
Demokratik sistemlerde siyasal rekabet, iktidar ile muhalefet arasındaki mücadele üzerinden şekillenir. Muhalefet yalnızca iktidara alternatif üreten bir siyasi aktör değildir; aynı zamanda iktidarın kendi içindeki gerilimleri dengeleyen, enerjisini dışa yönelten bir unsur olarak da işlev görür. Muhalefetin etkisizleştiği noktada siyasal mücadele sona ermez; yalnızca yön değiştirir. İktidarın dışındaki rakipler tasfiye edildiğinde, rekabet bu kez iktidarın içindeki gruplar arasında başlar. Bu durum "Muvafıkların Çatışması Doktrini" olarak tanımlanabilir; "bir siyasal sistemde muhalefetin etkisizleştirilmesi ölçüsünde, iktidar içindeki güç odaklarının çatışma ihtimali artar. Muhalefetin yokluğu istikrar değil, iktidar içi rekabetin derinleşmesini doğurur." Bu olgunun örnekleri tarihte çoktur. Robert Michels'in "Oligarşinin Tunç Yasası" da her örgütün zamanla kendi içinde ayrıcalıklı yönetici gruplar oluşturduğunu ve bu grupların çıkar mücadelesine girdiğini gösterir. Muhalefetin varlığı iktidar için tehdit değil, aynı zamanda koruyucu bir emniyet sübabıdır. Dış rekabetin sona erdiği yerde iç rekabet başlar. Bu nedenle siyasal tarihin öğrettiği temel ders şudur; Muhaliflerin tasfiyesi, siyasal mücadelenin sonu değildir.
Kaynak: Yeni Çağ
06 Haziran 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Bayramlarınız Bayram Ola…
Abdurrahim Karakoç'un yıllar önce söylediği "Bayramlarınız bayram ola" sözü aslında sadece bir temenni değil, derin bir ironi taşıyan toplumsal bir sorgulamadır. Çünkü insanlık tarihinde nice bayramlar yaşandı; ama birçok toplum aynı zamanda acılar, savaşlar, yıkımlar ve çaresizlikler içerisinde yaşamaya devam etti. Bayram, huzurun olduğu yerde vardır. Güçlü devletler kuran toplumlar; sadece hamasetle değil, insan kalitesini yükselten eğitim, hukuk, bilim ve toplumsal disiplinle bunu başarmışlardır. İnsan yetiştirmeyi başaran toplumlar güçlü olmuş, sadece kurtarıcı bekleyen toplumlar ise çoğu zaman başkalarının yönettiği coğrafyalara dönüşmüştür. Bugün Gazze'de yaşanan acılar, Doğu Türkistan'daki insanlık dramı ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan savaşlar bize bir gerçeği tekrar göstermektedir; insanlık geçmişten yeterince ders çıkarmamaktadır. Bunun yolu ise insan kalitesini yükseltecek toplumsal değerler üretmekten geçer. Çünkü güçlü toplumlar; yetişmiş insanlarıyla ayakta kalır. Eğer bayramlarımızın gerçekten bayram olmasını istiyorsak; çocuklarına yatırım yapan, insan kalitesini yükselten, hukuku ve vicdanı güçlendiren bir toplum anlayışını inşa etmek zorundayız. "Neydi o eski bayramlar" değil, "şimdi ki bayramlar bayram ola." Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpüyorum.
30 Mayıs 2026 00:01

Sporun İçine Siyaset Girdiğinde Ne Olur?
Bu yüzden spor sadece bir oyun değil; aynı zamanda büyük bir kültür, ekonomi ve marka değeridir. Çünkü spor; rekabetin, emeğin, disiplinin ve heyecanın bir araya geldiği özel bir dünyadır. Güçlü spor organizasyonları düzenleyen, başarılı sporcular yetiştiren ülkeler dünya kamuoyunda daha fazla görünür olmakta ve ekonomik anlamda da büyük kazançlar elde etmektedir. Çünkü siyaset sporun içine girdiği zaman rekabet duygusu zarar görmeye başlar. Güvenin azaldığı yerde ise seyirci uzaklaşır, marka değeri düşer ve spor ekonomik anlamda zarar görmeye başlar. Bu nedenle uluslararası spor kuruluşları siyasetin spor üzerindeki etkisine karşı çok hassas davranmaktadır. Çünkü uluslararası spor dünyası bilir ki sporun bağımsızlığı zarar gördüğünde rekabetin ruhu da zarar görür. Özellikle bir siyasi parti genel başkanının Türkiye Futbol Federasyonuna Süper ligi tescil etmeyin iddiası üzerine sporun siyasetin etkisinde kalması kabul edilemez. Spor; siyasetin günlük tartışmalarına teslim edildiği zaman büyüyemez. Çünkü güçlü spor; sadece kupa kazanan değil, adaletine güven duyulan spor kültürüyle mümkündür.
23 Mayıs 2026 00:01

