
Okul zorbalığına akran zorbalığı adı da verilir. Ancak okul/akran zorbalığı akran çatışmasından farklıdır. Okul zorbalığı farklı görünümlerle ortaya çıkar: İsim takma, alay etme, çarparak elindekileri yere düşürtme, çelme takma, vurma, eşyalarına zarar verme, parasını alma, arkadaşını ailesine zarar vermekle tehdit etme, hatta hayatına kastetme olabilir. Bu konu "Sineklerin Tanrısı" adlı romanda çok güzel işlenmiştir. Öğrenciler sıklıkla "Hoca bana taktı" derler. Bu konu Nuri Bilge Ceylan'ın "Kuru Otlar Üstüne" adlı filminde çok güzel işlenmiştir. 60'lı yıllarda Ankara Yıldırım Beyazıt Lisesi'nde annem Sabahat Dökmen öğretmendi. Bir öğretmen senenin ilk gününde adı Türkçe olmayan bir öğrencisine hangi ırktan olduğunu sormuş, aldığı cevaptan memnun kalmamış ve not defterini çıkarıp ona, "Senin sene sonu notun 1" demiş. Esnafa, "Sizden haraç toplayan mafyayla kendiniz başa çıkın" demek gibi anlamsız bir öneridir. Duvarın üzerinde oturan yaşıtı bir erkek öğrenci ona "Şişko!" diye seslendi. Kızın gözleri çakmak çakmak oldu "Ben şişman olduğumu zaten biliyorum, bir de senin söylemene gerek yok" dedi. * Yaman, E., Eroğlu, Y. ve Peker, A. (2011).
Kaynak: Cumhuriyet
12 Nisan 2026 12:00
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Ey Türk Genci
Son kitaplarımdan bir tanesinin adı "Ey Türk Genci Nereden Geldiğini Öğren, Nereye Gideceğimizi Bize Öğret" *. Bu kitapta mesleği psikoloji ve eğitim olan bir kişinin, yani bendenizin bakış tarzıyla gençlere Türk Dili ve Tarihi hakkında bilgiler verilmekte ve onlara ulusumuz geleceği emanet edilmektedir. Halide Edip'in, " Türkün Ateşle İmtihanı" isimli bir romanı vardı. Gerek ekspatlarımıza gerekse yurtta kalan gençlerimize rehberlik etmek için yazdım "Ey Türk Genci" isimli kitabı. Korunaklı siteler var; içlerinde 30'ar katlı beş altı apartman bulunuyor. Arsa sahibi İngilizce bilmez, müteahhit İngilizce bilmez, inşaat mühendisi, apartman yöneticisi, oturanların büyük çoğunluğu İngilizce bilmez ama sitenin ismi "JASMİNA HOUSE" benzeri bir şeydir. "Ne yapalım teknik terimler yabancı" diyemeyiz, Türkiye Bilişim Derneği'nin "Bilişim Terimleri Sözlüğü " ** var. Bu sözlükte yaklaşık 112 bin İngilizce teknik kelimenin Türkçe karşılığı var. Söz konusu kitapta ekspatlarımıza yönelik olarak "Sevgili Türk Gençleri çocuklarınıza anadilinizi öğretiniz, günlük meşguliyetlere dalıp çocuğunuza anadilini öğretmezseniz sizin torununuzla benim torunum tanışamazlar" yazdım. "O kadar haçlı seferini kim yaptı? Kızılderilileri, Aztekleri, İnkaları, çocuklar dahil olmak üzere kim soykırıma uğrattı? Hiroşima'ya atom bombasını kim attı? Vietnam'da, Kamboçya'da, Hindistan'da, Çin'de neler oldu? Afrikalının yaşamına nesiller boyunca kim çöktü?" diye soralım. Atatürk de yaverine "Git sor bakalım babasının Çanakkale'de ne işi varmış?" der. Savaş bittiği an Yunanlıların yerdeki bayraklarını kaldırtan, Anzaklı annelere o muğlak kayıp bitiren mektubu yazan ve "Yurtta sulh, dünyada sulh" diyen Atatürk hepimizin adına bu konuyu açıklığa kavuşturmuştur. ** Ören, T., Pekel, A., Özer, K., Tabak, İ., İ. ve Görgülü, E. (2023).
14 Haziran 2026 12:00

