
Adalet Bakanı Akın Gürlek, CHP'nin Özgür Özel'i genel başkan seçin kurultayı hakkında Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi'nin verdiği " mutlak butlan " kararının "demokratik bir karar" olduğunu söylemiş. Nitekim Türk Ceza Kanunumuzun mimarlarından olan Prof. Dr. Adem Sözüer hocamızın tespitiyle bu karar esasen " hukuk dışı "dır. Özel, 30 Haziran 2025'te Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde görülecek Kurultay Davası'ndan iki gün önce yaptığı açıklamada, "YSK'nın verdiği kararı mahkeme bozamaz. Bozarsa bütün sistem allak bullak olur. Asliye hukuk mahkemesi 'ibra oldu mu, başkanlık divanı oluştu mu?' bu konularda karar verebilir " diyerek, seçim yargısının yetki alanına adli yargı eliyle müdahale edilmesinin hukuk düzenini altüst edeceği uyarısında bulunmuştu. Recep Özel verdiği mülakatta kamuoyundaki CHP'ye "mutlak butlan" kararı çıkacak iddialarıyla ilgili şöyle demişti: " Elbette duyduk, biliyoruz ama siyasi partilerin davalarında, kongrelerinde 'yok hükmünde kabul edilmesi' gibi bir karar görülmüş bir şey değil. O kongrenin seçimle ilgili kısımlarında karar verme süreçlerini, itiraz süreçlerini, mazbatanın verilmesi gibi konuları belirleyen seçim kurullarıdır. En son da YSK'dır. Bunların kararlarını ortadan kaldıracak herhangi bir karar olamaz. Sistemin özüne de terstir. Seçim hukuku, seçim mecrası içerisinde Anayasanın 79. maddesine göre YSK yetkili kılınır, herhangi bir mahkemenin yetkisi olamaz." (28 Haziran 2025) Sadece "ibra oldu mu, başkanlık divanı oluştu mu" gibi konulara bakma yetkisine sahip olan mahkeme, YSK'nın onayladığı, meşru gördüğü CHP kurultayının geçersiz olduğuna karar verdi. Şimdi bu kararın "demokratik ve hukuki" olduğuna inanmamızı istiyorlar. Kararı açıklamak için kameralar karşısına çıkan YSK Başkanı Serdar Mutta " Hukuk mahkemelerinin kararlarının icrası konusunda Kurulumuza, Anayasa ve yasalarla verilmiş herhangi bir görev ve yetki bulunmadığından yazının işlem yapılmaksızın mahalline iadesine oy birliğiyle karar verilmiştir" dedi. (22 Mayıs) *** Türkiye "anayasal hukuk devleti" olsaydı, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi; Anayasa Mahkemesi'nin siyasi partilere ilişkin denetim alanını, YSK ve seçim kurullarının seçim hukukundan doğan yetkilerini by-pass eden, dahası ana muhalefet partisinin yönetimini yargı eliyle yeniden dizayn eden böyle bir yetki aşımı kararına imza atamazdı. İtalyan siyaset bilimci Giovanni Sartori "Her devletin bir 'anayasası'nın olduğunu ama ancak bazı devletlerin 'anayasal' devlet olduğu" tespitinde bulunur ve anayasal devletin tarifini şöyle yapar: Anayasal devlet, normlar hiyerarşisinin en tepesine Anayasa'yı koyar. 2023 seçimlerinde kendisine ağır bir yenilgi yaşatan CHP'yi yargı eliyle kuşatma altına alan iktidarın, ana muhalefet partisini içeriden bölmek, meşrutiyetini tartışmalı hale getirmek ve örgütsel bütünlüğünü dağıtmak için uygun zamanda "mutlak butlan" kararını devreye sokacağı konuşuluyordu. Hatta kararın daha "sahici" görünmesi için sonucun 2'ye 1 çıkacağı; mahkeme başkanının ret, iki üyenin ise kabul oyu vereceği iddia ediliyordu. CHP lideri Özgür Özel başarılı bir lider olmasaydı, Cumhurbaşkanı Erdoğan karşısında güçlü, partisine seçim kazandıracak bir rakibe dönüşmemiş olsaydı, "CHP'nin yüzde 25'lik cam tavanını tuzla buz edip" dağıtmasaydı CHP'yi yüzde 30 bandının üzerine oturtmasaydı…
