
Deniz Göktaş'ın tek kişilik mizah gösterisi "Ölü Deniz", YouTube'da yayınlandı. Sekiz günde yaklaşık 10 milyon kişi tarafından izlendi. Sahneye çıkan genç bir komedyen. Bu yüzden bugün mesele yalnızca Deniz Göktaş değildir. Deniz Göktaş'ı izlerken yalnızca gülmedik. Mizahın siyasetin çoğu zaman yapamadığını yapabilmesinin nedeni de budur. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, CİMER'e yapılan 185 başvuruyu gerekçe göstererek Deniz Göktaş hakkında soruşturma başlattı. Oysa değil 185, 18 bin 500 başvuru da yapılsa ceza hukuku bakımından bunun hiçbir değeri yok. Ceza muhakemesi ihbar sayısıyla değil, CMK'nın 91. maddesinde düzenlenen gözaltı şartlarıyla yürür. Ama 2 Temmuz'da gözaltına alınan Deniz Göktaş, dün çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Böylece ceza kanununda bulunmayan yeni bir yaptırım icat edildi: Kelepçeli teşhir! Savunma başlamamıştı bile. Deniz Göktaş zaten sahneye "kelle koltukta" çıktı. Tutuklama kararı, o gösteriyi susturmayacak, tam tersine daha fazla insana ulaştıracak. George Orwell'in sözüyle bitirelim: "Her şaka küçük bir devrimdir." Bazı devrimler meydanlarda başlar, bazıları ise tek bir kahkahayla... Ama milyonlarca insan aynı anda onun görünür kıldığı hakikate güldü.
Kaynak: Birgün
04 Temmuz 2026 07:20
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Dijital Kafes
George Orwell'in 1984 romanında Büyük Birader tele-ekranlar aracılığıyla herkesi gözetler. Geçen hafta TBMM'ye sunulan yasa teklifi, siber güvenlik alanındaki önemli görev ve yetkileri Siber Güvenlik Başkanlığı çatısı altında toplamayı hedefliyor. İnternet alan adlarının yönetimi, internet altyapısı ile iletişimin tespit ve analizine ilişkin yetkiler Başkanlığa devrediliyor. Teklif, Elektronik Haberleşme Yasası'na eklenecek yeni bir maddeyle Başkanlığa internet alan adlarına ilişkin strateji ve politika belirleme, düzenleme yapma ve siber güvenlik ile elektronik haberleşme altyapısını ilgilendiren acil durumlarda alınacak tedbirleri belirleyip uygulama yetkisi tanıyor. Teklifin satır araları başka bir hikaye anlatıyor: İnternet alan adlarının yönetimi tek elde toplanıyor. "Her türlü veri" gibi ucu açık ifadeler özellikle tercih ediliyor. Bugün siber güvenlik deniyor. Dün "dezenformasyon" denmişti. Ondan önce "milli güvenlik". Etkin yargısal denetim ve şeffaf güvenceler olmadan, siber güvenlik gerekçesi temel hak ve özgürlükleri sınırlamanın aracına dönüşebilir. Ve bir gün kimse susturulduğunu fark etmez. 143 eylem isnat edilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 'na fiilen "Ya altı saate sığdır ya da hiç konuşma" deniliyor. Çünkü Başkan başından beri "Savunmada değilim, hücumdayım" dedi. 2 bin 500 yıla varan hapis istemiyle yargılanan bir kişinin savunmasını istediği kapsamda ve sürede yapması en temel hakkıdır. Savunma hakkı mahkeme başkanının takdirine bağlı değildir.