'Sarı Zarflar'
İlker Çatak'ın "Sarı Zarflar" filmini izledim. "Sarı Zarflar" filminin konusu sadece bizi ilgilendirmiyor, evrensel bir konu. Aralarındaki kimyacı bir öğretim üyesi, "Element ile elemanı ayırt edemeyen elemanlardan el aman" esprisini yapacak kadar Türkçeyi öğrenmişti. 10 Kasım 1938'de öğlen saatlerine doğru Atatürk'ün aramızdan ayrıldığı tüm ülkede duyulmuştu. Bir Alman öğretim üyesi koşup fakültenin dekanına gider, "Atatürk ölmüş, derse gireyim mi girmeyeyim mi?" diye sorar. Dekan o sırada ağlamaktadır, "Ülkenizde böyle bir insan ölünce ne yaparsanız onu yapın" der. Alman hocanın cevabı ise "Benim ülkemde bugüne kadar böyle bir insan hiç ölmedi" şeklinde olur. Milan Kundera'nın "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" romanında ve bu romana dayanılarak çevrilmiş filmde sarı zarf konusu ve baskısı işlenmişti. "Sarı Zarflar" filmindeki tiyatrocu karı koca barış bildirisini imzaladıkları için işlerinden atılmışlardı. Film içinde bir ara ne olduğu belirtilmeden defalarca "İbiş" kelimesi telaffuz edildi. Tüm öğretim üyeleri atılan tiyatro bölümü, evrensel tiyatro kadar geleneksel Türk tiyatrosu konusunda da çok önemli çalışmalar yapmıştı. İbiş, geleneksel Türk tiyatrosunun bir kavramıdır ve "aptal uşak" anlamına gelir.
07 Haziran 2026 11:17

Dalkavukluk, Dilencilik Ve Yalancılık
Dalkavukluk, dilencilik ve yalancılık ilk bakışta farklı kavramlar gibi gözükse de özünde iç içe girmiş haldedir. O yıllarda bir gece o bankanın Kızılay'daki şubesi 23.00'te açıktı, kuyruk olan müşterilerinin paralarını faizsiz ödüyordu. Aklımdan "Helal olsun adama, batıyor ama parayı ödüyor" diye geçirmiştim. Şimdi siz şöyle düşünebilirsiniz: "Mademki binlerce yıldan beri dalkavukluk, yalakalık, dilencilik, yalancılık hayvanlar aleminde vardır ve evrim süreciyle insana kadar ulaşmıştır, o halde bu davranışların insanda da görülmesi doğaldır". Çünkü insan bu varlıklardan çok daha fazla gelişmiştir, insanda hiçbir hayvanda bulunmayan neokorteks vardır. Bir adamının şöyle söylediği rivayet edilirmiş: "Kralımıza dalkavukluktan hiç hoşlanmadığını söylerim, bu yüzden beni çok sever". Padişah ona çelişkili konuştuğunu söylediğinde ise "Ben patlıcanın değil sizin dalkavuğunuzum" demiş. Günümüzde de bazı siyasetçiler, kendilerini değil en büyüklerini kastederek "O bizim babamız" diyorlar. İşyerlerinde öyle elemanlar vardır ki müdürü saati veya o gün ayın kaçı olduğunu sorsa o elaman "Size kaç lazım efendim?" der adeta. Adam da "Benim borç meselesi" der. Kahvedeki adam "Vay şerefsiz hâlâ ödemedi mi?" diye sorar. Giren adam "Yok alacaklı değilim, ben borçluyum" deyince de "Bilader kaç defa ödeyeceksin?" karşılığını verir.
31 Mayıs 2026 12:23