Kaynak: Karar
23 Mayıs 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Anahtar Parti'ye Oy Veren Yüzde 5 Kim?
Gelme sebebim; henüz iktidar imkânı, belediye gücü, medya desteği ya da köklü bir teşkilat hafızası olmayan, kuruluşunun üzerinden yalnızca bir buçuk yıl geçmiş olmasına rağmen anketlerde yüzde 5'leri gören Anahtar Parti'nin Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu'nun İzmir programını izlemekti. Genel seçim barajının yüzde 7 olduğu bir ülkemizde, üstelik vitrininde öyle çok tanınmış, popüler, şöhretli isimlerin bulunmadığı yeni bir partinin yüzde 5'leri görmesi hafife alınacak bir gelişme değildir. Yavuz Ağıralioğlu'nun ifadesiyle bu oran " önemli bir siyasi çıkış yakaladığını" gösterir. Ağıralioğlu kendisine yaklaşan kim varsa " Bana ne nasihat buyurursunuz, nasihatiniz nedir?" diye sordu. Kimi, "Konuşanı, yazanı, söyleyeni cezaevine atan bu iktidarı artık değiştirin, sandığı getirin" dedi. Kimi de bir paket makarnanın 40 liraya çıkmasından yakındı, "Makarna yoksul yiyeceğiydi, artık makarnayı bile alamaz hale geldik" diyerek yakındı. Ama istisnasız hepsi şu iki şeyi söyledi, ilki: "Sakın Ümit Özdağ, Sinan Ogan olmayın, bize hayal kırıklığı yaşatmayın, partiniz ayrı kalsın ittifak yapmayın, sizi seviyoruz bizi üzmeyin." İkincisi " Bunlar bu ülkeyi yönetemiyorlar, korkuyoruz, geçinemiyoruz, konuşamıyoruz artık değişim istiyoruz, bunlar gitsinler artık ve iyi insanlar gelsinler bu ülkeyi yönetmeye." Karşıyaka Çarşısı'nda Anahtar Parti liderini özellikle bekleyen bir grup da çıktı karşımıza. Ege Üniversitesi'nde yaşanan gerginlikler sırasında 20 Şubat 2015'te hayatını kaybeden Ülkü Ocakları Ege Üniversitesi sorumlusu Fırat Yılmaz Çakıroğlu'nun arkadaşlarıydı. "Başka arkadaşlarımız ölmesin, Fıratlar ölmesin, oyumuz size" diyerek Ağıralioğlu'na sarıldılar ve 'oylarını Anahtar Parti'ye vereceklerini ama Cumhur İttifakı'na katılmamasını istediklerini' söylediler. Sanırım en az oy aldığı kesim CHP. Ağıralioğlu'na "oyumuz size" diyenlerin büyük çoğunluğunun MHP, AK Parti ve Zafer Partisi seçmeni olduğunu görünce, PanoramaTR'nin Mayıs ayı araştırmasındaki " parti tercihine göre Yavuz Ağıralioğlu'nun performansı " bölümüne yeniden baktım. Anahtar Parti İzmir İl Başkanı Hüseyin Çakır, Ağıralioğlu'nun "yapmayın dolmaz o salon" konuşmasını yayınladı ve salonu gösterdi. Seçmenden "Onlar yoruldu, artık evlerine dönsünler. Biz varız, bu ülkeyi daha iyi yönetiriz. Mukaddesat biliriz, yerliyiz, milliyiz. Onlara'siz yönetin' dedik ama yapamıyorlar. Biz bu iktidarı onlardan teslim alacağız; daha iyi yöneteceğiz. Ama bunu yapabilmek için sizin oyunuz lazım" diyerek salondaki muhafazakar ve milliyetçi seçmenin oyunu istedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yıllarca "biz gidersek kaos olur", "biz gidersek ülke bölünür", "biz gidersek kazanımlar kaybedilir", "biz gidersek eski Türkiye geri gelir" diyerek hatta tutmaya çalıştığı seçmene "biz varız ve biz onlardan daha iyi yönetecek kabiliyete sahibiz" diyerek ısrarla, altını çize çize kendisini adres gösterdi. Daha net bir ifadeyle AK Parti için sorun sadece CHP değil.