11 Temmuz 2026 05:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Emperyalist Güçler Ve Siyasal İktidarın Ortak Rejim Tasarımı
Aynı zamanda siyasal alanın, hukuk rejiminin ve emek düzeninin eşzamanlı olarak yeniden kurulduğu tarihsel bir dönüşüm süreci içindedir. Şu açık ki, bu rejimin temel hedefi yalnızca iktidarın sürdürülmesi değildir. Daha derinde, toplumun siyasal özne olma kapasitesinin sınırlandırılması vardır. Ekonomik kriz, bir "doğal sonuç" olarak değil, tercih edilen bir siyasal-ekonomik düzenin sonucu olarak emekçilerin üzerine yıkılmaktadır. Bu nedenle mesele artık yalnızca bir "demokrasi sorunu" değildir. Siyasal baskı ile ekonomik sömürü birbirini beslemekte, aynı rejimin farklı mekanizmaları olarak işlemektedir. Tarih göstermiştir ki hiçbir iktidar, örgütlü bir halktan daha güçlü değildir. Bir yanda derinleşen yoksulluk ve ekonomik çöküş, diğer yanda ise demokratik kurumların aşınması ve siyasal alanın daraltılması vardır. İşçiler, kadınlar, gençler, emekliler, köylüler, ekoloji hareketleri ve Kürt halkının demokrasi talebi; ayrı ayrı değil, aynı yapısal kriz alanının farklı ifadeleri haline gelmektedir. Tüm cumhuriyetçi, sol ve ilerici güçleri kapsayan "birleşik bir mücadele" çağrısı bir siyasal tercih değil, nesnel bir zorunluluktur. Etkili bir toplumsal alternatif ancak farklı mücadele alanlarının birbirini tamamladığı ve ortak bir siyasal program etrafında buluştuğu ölçüde ortaya çıkabilir. Ve bu düzenin karşısında tek tek değil, ancak birleşik bir toplumsal güç olarak anlamlı bir dönüşüm mümkündür.
21 Haziran 2026 04:42

"Lüzum Görülmesi Halinde"nin Gölgesinde: Çıplak Arama Gerçeği
İnsan bedeninin sınırları, hukuk metinlerinde çoğu zaman "lüzum görülmesi halinde" gibi muğlak ifadelerin içine sıkıştırılır. Kapalı kapıların ardında bu muğlaklık, kimi zaman giysiyi, kimi zaman mahremiyeti, kimi zaman da insan onurunu hedef alan müdahalelerin zeminine dönüşür. Gözaltı süreçlerinde ve cezaevi girişlerinde bu zemin, "güvenlik" gerekçesiyle genişler; ancak geride kalan çoğu zaman insan onurunun daralan alanıdır. Türkiye'de " çıplak arama " doğrudan yasada tanımlanmış bir uygulama değildir. Ancak mesele idari bir detay değil, doğrudan insan onuru meselesidir. Anayasa'nın 17. maddesi insan onurunu, 20. maddesi özel hayatın gizliliğini güvence altına alır. 15 aydır tutuklu olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Medya A.Ş. Genel Müdürü Pınar Türker'in maruz kaldığı işkenceyi açıkça anlatması, görünmeyeni görünür kılmıştır. "Sadece sana değil, değer verdiğin her şeye ulaşabilirim" mesajı, hukuk devletinin değil, güç ilişkilerinin dilidir. Buna rağmen çıplak arama gibi doğrudan insan onuruna temas eden bir uygulama çoğu zaman idari düzenlemelerle yürütülmektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca "arama" değil, suçun nerede başladığıdır. En kritik eşik ise değişmez: insan onuru! Ve insan onuru, hiçbir güvenlik gerekçesinin istisnası değildir.