Dahili Ve Harici Bedhahlar
Eğer Köy Enstitüleri 1990'lı yıllara kadar kapatılmasaydı ülkemizdeki tarım ve hayvancılık çok daha iyi durumda olurdu, kadın cinayetleri böylesine artmazdı. 16 farklı tür uçak yapıyorduk. 1950'lerde harici bedhahlarımız uçak fabrikalarımızı kapatmamızı söylediler. 1950'lerde İspanya bizden delice ağacından yapılmış odun kömürü istedi. Şarkı "Haydi gel köyümüze geri dönelim, Fadime'nin düğününde halay çekelim" şeklindeydi. Benzeri mantıkla bir dönemde "Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman" şeklinde şarkı sürüldü piyasaya. 1960'lı yıllarda ülkemizde dahili bedhahlar tarafından tereyağının çok zararlı olduğu yolunda kampanya başlatıldı. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal, "Niçin demiryolu yapalım, biz komünist miyiz?" demişti. Lösemili çocukların tedavisinde bazı ülkeler yüzde 92 başarıyı yakalarken LÖSEV'in başarısı yüzde 94'tür. Annem ve babam birer Cumhuriyet aydınıydılar fakat Köy Enstitüleri'nin, uçak fabrikamızın kapatılmasına, delicelerimizin kesilmesine engel olamadılar. Bir LÖSEV kuruluşu olan Lösante Hastanesi 400 yatak kapasitesine sahiptir ancak ilgili bakanlık sadece 200 yatak için ruhsat vermektedir. Oysa LÖSEV ve Lösante 400 yatağı hak etmektedir. Yapılan denetlemelerde 100 üzerinden 100'e yakın puan almıştır.
24 Mayıs 2026 12:00

Düşmana Saygı İnsana Saygıdır
Bizim kuşağa ilkokulda, "Türk aman dileyene el kaldırmaz" diye öğrettiler. Tarihten günümüze savaş sonrasında düşmanlarına insanca davranan liderler, komutanlar da vardır, insafsızca davrananlar da vardır. Gerçi Gelibolu Savaşı'nda yaralı düşmanına su veren, gerektiğinde onu kucağında taşıyan Türk askeri vardır fakat ne yazık ki Çaldıran Zaferi'nin ardında Şah İsmail'in karısını esir eden Yavuz Selim Han, onu kocasına göndermek yerine düşük rütbeli görevlisiyle zorla evlendirmiştir. Ayrıca Çaldıran'ın hemen ardında İranlı mirzalardan bazıları adamlarıyla birlikte gelip Osmanlı padişahına bağışlanmak dileğiyle teslim olmuşlardır. Sanatçıya, "Seni İstanbul'a götüreyim, oğlum da izlesin, o da sever" dedi. Hiroşima'ya atom bombası atıldığında atan ülkenin başkanı "Tarihte bundan daha güzel bir gün yok" demişti. Mustafa Kemal büyük bir askerdi, savaş sırasında, örneğin Başkomutanlık Meydan Savaşı'nda tereddüt etmeden düşmanı yok etmişti. "Kaldırıp topun üzerine koyun, bir milletin şerefini temsil ediyor" dedi. Türk Askeri İzmir'e girdi, Mustafa Kemal Paşa da Kordon'daki Hükümet Konağına girecekti; baktı ki üzerine bassın diye yere bir Yunan bayrağı serilmiş. "Bu ne" diye sordu. Oradakiler "Yunanlı komutan bu binaya girerken Türk bayrağına basıp girmişti, şimdi de siz onların bayrağına basacaksınız" diye cevapladılar. Mustafa Kemal Paşa ise "Yunanlı komutan hata etmiş, aynı hatayı bana yaptırmayın, kaldırın bu bayrağı" dedi. Mektupta şöyle diyordu: "Uzak memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar, burada dost bir vatanın toprağındasınız, huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar göz yaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bizim bağrımızdadırlar, huzur içindedirler ve huzur içinde uyuyacaklardır, onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır." Tarihte böyle söyleyen de vardır, düşmanının kafatasından şarap içen de.
17 Mayıs 2026 11:23

Kızılderili Nikâhı
Farklı kültürlerin farklı gelenekleri, farklı nikâh türleri var. Nikâhı bu kabileye mensup Şaya Hanım kıymıştı. Eşimle birlikte bu töreni izledikten sonra Şaya Hanım bize, "Size teşekkür ediyorum" dedi. Ne için teşekkür ettiğini sorduk, "Genellikle Kızılderili olmayanlar bizim nikâhlarımızı izlerken bıyık altından gülüyorlar, siz gülmediniz, ciddiye aldınız" dedi. Elbette ciddiye alacaktık, Kızılderililer büyük ölçüde soykırıma uğramış, güçlü ve güzel bir kültürdür. Nikâhın sonunda Şaya Hanım geline, "İlerde çocukların olursa onları yemeğe çağırırken arkadaşlarını da çağıracak mısın" diye sordu. Şaya Hanım ona tekrar, "Yemekten önce çocuklarının ellerini yıkadıktan sonra arkadaşlarının ellerini de yıkayacak mısın?" diye sordu. Gelin yine "evet" diye cevapladı. O da bütün çocukların ellerini yıkayacaktı. Hem ahlaklı hem güçlü olabiliriz. "Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir" diyen Atatürk hem ahlaklı hem güçlüydü. John Steinbeck başlangıçta bir insan hakları savunucusuyken, "Cennetin Doğusu" Adlı romanında, "Evet Kızılderililere haksızlık ettik fakat mecburduk, toprakları çok verimliydi" yazmıştır. Çare, Atatürk gibi hem güçlü hem ahlaklı olmaktır.
10 Mayıs 2026 11:39