Siyaset Sorunu
Siyaset, yalnızca güç elde etme ve o gücü koruma mücadelesi olarak görüldüğü zaman toplum için en büyük tehlikelerden biri ortaya çıkar. İnsanlar yalnız siyasetçiye değil, sistemin kendisine karşı da kuşku duymaya başlar. Aksi halde siyaset, toplumu ileri taşıyan bir sorumluluk alanı olmaktan çıkar; çıkar gruplarının mevzi savaşına dönüşür. Max Weber siyaseti "güç elde etme ve gücü paylaşma mücadelesi" olarak tanımlarken aslında modern siyasetin temel gerçeğine işaret ediyordu. Fakat Weber aynı zamanda siyasetin "sorumluluk ahlakı" olmadan felakete dönüşeceğini de vurguluyordu. Bu ise toplumun bütün dinamiklerini zamanla çürütür. Montesquieu ise "Cumhuriyetin temeli erdemdir" der. Benzer biçimde Zygmunt Bauman modern toplumlarda insanların en büyük korkusunun güvensizlik olduğunu söyler. İmam Gazali devlet yönetimini insanın ahlaki sorumluluğundan bağımsız ele almaz ve "Adalet bozulursa toplum çözülür" der. Vicdanını kaybeden siyaset, en sonunda topluma korku ve güvensizlik üretir. Erich Fromm modern insanın en büyük çıkmazını "sahip olmak" ile "olmak" arasındaki fark üzerinden açıklar. Siyaset de böyledir. Ancak siyaset ahlakla birleşirse topluma umut verebilir. Aksi halde seçimler devam etse bile toplum giderek birbirine yabancılaşır, insanlar umut yerine kuşku üretir.
16 Mayıs 2026 00:05

Son Uç Beyi Dr. Tamer Atalay
Romanya'nın başkenti Bükreş'te gerçekleştirdiğimiz bir dizi iş görüşmesi sırasında, Türkiye Romanya Sanayi Odası Başkanı Dr. Tamer Atalay ile yaptığımız temaslar, Dr. Tamer Atalay'ın konukseverliği bana tam da bunu düşündürdü. Bir toplum kuruluşunun başka bir ülkede neleri başarabileceğini görmek isteyen herkesin, Dr. Tamer Atalay'ın Romanya'daki oda kuruluşundan bugüne kadar verdiği emeği dikkatle incelemesi gerekir. Yabancı bir ülkede saygınlık oluşturmak kolay değildir. Dr. Tamer Atalay'ın ortaya koyduğu örnek tam da budur. Türkiye Romanya dostluğunun temel taşı Sayın Dr. Tamer Atalay'dır. Bugün "Akıncı Beyliği" "uç beyliği" denildiğinde akla sadece savaş gelmemelidir. Günümüzün akıncıları; ticarette, diplomaside, kültürde ve uluslararası ilişkilerde kendi milletinin vakarını temsil eden insanlardır. Kendi kültürünü, ahlakını ve milli kimliğini koruyarak başka toplumlarla güçlü bağlar kurabilmek herkesin başarabileceği bir şey değildir. Bu yüzden Dr. Tamer Atalay gibi isimlerin verdiği mücadele sadece bir iş insanının başarısı olarak görülmemeli; aynı zamanda Türkiye'nin uluslararası alandaki toplumsal ve kültürel etkisinin bir örneği olarak değerlendirilmelidir.
09 Mayıs 2026 00:01