13 Haziran 2026 05:00

Yoksulluk Nafakasına Müdahale: Kadın Haklarında Yeni Eşik
Anayasa Mahkemesi'nin Medeni Yasa'nın 175. maddesinde yer alan, yoksulluğa düşen tarafa süresiz nafaka bağlanmasına ilişkin hükmü iptal etmesi, gerekçesi henüz açıklanmamış olsa da, Türkiye'de Medeni Yasa'daki haklara ilişkin uzun süredir devam eden, kadınlar aleyhine sonuçlar doğuran siyasal yaklaşımın yeni bir aşaması olarak karşımızda duruyor. Oysa kamuoyunda yıllardır dolaşan "süresiz nafaka" ifadesi, hukuki bir kavram değil; ideolojik bir yönlendirmedir. Hukuken tartışılan kurum yoksulluk nafakasıdır ve bu kurum tek başına Medeni Yasa'nın 175. maddesiyle değil, 176. maddesiyle birlikte okunmak zorundadır. Medeni Yasa'nın 175. maddesinde yer alan " boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen tarafa süresiz nafaka bağlanır" düzenlemesi, senelerdir kamuoyunda ısrarla yaratılmaya çalışılan algının aksine, yoksulluk nafakasının her koşulda süresiz olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle 175. madde, 176. maddeyle birlikte değerlendirilmelidir. Ayrıca 1992 yılına kadar ülkemizde evli kadınların çalışması, kanun gereği (eski M.Y. 159 md) eşinin iznine tabiydi. Anayasa Mahkemesi bu hükmü iptal etmiş olsa da, bu "izin ilişkisi" bugün biçim değiştirerek toplumsal baskı olarak varlığını sürdürmektedir. Özetle Türkiye, 1992'ye kadar çalışmasının bile eşin muvafakatine bağlandığı bir toplumsal zeminden, bugün hâlâ tam anlamıyla eşit yurttaşlığa geçmiş değildir.
06 Haziran 2026 06:35

Yoksulluk Nafakasına Müdahale: Kadın Haklarında Yeni Eşik
Anayasa Mahkemesi'nin Medeni Yasa'nın 175. maddesinde yer alan, yoksulluğa düşen tarafa süresiz nafaka bağlanmasına ilişkin hükmü iptal etmesi, gerekçesi henüz açıklanmamış olsa da, Türkiye'de Medeni Yasa'daki haklara ilişkin uzun süredir devam eden, kadınlar aleyhine sonuçlar doğuran siyasal yaklaşımın yeni bir aşaması olarak karşımızda duruyor. Oysa kamuoyunda yıllardır dolaşan "süresiz nafaka" ifadesi, hukuki bir kavram değil; ideolojik bir yönlendirmedir. Hukuken tartışılan kurum yoksulluk nafakasıdır ve bu kurum tek başına Medeni Yasa'nın 175. maddesiyle değil, 176. maddesiyle birlikte okunmak zorundadır. Medeni Yasa'nın 175. maddesinde yer alan " boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen tarafa süresiz nafaka bağlanır" düzenlemesi, senelerdir kamuoyunda ısrarla yaratılmaya çalışılan algının aksine, yoksulluk nafakasının her koşulda süresiz olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle 175. madde, 176. maddeyle birlikte değerlendirilmelidir. Ayrıca 1992 yılına kadar ülkemizde evli kadınların çalışması, kanun gereği (eski M.Y. 159 md) eşinin iznine tabiydi. Anayasa Mahkemesi bu hükmü iptal etmiş olsa da, bu "izin ilişkisi" bugün biçim değiştirerek toplumsal baskı olarak varlığını sürdürmektedir. Özetle Türkiye, 1992'ye kadar çalışmasının bile eşin muvafakatine bağlandığı bir toplumsal zeminden, bugün hâlâ tam anlamıyla eşit yurttaşlığa geçmiş değildir.