Pers Ve İran Kültürü
Zaman içinde değişmek üzere ülkeye Persiya veya İran, ülke halkına da Persler veya İranlılar denmiştir.* Kanımca bugünkü İran kültürü, büyük ölçüde Pers kültürünün devamıdır ve birçok yönden güçlü bir kültürdür. 40 yıldır edebiyatta, müzikte ve sinemada veya bunlardan ikisinde güçlü olan ülkelerin batmayacaklarını söylerim. Tarih içinde İran'ın da batması söz konusu değildir. Çünkü İran'ın edebiyatı ve sineması güçlüdür. İran çok güçlü bir edebiyat geleneğine sahiptir. Şair halkına eski parlak günleri anımsatmak için yaklaşık 40 yıl uğraşıp 60 bin beyitlik manzum bir destan olan Şahname'yi yazdı. Sadi ise "Birisi arkamdan bir ok atmış. Ok bana değmedi. Yere düşmüş, haberim olmadı ama sen oku yerden aldın, getirip benim kalbime soktun" demişti. "Rindlerin Ölümü" adlı şiir şöyledir: "Hafız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış; Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle. Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış, eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle". Çağdaş İranlı sanatçılardan sayabileceğimiz şair, yazar, yönetmen Füruğ Ferruhzad şaibeli bir trafik kazasında ve "Küçük Kara Balık"ın yüce gönüllü babası Samet Behrengi yine şaibeli bir ırmak kazasında kurban gitmiştir. Gişe geliri yüksek sinema sektöründen apayrı bir şekilde felsefi, sosyal açıdan büyük değere ve estetik görünüme sahip bir sinemadır İran sineması. "Leyla'nın Kardeşleri" filminde birisi diğerine "Sana ne düşünmen gerektiğini öğretmişler, nasıl düşünmen gerektiğini öğretmemişler" der. Bu filmin yanı sıra "Elly Hakkında", "Bir Ayrılık", "Sorara'yı Taşlamak", "Kadın Olduğum Gün", "Persepolis" adlı daha birçok değerli İran filmi var. Birinden mi duydum, ben mi söyledim hatırlamıyorum fakat 2011 yılında aldığım "İran Tarihi" adlı kitabın kenarına "İran'ı işgal edebilirsiniz ancak ona sahip olamazsınız" yazmışım.
03 Mayıs 2026 12:55

23 Nisan Çocukları
Hepimiz 23 Nisan çocuklarıyız. Olayı algılama şeklimiz her ne olursa olsun, istesek de istemesek de 1920'den bu yana tüm kuşaklar 23 Nisan çocuklarıyız. Geçmiş ve gelecek 23 Nisan'larımız kutlu olsun. Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920'de açıldı, Mustafa Kemal 23 Nisan 1924'te bugünü Türk çocuklarına, bir anlamda tüm dünya çocuklarına armağan etti. 1980'li, 1990'lı yıllarda dünyanın dört bir yanından çocuklar geldi ülkemize bu bayramı kutlamaya. 23 Nisan Bayramı dünyada çocuklara verilen ilk bayramdır. Onun biz 23 Nisan çocuklarına verdiği 23 Nisan Bayramı da varoluşunu titiz bir şekilde yaşamasının tipik bir örneğiydi. Çiğdem Kağıtçıbaşı hocamız "Çocuğun Değeri" adlı uzun soluklu çalışmasını kitap olarak yayımlamıştı. Bu bakış tarzı kız çocuklarının "mal" olarak değerlendirilmesinden kaynaklanmaktaydı. Annem ve babam bu değerlendirme şekline bizzat tanık olmuşlardı ve çok üzülmüşlerdi.) Atatürk, yaşamı boyunca uzun vadeli planlar yapmıştı. Ülkü büyümüş Türkân Akyol olmuştur. Ülkü büyümüş kadın milli voleybol takımımız, basketbol takımımız, kadın yüzücülerimiz olmuştur ve Ülkü büyüyerek her milli bayramda Anıtkabir'i dolduran biz Cumhuriyet çocuklarına dönüşmüştür.
26 Nisan 2026 12:00