19 Haziran 2026 00:01

Ak Parti'nin Kaç Hukukçu Milletvekili Olduğunu Biliyor Musunuz?
Rakam dikkat çekici: 276 milletvekilinin 63'ü hukukçu. Adında "adalet" olan bir parti için etkileyici; hatta tabelasına da oldukça yakışan bir oran. Sözünü ettiğim 63 kişi, yalnızca AK Parti grubundaki hukukçu milletvekillerinden oluşuyor. Dört milletvekilinden birinin hukukçu olduğu AK Parti iktidarında bugün toplumun yüzde 76'sı "beni Türk yargısına emanet etmeyin" diyor. PanoramaTR'nin araştırmasına göre toplumun yüzde 72'si adalet ve yargı sistemine güvenmiyor, üstelik bu oran son bir yılda daha da kötüleşmiş, örneğin 2025 yılında bu oran yüzde 62 iken 2026'da bu oran yüzde 72'yi çıkmış. AK Parti seçmeninin yüzde 46.6'sı iktidarın yargıya müdahale ettiğine, yüzde 42'si hakim ve savcıların kararlarını adaleti sağlama arzusuyla değil, iktidarın yönlendirmesiyle verdiğine inanıyor. Mesela İBB davasında tutuklu bulunan Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker'in mahkemede savcının, kendisine "Hâlâ avukat diyorsun bana. Sen bu kafayla bir daha çocuklarını asla göremeyeceksin. Sen bekârsın, velayetleri de sende. Çocukların reşit de değildi, değil mi? Eh, artık Sosyal Hizmetler alır çocuklarını" sözleriyle baskı kurduğunu anlattı. Birisi çıkıp devletin koruma kurumlarını cezalandırma sopası gibi göstermesi karşısında "Bu ceza yargılaması değil, hukuk devletinin çürümesidir" dememiş. Savcı Elif Güven'e "Bak yine istediğim gibi konuşmadın, bak yine konuşmuyorsun, içeride kalacaksın" demiş. İktidarlarının "asrın yolsuzluğu" diye pazarladığı iddianame, Silivri'deki duruşma salonunda çatır çatır dökülüyor; dosyanın belkemiği diye sunulan beyanların arkasından tehdit, baskı, yönlendirme, malvarlığı ve çocuklar üzerinden psikolojik kuşatma iddiaları çıkıyor. 376 milletvekilinin 50'si hukukçu. İlginç bir noktayı daha keşfettim, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hukuk adına en ciddi adımların atılmasını sağladığı dönem, "adalet, hak, hukuk" kelimelerini en az kullandığı dönemmiş. Uluslararası endekslerde de Türkiye, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü alanlarında bugünkü tabloyla kıyaslanamayacak bir yerde duruyor: 2002'de 177 ülke arasında 55'inci, 2003'te 54'üncü, 2004'te yine 54'üncü, 2006'da 58'inci, 2008'de ise 60'ıncı sırada. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Ankara'dan yükselen, "Bir ülkede halk bunalmış, ellerini semaya açarak adalet çığlığı atar hâle gelmişse, oradaki yargı sisteminde bir sorun vardır" sözünü bugün Silivri'den, duruşma salonlarından ve ülkenin cezaevlerinden yükselen "Adalet istiyoruz" çığlıkları karşılıyor. Şundan: Bu ülkede artık hiç kimsenin "görmedim, duymadım, bilmiyorum" deme imkânı yok.
17 Haziran 2026 00:09

Vicdanınızın Sınırı Nerede Başlıyor, İnsan Olduğunuzu Nerede Hatırlayacaksınız?