06 Haziran 2026 05:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Mutlak Butlan'dan Müşfik Monarşiye
Nitekim Eylül 2025'te ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Başkan Donald Trump'ın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın yaptığı açıklamalar, Türkiye'ye ilişkin yalnızca diplomatik bir değerlendirme değil; aynı zamanda emperyalistlerin Ortadoğu'ya bakışında kökleşmiş bir siyasal tahayyülün güncel ifadesi olarak okunmalıdır. Barrack'ın "Türkiye bir demokrasi ama otoriter gibi. Başkan Trump dahice bir şekilde 'çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim' dedi. Şu an bu oluyor" sözleri, meşruiyet kavramının uluslararası siyasette nasıl araçsallaştırıldığını açık biçimde göstermektedir. *** Geçtiğimiz Nisan ayında ise Antalya Diplomasi Forumu'nda dile getirdiği "Ortadoğu'da tutunabilen yegâne hükümetlerin monarşik yapılı güçlü liderlik rejimleri olduğu" yönündeki yaklaşım da aynı emperyal zihniyetin devamıdır. Barrack'ın özellikle "müşfik monarşi" vurgusu, yalnızca teorik bir rejim tartışması değil; Türkiye gibi demokratik birikimi olan ülkelerde doğrudan siyasal sonuçlar üreten bir perspektifi işaret eder. "Makbul muhalefet " sınırlarının çizilmesi, CHP'nin içeriden AKP eliyle yeniden yapılandırılmaya çalışılması ve Kürt hareketinin sistem içine kontrollü biçimde çekilmesi bu çerçevedeki başlıklardır. Siyasal iktidara yakınlığıyla bilinen gazeteci Fuat Uğur'un "Kılıçdaroğlu yönetiminde milli sol bir muhalefet görüntüsü veren bir CHP göreceğiz" ifadesi de bu tartışmaların bir yansımasıdır. Bu bağlamda ifade edilmesi gereken diğer bir husus da, AKP'yi arkasına alan Kılıçdaroğlu ekibinin CHP'den tasfiye etmeye çalıştığı blokun da; mevcut düzenin dışında, sınıfsız ve sömürüsüz bir düzen kurma amacıyla anti-kapitalist bir kopuş hattını temsil etmemesidir. *** Ezcümle; anayasal düzenin daha da merkezileştirilmesine ilişkin tartışmalar sürerken, Barrack'ın "müşfik monarşi" övgüsü ile Türkiye'deki siyasal gelişmeler birlikte okunduğunda daha geniş bir tablo ortaya çıkmaktadır.
30 Mayıs 2026 05:00

Teslim Alınamayan Gazetecilik
Sonunda hayali bir casusluk kurgusuyla yola çıkıp, kanalın da bu casusluk faaliyetinde kullanıldığı iddiasıyla senaryoyu tamamladılar. Ve 25 Ekim 2025'te kanala yönetim kayyımı atandı. Ama kanal çoktan cezalandırıldı. Önce kayyım atandı, şimdi ise onca emek, hafıza ve yılların birikimi yok pahasına satışa çıkarılıyor. Ve sonuçta Tele 1'i susturdular. Bunların hepsini 197 gündür tutsak olan Merdan Yanardağ, 11 Mayıs Pazartesi günü duruşma salonunda anlatacak. Yazımı, Merdan Yanardağ'ın gazetemizde 27.04.2026 tarihinde yayımlanan "Dikta Hukuku ve TELE1" başlıklı yazısındaki çağrısıyla bitiriyorum: "Kamuoyuna Zorunlu Açıklama ve Bir Çağrı: TELE 1'e kayyım atayan iktidar, şimdi de TMSF eliyle satışa çıkararak kanalımızı yağmalamaya ve yandaşlara peşkeş çekmeye çalışıyor. Halkın desteği ve dostlarımızın katkıları ile mali ambargoları boşa çıkaran, dahası dört büyük haber kanalı arasına girerek büyük bir başarı kazanan Tele 1, 28 milyon TL'ye satışa çıkarılıyor. Bu fiyat, Tele 1'in üç aylık işletme giderinden daha azdır. Çalışanlarımızın geçen yılki