1 Mayıs İşçiler Bayramı 3 Mayıs Türkçülük Günüdür
Her yıl 1 Mayıs geldiğinde dünyanın pek çok ülkesinde meydanlar doluyor; müzik, coşku ve dayanışma içinde emek kutlanıyor. Bugün gelinen noktada 1 Mayıs, adeta iki tarafın da kendini sıkıştırdığı bir alana dönüşmüş durumda. Devlet açısından "kontrol edilmesi gereken bir güvenlik riski", bazı gruplar açısından ise "yasakları zorlayarak anlam kazanan bir direniş günü"… Peygamber Efendimiz'in "İşçinin ücretini alın teri kurumadan veriniz" hadisi, yalnızca bir ahlak öğüdü değil; aynı zamanda bir toplumsal düzen çağrısıdır. Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, 1 Mayıs'ı bir "kazanan-kaybeden" denkleminden çıkarmaktır. Yaşasın 1 Mayıs işçi bayramı. *** 3 Mayıs Türkçülük günü. 3 Mayıs, Türk fikir hayatında önemli bir yere sahip olan 3 Mayıs Türkçülük Günü olarak; diline, kültürüne ve tarihine sahip çıkma iradesinin sembolüdür. Bugün 3 Mayıs'ı anarken meseleye dar bir çerçeveden değil; kültürel süreklilik, toplumsal bütünlük ve ortak değerler üzerinden bakabilmek gerekir. Bu vesileyle 3 Mayıs Türkçüler Günü'nü hatırlıyor ve bu bilinçle geleceğe yürüyen herkesi saygıyla selamlıyorum.
02 Mayıs 2026 00:01

Özgürlük Sorunu
Çünkü insan, kendi iradesine güvenmek yerine çoğu zaman kendisinden daha güçlü gördüğü bir gölgenin altında yaşamayı tercih eder. Oysa tarih, insanlığın en büyük yanılgılarından birinin bu "kurtarıcı" fikri olduğunu defalarca göstermiştir. Sorumluluk zayıfladığında ise özgürlük sessizce elden çıkar. İrade devredildiğinde, insanın varoluşu da başkasının sınırları içine hapsedilir. İbn Haldun bu gerçeği yüzyıllar önce "asabiyet" kavramıyla açıklar. Benzer bir şekilde Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig adlı eserinde devleti ayakta tutan temel ilkenin "adalet" olduğunu söyler. Bu yaklaşım, kurtuluşu dışsal bir güce bağlamaz; aksine insanın kendi iç disiplinine ve ahlaki sorumluluğuna işaret eder. Bu yüzden vatan, ancak sorumluluk bilinciyle anlam kazanır. Eğer insan sadece bugünü yaşamak için var olsaydı, "vatan" kavramı hiçbir zaman doğmazdı. Ancak milliyetçiliği bu derinlikten koparıp her yapının içine sokulabilecek bir "maymuncuk" haline getirmek, onu bir değer olmaktan çıkarır. Ziya Gökalp bu dengeyi "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" formülüyle kurmaya çalışır. Kimi zaman korku, kimi zaman umut, kimi zaman da inanç bu devrin bahanesi olur.
25 Nisan 2026 00:01

Şiddet Sorunu
Medya, suçluyu görünür kılarak değil; kültürel değerleri yücelterek etkili olmalıdır. Suç ve suçlu ile ilgili özenti yaratacak dizi film, film ve içerik üretici yapılar engellenmelidir. İlmek ilmek dokunan bir suç ikliminin sonuçlarıdır. Ve bu, ancak doğru rol modellerle mümkündür.
18 Nisan 2026 00:01

Suç Ve Ceza Mı? Suç Ve Zafer Mi?
Çünkü insanlık, çok acı tecrübelerle şunu öğrendi; savaşın bile bir hukuku olmak zorundadır. Bir devletin kendi sınırları içinde suç saydığı fiiller, savaş sahasında "meşru operasyon" olarak sunulabiliyor. Hobbes'a göre, merkezi bir otoritenin olmadığı yerde hayat "yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısa" dır. Bu yüzden savaş alanında hukuk değil, çoğu zaman güç konuşur. Ancak insanlık yalnızca Hobbes'un karanlık tasvirinden ibaret değildir. Immanuel Kant, "ebedi barış" fikriyle, devletlerin evrensel hukuk ilkeleri etrafında birleşebileceğini savunur. Fakat bugün yaşananlara baktığımızda, insanlığın Kant'ın idealine ulaşmak bir yana, çoğu zaman Hobbes'un dünyasına geri döndüğünü görüyoruz. Ancak mesele yalnızca büyük güçlerin ikiyüzlülüğü değildir. Uzak coğrafyalarda yaşanan acılar, "bizim dışımızda" kalan bir gerçeklik gibi algılanır. Elbette hiçbir tarih bütünüyle masum değildir. Oysa aynı eylem, bir ülkenin içinde "suç" olarak tanımlanırken, o ülkenin sınırları dışında "hak", "operasyon" ya da "zafer" olarak sunulabilmektedir. Oysa gerçek adalet sınır tanımaz. Çünkü adalet, ancak evrensel olduğu ölçüde adalettir. Unutulmamalıdır ki; gücün hukuku kısa vadede kazandırır, ama insanlığın hukuku olmadan hiçbir zafer kalıcı değildir.
04 Nisan 2026 00:01