Kaşınız oynamadan, gözünüz kıpırdamadan "FETÖ'cü" dediniz ve geçtiniz. İnsan Hakları Derneğinin o da tespit edebildiği kadarıyla (çünkü Adalet Bakanlığı artık veri yayınlamıyor) cezaevlerinde 2 bine yakın hasta mahkum var bunların 500'e yakını ağır hasta, 300'e yakını ise tek başına yaşamını sürdürebilecek durumda değil, 105'i ise desteğe ihtiyacı var, 188 mahkumun sürekli tıbbı kontrol altında olması gerekiyor. Ama iktidarınız İçişleri Bakanı Süleyman Soylu çıktı "DHKP-C'li proje kadın" dedi tacizi "kargatulumba gözaltı, polisimi ezdirmem" dedi. Ankara Emniyet Müdürlüğü "Babası FETÖ'den ihraç" açıklaması yaptı! Bir tanenizde çıkıp "ne münasebet bu insanlık dışı muameledir" demediniz. "Annesi babası FETÖ'cü dediniz" geçtiniz. AK Partili ve MHP'li hukukçu milletvekilleri bir gün çıkıp ağız dolusu "hangi suç olursa olsun, bir anne annedir, bir çocuk çocuktur" diyemedi, "adalet asıl suçlular içindir, kim olursa olsun hiçbir suçlu insan onuruyla bağdaşmayan muameleye maruz kalamaz" demedi! 2020 yılından bu yana bu ülkede kadınlar, utana utana gözaltında çıplak aramaya maruz kaldıklarını anlatıyor ama AK Partili MHP'li kadın siyasetçiler duymazdan, görmezden geliyor. İktidar medyası ki bu medyayı yönetenler dindar insanlar, Cumhur İttifakı siyasetçileri arasından "ne oluyor, bu görüntülerin yolsuzluk soruşturmasıyla, ihaleye fesat karıştırma soruşturmasıyla ne alakası var kardeşim" diyen bir kişi çıkmadı! CHP'li kadın milletvekilleri çıktılar "Bu ülkenin vicdanına, kadınların dayanışmasına güveniyoruz" dediler iktidar kanadından "yanınızdayız, kadınlara yapılan bu ahlaksızlığı kabul etmiyoruz" diyen bir kişi çıkmadı, yüzleri kızaran da olmadı. "Tek teminatım masumiyetimdi, kabusum oldu. Hayallerimi, hayatımı yaşayamamak çok ağrıma gidiyor. Masumiyetim aşikâr olmasına rağmen, 20'li yaşlarımın tamamını cezaevinde geçirdim… Bu mektubu kaleme alırken ifade etmek isterim ki hiç kimseden merhamet beklentim yoktur, istediğim ve talep ettiğim tek şey 'Adalet'tir! Artık bu yaşadığımız trajediye 'Dur' demek ve bir 'Dur' denilmesini istiyorum…" diyen Şühede Sena Öğütalan'ın feryadını sağır sultan duydu, duvarlar ağladı, dile geldi ama TBMM'deki AK Partili ve MHP'li 55 kadın milletvekilinden birinin yüreğini sızlatmadı. Evine yapılan baskında polis Pınar Türker'in çocuklarına bir bardak su vermesine izin vermemiş, anlatıyor: "Çocuklarım ağlıyor, diyorum ki, 'Bir su vereyim', 'Hayır'. Küçük kızım okula gidecek, 'Hayır, kimse kımıldamasın, delil karartmayın' diyor sürekli polis bey. Onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım." İktidarın yıllardır "yok dediği" çıplak aramayı anlatıyor Pınar Türker, salondakilere "anlattıklarımdan utananlar varsa çıkabilir" diyerek: "Vatan Emniyet'teyken arşiv odası gibi bir yere aldılar beni. Eldiven giyen bir kadın polis 'üstünü çıkar' dedi, çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. 'Cinsel organını aç' dedi, 'arkanı dön-eğil' dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir, ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum." Adında "adalet" olan AK Parti'nin kadın milletvekilleri… AK Parti Grup Başkanvekili Abdülhamit Gül iki günlük sessizliğin ardından yaptığı açıklamada "Bir kamu görevlisinin bir yanlışı varsa bu bizim siyasal anlayışımıza insan onuru anlayışımıza aykırıdır. Kimsenin gözünün yaşına bakmayacağız, takibini yapacağız. İşkence ile şiddete asla tahammülümüz yok" dedi. Ama AK Parti o eski AK Parti değil. Son sözüm, "herşey mevzuata uygun" açıklaması yapan İstanbul İl Emniyet Müdürüne.