beş aylık maaş tutarı bile daha fazlaydı. Biz ücretleri hiç aksatmadan ödüyorduk. Şimdi hepimizin alın terini, emeğini, akıl ve irade ile yarattığımız değeri yok pahasına yandaşa transfer etmek istiyorlar. Yalana ve iftiraya dayalı casusluk kumpasının amacı böylece bir kez daha tartışmasız şekilde gözler önüne serildi. Amaç, Tele 1'e çökmek ve susturmaya çalışmaktı. Biz susmadık. Onlar Tele 1'i yağmalama ısrarını sürdürüyor. Kanalımızı yok pahasına satıp, borçları da bize yıkmak istiyorlar. Çok net; 28 milyon lira bir yağma fiyatıdır. Burada ilk kez bir bilgiyi açıklayacağım: Geçen yıl Tele 1'e bu paranın 10-15 katı teklif edildi, satmadık. Fiyatın istersek daha yukarı çekilebileceği bilgisi de geldi. Daha önce kanalın yüzde 50'sine bile kayyım ve TMSF'nin ihale başlangıç fiyatının yaklaşık on katı önerildi. Tele 1'in topluma, izleyicilere ve çalışanlara ait olduğuna inandığımız için kabul etmedik. Eğer satsaydık ben tutuklanmayabilirdim. Zaten teklif sahipleri de çok dolaylı şekilde, 'Artık biraz rahat yaşamayı hak ettiğimi' söyleyerek uyarıda bulunmuşlardı. Alacağımız parayla istersek daha sonra başka bir medya organı kurabileceğimiz söylendi. Sözüm ona 'dostça' tekliflerdi bunlar. Biz hayır dedik. Uygun bulmadık. Tele 1 ticari bir kuruluş değil, halktan yana yayıncılık yapmayı ilke edinen bağımsız bir sosyal sorumluluk girişimiydi. Gazetecilik ilkeleri ve etiği bizim için temel ölçüydü. Ne para ne de baskıyla bizi teslim alabilirlerdi. Bütün namuslu insanlara, medyadaki dostlarımıza, iş dünyasına, cumhuriyetçilere ve topluma çağrı yapıyorum: Tele 1'in yağmalanmasına engel olalım. Bize sahip çıkın."
09 Mayıs 2026 05:00

Çatlayan Sistemden Sızan Adalet
Onu koruyan vali babasıyla birlikte 11 kişi tutuklanıyor. Ortaya çıkan tablo ise şu: Altı yıl boyunca yürütülmeyen soruşturma bir "ihmal" değil, organize bir koruma mekanizması. Ama asıl soru şu: Doku soruşturmasında altı yıl boyunca katilin korunmasına kim / kimler göz yumdu? "Bunun hesabı sorulur mu?" diye en ufak bir endişe duymadan, delilleri karartmak için vilayet bürokrasisini sonuna kadar kullanan bir valiyi konuşuyoruz günlerdir. Delilleri yok edenlerden biri olan doktora "yılın doktoru" ödülü verilmiş, ardından İl Sağlık Müdürü olarak atanmış. Antalya'daki Rixos Otel'de staj yapan Burak, 2011 yılında kaldığı pansiyonda hayatını kaybettiğinde 16 yaşındaydı. Elazığ'da Fırat Üniversitesi öğrencisi ve Kanal 23'te çalışan Kaharman ölmeden hemen önce Tunceli Pertek'te bir tesise götürüldüğü ve burada cinsel saldırıya uğradığına dair jandarma karakolunda şikâyette bulunuyor. Senelerdir adalet mücadelesi veren babası bu süreçte gözaltına alındı, kamuoyunun dikkatini bu şüpheli ölüme çeken gazeteci Metin Cihan baskı altında kaldı, Rabia Naz'ın ölümüne ilişkin gerçeklerin ortaya çıkması için çalışan gazeteciler Kazım Kızıl ve Canan Coşkun hukuksuz gerekçelerle gözaltına alındı. Bütün bunları dönemin Adalet Bakanı unutmamıştır herhalde. 24 yıldır aynı iktidar var. Çünkü ülkemizde adalet; çok uzun zamandır mahkeme salonlarında değil, güç mücadelelerinin arasından ortaya çıkıyor. Adalet "sarayları" var ama adalet, ancak gücün izin verdiği kadar var oluyor.