Siber Zorbalık
Dünyadaki çeşitli zorbalık türleri yetmiyormuş gibi internetin yaygınlaşmasıyla birlikte bir de siber zorbalık çıktı ortaya. Kanımca şu an iki tür siber zorbalık var: Birincisi artık klasik sayılan siber zorbalık, ikincisi ise yapay zekâdan yararlanılarak yapılan siber zorbalık. Bunu yapanlar eğitimli kişiler, hatta duyarlı olmaları beklenen sanatçılar, müzisyenler, edebiyatçılar da olabilir. Çeşitli ortamlarda bezdiri (mobbing) ile siber zorbalık iç içe geçmiş olabilir. Dünyadaki bazı araştırmalara göre gençlerin internette geçirdikleri sürenin artması onların siber zorbalığa uğrama ihtimallerini artırmaktadır.* Olay karmaşıktır, siber zorbalar da siber zorbalığa uğramaktadırlar, okul zorbalığına uğrayanlar arasında siber zorbalığa da uğrayanların veya siber zorbalık yapanların sayısı çoktur. Bu kişilere, "Ağzında bakla ıslanmıyor" denirdi. Mitolojide Midas'ın berberinin kuyuya "Midas'ın eşek kulakları var" diye bağırması bu konuda güzel bir örnektir. Okul zorbalığına uğramak ile siber zorbalığa uğramak arasında nitelik farkı vardır. Siber zorbalık araçlarını şu şekilde sıralayabiliriz: Anlık mesajlaşmalar veya telefon konuşmaları sırasında, sohbet (chat) odalarında, web günlüklerinde, web sitelerinde, e-postada, sosyal ağlarda, forumlarda siber zorbalık ortaya çıkabilir. * Yaman, E., Eroğlu, Y. ve Peker, A. (2011). Başa Çıkma Stratejileriyle Okul Zorbalığı ve Siber Zorbalık.
19 Nisan 2026 11:35

Songül Ve Mahmut Telli
Zülfü Livaneli, "Serenad" isimli romanında "Türkiye'de her ailenin bir hikâyesi vardır" der. Balkan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Sarıkamış, Kurtuluş Savaşı, 12 Mart'ın mağdurları ve 12 Eylül'ün muğlak kayıpları bu duruma neden olmuştur. Mart 2026'da 89 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Mahmut Telli uzun yıllar Hessen Eyaleti ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) başkanlığı yapmıştı. Tanıştığımızda Cenk'in vefatının üzerinden 15 yıl geçmişti. Mahmut Telli, Almanya'da uzun yıllar TMMB (Türk Mühendis ve Mimarlar Birliği) başkanlığı yaptı. T. C. Dışişleri Bakanlığı'nın aday göstermesiyle 2018'de "Örnek Kıdemli Vatandaş" seçildi. Bu olayla ilgili olarak bana, "Aslında yaşlı vatandaş demek istediler ama kibarlık edip kıdemli vatandaş dediler" demişti, şakacıydı. Çünkü 10 Kasım 1938'de dünyaya gelmişti. Doğum gününü ya 9 Kasım'da, ya da 11 Kasım'da kutladı. Yayımlanmış şiirleri vardır. "Her Şey Yeniden Başlasa" isimli hayatını anlatan bir kitap da yazmıştır.* 20 yaşındayken yazdığı bir şiirin ismini ileri yaşlarında yazdığı kitabına vermiştir. Mahmut Bey'den konuşma yapmasını istemişler, o da "Değerli dostlarım, bugün burada oğlumuz Cenk ile kızımız…" diye söze başlamış. Davetliler hemen "Cem" diye düzeltmişler. Mahmut Bey de "Özür dilerim, dilim sürçtü, bugün burada oğlumuz Cenk ile kızımız…" demiş. Üçüncü sürçmeden sonra Cem gelip babasına "Baba ben Cem" diye sarılır.
05 Nisan 2026 12:04