13 Haziran 2026 00:01

Şimşek Enflasyonun Suçlusunu Açıkladı…
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek 2024 yılı Eylül ayında katıldığı bir televizyon programında " kayıtlara geçsin diye söylüyorum" diyerek, 2025 yılının son aylarında enflasyonun yüzde 20'in altına ineceğini, hatta yüzde 17,5'e kadar gerileyeceğini söylemişti. (15 Eylül 2024, CNN Türk) Şimşek'in bu sözleri kayıtlara geçti. 2025 yılı bitti gitti fakat Şimşek'in enflasyon taahhüdü gerçekleşmedi. Şöyle diyor: "Enflasyon, bu dış şok olmasaydı bu sene yüzde 20'nin altında ya da bir tık üstünde olma olasılığı çok yüksekti." Şimşek, bu sözlerinin hemen ardından " Ben bahane peşinde değilim. Biz 2025'te çoklu şok yaşadık. Şimdi bunlar etkilemiyor desem doğru olmaz" diyor. (8 Haziran CNN Türk) Şimşek'i dinlerken bir an " Gülümsediğinizi görüyorum ama doğru söylüyorum" diyecek sandım. Uluslararası finans çevrelerinde itibarı ve saygınlığı olan Mehmet Şimşek, salonda kendisini dinleyen iş insanlarını "Uydurmuyorum, isterseniz bakabilirsiniz" diyerek doğruyu söylediğine ikna etmeye çalışıyordu. Gelelim Bakan Şimşek'in "İran savaşı olmasaydı enflasyon oranı yüzde 20'nin altına düşecekti" bahane sözüne. Diyor ki: "Ama yani enflasyon hedeflerini tutturamadığımızda bunlara da sığınmam. Niye? Çünkü yapısal konular da var." (8 Haziran CNN TÜRK) Bütün mesele bu, yapısal sorunlar! Mesela 2003 yılında Ali Babacan Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı olarak Washington'da IMF ve Dünya Bankası'nın toplantısında yaptığı konuşmada "Türkiye ekonomisi Irak Savaşı'ndan olumsuz etkilenmedi, savaş ülkemizin ekonomisine zarar vermedi " demişti. Bunun nedeni de şöyle açıklamıştı: " Türkiye aldığı başarılı ve zamanında ekonomik tedbirler sayesinde savaştan etkilenmedi. Merkez Bankası savaş sabahı finansal istikrar uygulamaya geçti, böylece bankacılık sektörümüz hiç etkilenmedi. Irak Savaşı'na ekonomimizin çok hassas olduğu bir dönemde yakalandık. Ama aldığımız tedbirler ve ekonomi politikamız sayesinde felaket senaryoları gerçekleşmedi. Ekonomimiz küçük dalgalanmalarla atlattı." (14 Nisan 2003) Babacan'ın bu açıklaması, ülkemizdeki hemen hemen bütün medyada "Savaş ekonomiye zarar vermedi" başlığıyla yer almıştı. Şimşek gerçekten bahane peşinde değilse, "yapısal konular" dediği başlıkların neler olduğunu ve bu yapısal sorunların neden bunca yıldır çözülemediğini anlatmalıdır.
10 Haziran 2026 00:01

Bu Durumda En Bereketsiz Ülke Türkiye Mi?