25 Nisan 2026 05:00

Okullar Güvensiz, Çocuklar Ve Öğretmenler Ölüyor
İlk acı haber 14 Nisan günü geldi. Sesini ancak AKP grup toplantısında, bir gazetecinin sorusu üzerine duyabildik: "İçişleri Bakanlığı ile güvenlik ve risk açısından süreci yürütüp okullarda tedbirlerimizi aldık. Biz gerekeni yaptık." Kendisinden son derece emindi. Sanki 2 Mart 2026'da İstanbul Çekmeköy'de bir lise öğrencisi tarafından bıçaklı saldırıya uğrayan biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik hayatını kaybetmemiş gibi… Ve bu sözlerin üzerinden 24 saat sonra ise Maraş'taki saldırı haberi geldi. Sonra başladı aynı beylik laflar: "Acılar üzerinden siyaset yapılmaz." Bakanlar, saldırıları "bireysel" olarak nitelendirip sorumluluklarını yok sayıyorlar. "En güvenli olması gereken yerler olan okullar nasıl oldu da en güvensiz alanlara dönüştü?" diye soruyor. Bu soruları aylardır duymayan siyasal iktidar ise, şimdi de Urfa ve Maraş'ta okullarda yaşanan saldırıların ardından "Bu siyasal bir konu değil" diyerek sıyrılmaya çalışıyor. ÖĞRETMENLERE BARİKAT KURUYORLAR, AKIL TUTULMASI! Maraş ve Urfa'da okullarda yaşanan silahlı saldırılara karşı eğitim sendikaları Milli Eğitim Bakanlığı önünde "Yaşam Nöbeti" başlattı. "Şeriat istiyoruz" pankartı açıp istedikleri yerde yürüyüş yapabilenlere kurulmayan barikatlar, okullardaki şiddeti ve saldırıları protesto eden, "Yaşam Nöbeti" tutan öğretmenlere kuruluyor. "Laikliği Savunuyoruz" bildirisine imza atan 168 kişiden şikâyetçi olan Milli Eğitim Bakanı ise bu tablonun başlıca sorumlularından biri. Maraş'ta yaşanan ve tüm ülkeyi teslim alan ağır tablonun ardından her şey "bilgisayar oyunlarına", "ailelerin tercihlerine", ilgisine ya da ilgisizliğine indirgeniyor.
18 Nisan 2026 05:00

Giresun'da Yasal Kılıflı Katliam
Giresun'da "yasal" bir doğa katliamı var, göz göre göre yok edilmeye çalışılıyor. 24 Ocak'ta Harşit Vadisi'ndeki çevre katliamını yazmıştım. 2 Nisan'da yapılan ihale ile Giresun'un %85'i maden sahası ilan edildi. 100 bin çiftçi ve 1 milyar dolarlık fındık üretimi risk altında. AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz'e ait Alagöz Maden. Arkeolojik Sit Alanlarının, Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanlarının ve Yaban Hayatı Geliştirme Sahalarının tamamı; Tabiat Parklarının %98'i, gölet ve barajların %95'i, Önemli Doğa Alanlarının %94'ü 4. grup madenlere ruhsatlı olan bir il yeşil Giresun. Alagöz Maden de bölgede 4. grup maden arama faaliyeti yürütmek için kolları sıvamış durumda. Bu faaliyet için alınan "ÇED olumlu" kararına karşı doğayı korumak için mücadele edenler dava açtı ve mahkeme 24 Şubat'ta yürütmeyi durdurma kararı verdi. Şirket bu kez Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü'ne muafiyet başvurusu yaptı ve buradan güç alarak "Ben bu topraklara girebilirim" diyor. Köylüler şöyle diyor: "Bugün burada köy nüfusundan fazla asker vardı. JÖH vardı. Ama köyün yolu sel olduğunda, ihtiyaç olduğunda bu desteği görmedik." SAHİ...