Zorbalık
Örneğin bir kişi diğerinin parasını gasp ederse veya tarlasını elinden alırsa bu durum zorbalık sayılır. Ancak tarihte güçlü bir ülke zayıf bir ülkenin topraklarını, şehirlerini elinden almışsa buna "Fethetti" veya "Zapt etti" denmiştir. Eğer bir kişi diğer bir kişiyi zorla kaçırıp uzun süre elinde tutarsa buna "Alıkoyma" denir, cezası ağırdır. Ancak krallar, imparatorlar sevmedikleri, korktukları kişileri kalelere, kulelere kapatırlarsa buna "Alıkoydu" denmez, "Hapsetti" denilir. Ancak bu kişi bir padişahsa, "Padişah seferdeyken oğlu malıma, mülküme hıyanet etti, katli vaciptir" diye fetva alırsa ve onu çadırında öldürtürse bu durum cinayet sayılmaz, idam sayılır, öldürten ceza almaz. Aile içi zorbalık çok yaygın bir zorbalık türüdür. Örneğin Fakir Baykurt'un "Tırpan" romanında bir baba 13 yaşındaki kızını 50 yaşında varlıklı bir ağayla evlendirmek ister. "Ölü Ozanlar Derneği" isimli filmde genç, tiyatro sanatçısı olmak istemektedir. * 70 yıldır tarlada beş liraya olan ürünün şehirde 80 liraya satılması bir kibar zorbalık olmuştur. Bugün aynı marka gofretin bir benzincide 50, diğerinde 160 liraya satılması bir başka kibar zorbalıktır. Tarihte galipler çoğunlukla zorbalık etmişlerdir. John Steinbeck, "Cennetin Doğusu" romanında "Evet Kızılderililere haksızlık ettik ama buna mecburduk, çünkü toprakları çok verimliydi" yazmıştı.
29 Mart 2026 12:00

Binek Taş Kadar Pırlanta
Tüm 8 Mart'larda olduğu gibi yine kutladık, kadın haklarını bir defa daha hatırladık, kadına şiddeti, kadın cinayetlerini bir defa daha kınadık. Şimdiye kadarki kınamalarımız işe yaramamış, kadın cinayetleri azalmamıştı, dilerim bu sefer işe yarar. 8 Mart'larda ve senenin diğer günlerinde kadın haklarından, özellikle kadınların yaşama haklarından söz ediliyor, daha çok da kadınlar konuşuyor. Halktan yerli yersiz vergi almasını isteyen Babıâli'ye bir defasında "Para denen bok bu vilayetti yok" diye telgraf çektiği söylenir. Bir gün Vefik Paşa'yı sevmeyen birisi arkasından, "Paşa binek taşı büyüklüğünde bir pırlantadır" der. (Binek taşı, eskiden ata binmek için üzerine basılan, 80 cm eninde, 40 cm yüksekliğinde olan, basamaklı taşlara verilen isimdi.) Bu sözün bir övgü olduğunu düşünen bir dostu bunu duyar ve Paşa'ya "Seni arkandan pırlanta diyerek övdüler" der. Paşa ise ona "Sen bu sözün arkasındaki telmihi (üstü kapalı anlatımı) anlamamışsın. Binek taşı büyüklüğünde bir pırlanta çok değerlidir ama işe yaramaz. Ne üstüne basılır ne parmağa takılır. Bana işe yaramaz demek istemiş" der. Bir hafta önce 8 Mart'a Amasya Belediyesi'nin davetlisi olarak Amasya'da kadınların mağduriyetleri üzerine konferans verdim. Onlar da, halkımızın ifadesiyle "efendiden kişiler"di. Tesadüf bu ya, yıllar önce Ahmet Vefik Paşa'nın şehri Bursa'da konferans veriyordum, kadın haklarından, kadınların mağduriyetlerinden söz ettim. Ben de ona şöyle dedim: "Siz feministten ne anlıyorsunuz? Feminizmi tanımlayın, bakalım sizin kafanızdaki feminizm ile benim kafamdaki aynı mı?" Birkaç saniye durdu, "Hocam şimdi şey edemeyeceğim" dedi.
15 Mart 2026 12:27