Başkanlar Ve Liderler
Onların en büyük gücü, iyi yetişmiş, dünyayı tanıyan, teknolojiyi okuyan ve değişimi yönetebilen insan kadrolarıdır. Bu ülkeler, eğitimli insanı yalnızca bir "çalışan" olarak görmez. Onu karar mekanizmasının merkezine yerleştirir. Şirketlerini, kurumlarını ve hatta devlet yönetimini bu nitelikli kadrolara emanet ederler. Çünkü bilirler ki bilgi, liyakat ve tecrübe birleştiğinde sürdürülebilir başarı ortaya çıkar. Ancak gelişmiş ülkeler, tecrübeyi genç ve eğitimli kadroların önüne set olarak koymaz. Eğitimli, donanımlı, dünyayı tanıyan insanlara alan açmak yerine; onlardan çekinen, onları sınırlandıran, hatta zaman zaman önünü tıkayan bir anlayışla karşı karşıyayız. Dünyada kendi kuşağında liderlik oynayan ender bir nesiliz. Bu noktada Hilmi Ziya Ülken'in şu yaklaşımı yol göstericidir; "Bir toplumun ilerlemesi, düşünce hayatının gelişmesine bağlıdır." Düşüncenin gelişmesi ise ancak özgür, eğitimli ve sorgulayan bireylerle mümkündür. İbn Haldun, bir yapının ayakta kalmasını "denge" ve "ölçü" ile açıklar. Devlet yönetimi de bundan farklı değildir. İnsanına güvenmeyen, onu sürekli kontrol altında tutmaya çalışan ve gelişimini tehdit olarak gören anlayışlar; tıpkı baskıcı aile yapıları gibi zamanla zayıflar ve çözülür.
28 Mart 2026 00:01

Hayatın Olağan Akışı
Hukuk dilinde sıkça başvurulan ama çoğu zaman üzerinde yeterince düşünülmeyen bir kavramdır "hayatın olağan akışı." Mahkeme salonlarında bir cümleyle geçer: "Bu durum hayatın olağan akışına aykırıdır." Kimi zaman bir masumiyeti korur, kimi zaman bir şüpheyi büyütür, kimi zaman da yargıcın vicdanına yön verir. Bunların hepsi "olağan" kabul edilir. Hukuk, bu akışı yazılı kurallarla değil; hayatın kendisinden öğrenir. Savunmalarda bu kavramın sıkça kullanılmasının nedeni basittir; çünkü hayatın olağan akışı çoğu zaman masumiyeti korur. Bu noktada "olağan akış", yazılı hukukun eksik kaldığı yerde devreye giren bir sağduyu mekanizmasıdır. Asıl mesele burada başlar. Çünkü bugün sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun kendisinde de "olağan akış" bozulmuş durumda. Emek verenin değil, yakın olanın kazandığı bir düzen. Tepkisizleşmiş bir toplum. "Doğru olanı yapmak" yerine "işine geleni yapmak" öne çıkar. Bir süre sonra kimse "Bu hayatın olağan akışına aykırı" demez. Olağan dışılık olağana evirilmiştir! Eğer o akış bozulursa, sadece davalar değil, hayatın kendisi yanlış karar vermeye başlar.
21 Mart 2026 02:05