11 Nisan 2026 05:00

Köklerinden Sökülen Geleceğimiz
Muğla Milas'ta, İkizköy'ün de aralarında bulunduğu 6 köy için acele kamulaştırma süreci işletilirken bu sürece karşı çıkan ve yaşam alanlarını savunan İkizköy Çevre Komitesi üyesi Esra Işık 31 Mart'ta gece yarısı evinden gözaltına alındı ve tutuklandı. Tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Esra Işık'ın tutuklanması, bireysel bir cezai sürecin ötesinde bir anlam taşıyor. Benzer şekilde, Milas Sulh Ceza Hâkimliğince tutuklanan Akbelen direnişçisi Esra Işık da öyle. Arazilerde keşifler rahat yapılsın, patronların konforu bozulmasın, rant düzenine en küçük bir müdahale dâhi olmasın diye Milas Sulh Ceza Hâkimliğince tutuklandı Işık. E nasılsa ülkemizde ceza hukukunun bir "caydırma aracı" olarak kullanılması da sıradanlaştı. Esra Işık'ın tutuklanması bu nedenle tekil bir olay olarak görülemez. Bu, yaşam alanlarını savunanlara yönelen yaklaşımın bir göstergesi ve bu yaklaşımın normalleşmesi, yalnızca bugünü değil, geleceği de doğrudan etkiliyor. Buna karşı durup "Toprağımızı vermeyeceğiz!" diyen Esra Işık'ın gözaltına alındığı ve akabinde tutuklandığı gün, yalnızca bir kişi değil hepimizin yaşam hakkına bir darbe indirilmiş oldu. Esra Işık derhal özgürlüğüne kavuşmalı ve mücadele ettiği alanlara geri dönmelidir. Son söz ise İkizköy Muhtarı ve Esra Işık'ın annesi Nejla Işık'ın: "Toprağımız için adalet istiyorduk, şimdi evladımız için adalet istiyoruz. 7 yıldır bu mücadeleyi verenleri hapse atarak İkizköy'ü talan edeceklerini sanıyorlar. Esra yalnız değil, hepimizi almaları gerekecek!"
04 Nisan 2026 05:00

Belirsizliğin Suçu: Tck 217/a Ve Gazetecilik
Daha Meclis kürsüsündeyken hukukçuların, gazetecilerin, uluslararası kuruluşların "durun" dediği bir düzenlemeden bahsediyorum. "Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" başlığını taşıyan bu düzenleme, özellikle içerdiği kavramların sınırlarının açık olmaması nedeniyle çokça ve haklı olarak eleştirildi. Venedik Komisyonu ve ARTICLE 19 gibi uluslararası kuruluşlar da benzer şekilde düzenlemenin öngörülebilirlik kriterini karşılamadığına işaret etti. Ama yasa maddesi 18.10.2022'de Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yasa görüşmeleri sırasında ise siyasal iktidar kanadından oldukça "güven verici" bir tablo çizilmişti. Yasa maddesi yürürlüğe girdiğinden bu yana gazeteciler bu maddeden peş peşe tutuklanırken, o gün siyasal iktidarın aktörlerince seslendirilen "güvence" vurgularının ne kadar isabetli! Bugün o dar çerçeve yok. Bu noktada dikkat çekici olan bir diğer husus da, 217/A'nın yalnızca mahkûmiyet kararları üzerinden değil, yargılama süreçlerinin kendisi üzerinden de bir etki yaratması. GERÇEK OLAN NASIL'YANILTICI' OLUR Gazeteciler haber yapıyor. "Yanıltıcı bilgi" denilerek gözaltına alınıyorlar. Ülkemizde bugün yaşananlar bize şunu gösteriyor: 217/A maddesi bir ceza normu olmaktan çıkmış, gazetecilerin başında sallanan bir Demokles'in kılıcına dönüşmüştür. Alican Uludağ, İsmail Arı tutuklu, sayısını bilmediğimiz kadar gazeteci adli kontrol altında. Yazımı bir çağrıyla bitiriyorum: Demokrasiye, basın özgürlüğüne sahip çıkmak, gazetecilere özgürlük demek için yarın saat 14:00'te Kadıköy'de Mehmet Ayvalıtaş Parkı'nda buluşalım.
28 Mart 2026 05:00