerin etkisiyle olsa gerek meseleyi anlar gibi oldum. Muhtemelen "Emergia" ile "Amerika" arasındaki benzerlik beni uyandırdı. "Biz Müslüman halklar, devletler, bir araya gelerek suyun kaldırma gücünü oluşturan damlacıklar gibiyiz. "Amerika" da bizim oluşturduğumuz "Emergia"dan istifade ederek tepemizde sörf yapıyor" mu demek istiyorsun? dedim. Sözlü olarak ifade etmedi ama "aferin" anlamına gelen bir bakış fırlattı. Sonra da ekledi: "Suyun yapısına bu mekanizmayı yerleştiren irade, mekanizmadan istifade edenlerin niteliklerine göre mekanizmaya müdahale eder, yani Firavun'u boğar, Nuh'u da güvenli bir yere ulaştırır".

24 Mart 2026 08:55

Vahdettin İnce

Rabbin Seni Terk Etmedi, Unutmadı

Müşrikler, "Rabbi Muhammed'i terk etmiş" diye alay ederler. Bunun üzerine "Duha Suresi" nazil olur. "Kuşluk vaktine ve sükuna erdiğinde geceye yemin ederim ki Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı" (Duha, 1-3). Hz. Peygamberi teselli etmek amacıyla inen bu surenin girişi, yazının başında işaret ettiğimiz bu evrensel sistemin işleyişine dikkat çekiyor. Ardından "Elbette işin sonu senin için öncesinden daha hayırlı olacaktır" (Duha, 4) buyuruluyor. Bayram sabahı uyandım. "Teselliden nasibim yok hazan ağlar baharımda" diyecek kadar kederliydim. Çanakkale'ye çullanmış bütün akvam-ı beşerin vahşeti karşısında "Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı" diyen Akif'i andım o sırada. İslam'ı boğmak, tevhidi yeryüzünden silmek, Müslümanlığı Arap yarımadasına sıkıştırmak, İsrail'i bir kanser uru gibi ümmetin bünyesine yerleştirmek ve bunun önündeki en büyük engel olan Osmanlıyı bertaraf etmek için peşine "kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela" akvam-ı beşeri takarak Çanakkale'ye çullanan ve yüzyıllardır sabahı yokmuş gibi süren bu zillet gecesinin baş müsebbibi İngilizlerin payitahtı, Batı medeniyetinin kalbi Londra'da kılınan bayram namazına yaklaşık otuz bin kişinin katıldığı belirtiliyordu.

22 Mart 2026 22:06

Vahdettin İnce

Evrensel Ahmaklığın Önlenemez Yükselişi

"Bizim köy ve çevresi dünyanın merkezidir" diyordum, bazı dostlar dudak büküyor, "çık artık şu sizin köyden, daha evrensel ol" diyorlardı. "İtalyan köylülerinin şapkası"nı evrensel kıyafet diye başına geçiren ve bu şekilde daha cihanşümul olduğunu vehmeden insanlardan başkası da beklenemezdi zaten. Alın size Dostoyevski. Bizim köyün çok yakınında bir köy var. Bazı tarafsız kişiler, "niçin böyle davranıyorsunuz, onların işini bitirdikleri zaman sıranın size geleceğini bilmiyor musunuz, hiç mi aşiretler tarihinden haberiniz yok?" diye bu tutumlarını eleştirince de "geçen sene bir teneke mazot istedik vermediler" diye bu ilgisizliklerini gerekçelendirmeye çalışıyorlardı. "O sırada bir teneke mazotun lafını etmeyecek, birlik olacaktınız. O zaman başınıza bunlar gelmezdi, gelseydi bile daha az hasarla atlatırdınız" demiştim. "Çok haklısın" demişlerdi de artık bu pişmanlığın işe yaramadığını söyleyen gözlerle bana bakmışlardı. Günlerdir, ABD ve İsrail bombalar yağdırıyor, mesela İsfahan'daki birçok tarihi eseri tahrip ediyor, bir yandan da özellikle bizim ülkemizdeki bazı entel-dantel fenomenler, hatta merdiven altı alimler İran'ın Şii oluşundan, mezhebinin bidatlığından dem vuruyorlar.

15 Mart 2026 10:22

Vahdettin İnce

Evrensel Ahmaklığın Önlenemez Yükselişi

"Bizim köy ve çevresi dünyanın merkezidir" diyordum, bazı dostlar dudak büküyor, "çık artık şu sizin köyden, daha evrensel ol" diyorlardı. "İtalyan köylülerinin şapkası"nı evrensel kıyafet diye başına geçiren ve bu şekilde daha cihanşümul olduğunu vehmeden insanlardan başkası da beklenemezdi zaten. Alın size Dostoyevski. Bizim köyün çok yakınında bir köy var. Bazı tarafsız kişiler, "niçin böyle davranıyorsunuz, onların işini bitirdikleri zaman sıranın size geleceğini bilmiyor musunuz, hiç mi aşiretler tarihinden haberiniz yok?" diye bu tutumlarını eleştirince de "geçen sene bir teneke mazot istedik vermediler" diye bu ilgisizliklerini gerekçelendirmeye çalışıyorlardı. "O sırada bir teneke mazotun lafını etmeyecek, birlik olacaktınız. O zaman başınıza bunlar gelmezdi, gelseydi bile daha az hasarla atlatırdınız" demiştim. "Çok haklısın" demişlerdi de artık bu pişmanlığın işe yaramadığını söyleyen gözlerle bana bakmışlardı. Günlerdir, ABD ve İsrail bombalar yağdırıyor, mesela İsfahan'daki birçok tarihi eseri tahrip ediyor, bir yandan da özellikle bizim ülkemizdeki bazı entel-dantel fenomenler, hatta merdiven altı alimler İran'ın Şii oluşundan, mezhebinin bidatlığından dem vuruyorlar.

15 Mart 2026 02:26

Vahdettin İnce

Asıl Soyu Kesik Olanlar İslam'a Düşmanlık Edenlerdir

Ürkek bir İmam-Hatipli olduğum için de neme lazım, şaşırırım falan diye "fatiha"dan sonra "zammı sure" olarak ezbere bildiğim en kısa sureleri okumayı tercih ederim. Mesela "kevser" suresini. Bildiğiniz gibi "Kevser" suresi Kur'an'ın en kısa suresidir. Tam o günlerde peygamberimizin (s.a.v) tek erkek çocuğu "Kasım" vefat eder. En kısa surede "bitip tükenmeyen, sürekli akan çokluk" anlamına gelen "kevser" kelimesinin kullanılmış olması çok enteresan. "Namaz kıl ve kurban kes". Bilindiği gibi namaz kelimesinin Arapçası "Salat"tır. Bu kelimenin kökü de bağlanmak, tutunmak anlamına gelen "sıla" kelimesidir. Çokluğun, bolluğun, kesintisiz kazanmanın ilk şartı "Allah'a tutunmak", onun da zirvesi "namaz" gösteriliyor. İkinci şart ise "kurban kes" şeklinde ifade ediliyor. 7 Ekim Gazze katliamlarından önce de öldürülüyordu, eksiliyordu, ciğerparelerini toprağa veriyordu bu ümmet.

03 Mart 2026 11:09

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

Değerlendirme için işlemin sonucunu girin:

captcha