Adalet Mülkün Temelidir
Bu yüzden yüzyıllardır tekrar edilen bir söz vardır; "Adalet mülkün temelidir." Osmanlı döneminde bu söz yalnızca bir nasihat değildi. Çünkü devletin asıl dayanağı toprağı, ordusu ya da hazinesi değil; " adalet duygusudur." İslam siyaset düşüncesinde sıkça zikredilen bir başka söz ise bu düşünceyi daha da ileri taşır; "Adalet devletin dinidir." Genellikle Hz. Ali'ye atfedilen, bazı kaynaklarda ise Nizam el-Mulk'e dayandırılan bu söz aslında devlet felsefesinin özünü anlatır. Adalet yoksa devletin meşruiyeti de yoktur. Savunma konuşabiliyorsa adalet vardır. 18.yüzyılın büyük hukuk düşünürü Cesare Beccaria bu gerçeği şu sözle anlatır; "Adaletin amacı intikam değil, gerçeği ortaya çıkarmaktır." Gerçeğin ortaya çıkmasının yolu ise yalnızca iddia makamının konuşmasından değil, savunmanın da özgürce kendisini ifade edebilmesinden geçer. Mustafa Kemal Atatürk'ün " Hâkimiyet bila kaydü şart milletindir " ilkesi yalnızca bir siyasi slogan değildir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 36. Maddesi herkesin savunma hakkına sahip olduğunu, 141. Maddesi ise yargılamaların aleni yapılacağını hükme bağlar. Büyük hukuk filozofu Montesquieu'nün dediği gibi, yargının meşruiyeti ancak toplum tarafından denetlenebilir olmasıyla mümkündür. Örneğin United Nations tarafından kabul edilen Universal Declaration of Human Rights'ın 11. maddesi şöyle der; "Suçla itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır." Bu ilkenin doğal sonucu ise kirlenmeme hakkıdır. Alman hukuk düşünürü Gustav Radbruch bu gerçeği şu sözle anlatır; "Adalet yalnızca gerçekleşmeli değil, gerçekleştiği de görülmelidir." Adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir. Bu yüzden adalet için hayal diyenler varsa bende diyorum ki "1980 yılından 1987 yılına kadar 7 sene tutuklu kaldım ve yargılandım. Beraat ettim. Ve 2016 yılında gözaltına alınıp 92 gün tutuklu kaldım ve yargılandım. Takipsizlik kararı ile sonuçlandı. Böyle bir mağduriyet rağmen adalet için hayal kurmaktan vazgeçmeyeceğim." Çünkü bir toplumda adalet su ve ekmekten çok daha değerlidir. Hukuk varsa adalet mümkündür. Ve adalet mümkünse, i nsanlık için umut hâlâ vardır.
14 Mart 2026 00:01

Ülkücülerden Evliya Olur Mu?
Milli birlik ve beraberliğimize en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde aklıma ilk tutuklandığım günler geldi. 19 Kasım 1980 yılında sıkıyönetim mahkemesi tarafından tutuklanıp Buca Cezaevi'nin eski bölümündeki dördüncü koğuşa konulduk. Aslında Buca Cezaevi'nin içi bana yabancıydı ama dışarısı yabancı değildi. Tutuklandığımda henüz 16 yaşındaydım. Bugün Buca Cezaevi yıkıldı; bulunduğu yer şu anda boş bir arsa olarak muhafaza ediliyor. Bugün Buca Cezaevi artık yok. İncir ağaçlarıyla doluydu. Sadece emniyette kaldığım ve Gaffar Okan tarafından sorgulandığımız 36 gün hariç, pek kaza namazım da yoktu. Mahalleye doğru bakarak düşünmeye başladım. O anda fark ettim ki demir parmaklıklar da yok olmuştu! "Acaba?" diyerek yataktan vücudumu yukarı kaldırmaya çalıştım. Bir taraftan gökyüzünden Alsancak'ı, İzmir körfezi, Karşıyaka'yı, Göztepe'yi, Buca'yı, Karabağlar'ı gezerken; diğer taraftan da kısa zamanda (henüz 16 yaşın ortalarındayım) evliya oluşun getirdiği hazzı yaşıyordum. Yani "vatan, millet, Sakarya" laf değildi; bizim yaşam biçimimizdi. Tarihte din büyüklerinin hayatlarına baktığımızda, böyle bir hayat yaşayanların evliya olması zaten normal bir sonuç gibi geliyordu bana. İlk aklıma gelen şey, bize 36 gün işkenceyle sorgu yapan polis müdürü Gaffar Okan ve komiser Altay Akkan oldu. Hani "evliya çarpsın" derler ya… Ben evliya olduğum için onları ikna edecektim. Daha yeni evliya olmuştum! Gerçi evliyalar meclisinde gurur olmazdı(!) ama 16 yaşında bir ülkücünün erken evliyalığı da önemli olmalıydı(!) Ve benim liderim Başbuğ Alparslan Türkeş'ti. Tam o sırada bir ses geldi; "Ramazan! Yemek hazır, hadi gel!" Koğuş arkadaşım Ramazan Çimen abi sesleniyordu. Demir parmaklıklar, duvarlar ve çatı bir anda tekrar etrafımı sardı. İçerisi bulut gibi duman doluydu. Gördüğüm şeyin sigara olmadığını, sigaraların içini açıp tütünlerin içine "kaynar" koyduklarını söyledi. "Kaynar ne?" dedim. Gülümsedi; "Esrar…" dedi.
07 Mart 2026 00:01