Mehmet Şimşek'in "rasyonel zemine dönmekten başka çaremiz yok" sözleriyle Haziran 2023'te ekonomi yönetiminin başına geçtiği günden bu yana, Cumhurbaşkanı Erdoğan da ülkeyi uçurumun kenarına sürükleyen "faiz sebep, enflasyon sonuçtur" tezini rafa kaldırmış; neredeyse "faiz" kelimesinin f' sini bile sarf etmez olmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan İstanbul Finans Merkezi'nde düzenlenen " 3. Dünya İslam Ekonomi Zirvesi" nde yaptığı konuşmada "Faizin olduğu yerde bereket olmaz" dedi. Toplantıya bizim ülkemizden katılanları saymıyorum ama o gün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "faizin olduğu yerde bereket yoktur" sözünü dinleyenler arasında devlet temsilcileri, merkez bankası başkanları, ekonomi yöneticileri, yabancı yatırımcılar, iktisatçılar, finans kuruluşları ve iş dünyasının önde gelen isimleri vardı. Endonezya'da faiz oranı 5, 25. Azerbaycan'da faiz oranı 6,50. Birleşik Krallık'ta faiz oranı yüzde 3,75. Amerika'da faiz oranı yüzde 3,50 -3, 75. Ülkesindeki faiz oranı yüzde 40 olan bir lider çıkıyor ve faiz oranı yüzde "2,5", '3,50", "6,50", "5,25" olan ülkelerin merkez bankası başkanlarının, yöneticilerinin olduğu bir salonda "faizin olduğu yerde bereket olmaz" diyor.
09 Haziran 2026 00:01

Gürsel Tekin Ne Diyecekti Ki?
Çünkü "Biz bu olayın hiçbir tarafında yokuz, şikayet eden CHP'li şikâyet edilen CHP'li" sözünü ilk sarf eden AK Parti sözcüsü Ömer Çelik'ti. Her platformda "şikâyet eden CHP'li, şikayet edilen CHP'li' sözünü tekrar ettiler. Böylece kamuoyunda "mutlak butlan" davasının üzerinde ellerinin, müdahalelerinin olmadığı, bilakis CHP'nin kendi tartışması olduğu algısını oluşturmaya çalıştılar. Şimdi gelelim Gürsel Tekin'in, neredeyse noktasına virgülüne AK Parti'nin aynı argümanlarını dillendirmesine. *** Görüyor elbette. İktidar CHP kurultayında genel başkanlığı kaybeden Kemal Kılıçdaroğlu'nun kurultayı kazanan ve kendisini genel başkanlıktan düşüren Özgür Özel- Ekrem İmamoğlu cephesine duyduğu kini, kırgınlığı ve içinde kabaran ve dizginleyemediği hesaplaşma arzusunu gördü. Kılıçdaroğlu'nun öfkesinin CHP içinde nasıl bir çatlak oluşturacağını gördü. Ve CHP'yi bir de kurultay üzerinden " silkeleme " hamlesini devreye sokarak kurultay davası üzerinden Kılıçdaroğlu'na bir yol açtı. Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu da iktidara açılan o yoldan gireceğinin işaretlerini verdi. *** Zaten her şey olduğu gibi ortada. Bu durumda Gürsel Tekin çıkıp iktidarın gazetesinden iktidara "Bize bu yolu açtığınız için buradan sizlere teşekkürlerimizi sunuyoruz. Şikâyet eden de CHP'li, şikâyet edilen de CHP'li." Zaten tam olarak beklenen de budur. AK Parti'nin kurduğu argümanı, CHP içinden gelen bir isim tekrar edecek ki, iktidarın sözleri kamuoyunda daha inandırıcı hale gelsin. Siyasette teşekkür her zaman açıktan edilmez. İş birliği yapmak için her zaman masaya oturulmaz, karşılıklı konuşulmaz. Ne yapılacaktı noterde karşılıklı imzalar mı atılacaktı? " Ortaya tek somut belge konulduğunda ülkeyi terk ederim " diye meydan okuyan Gürsel Tekin, siyasette her ilişkinin belgeyle, her diyaloğun tutanakla, her anlaşmanın imzayla yapılmadığını bilmiyor mu? Elbette biliyor. Bazen bir taraf yolu açar, diğer tarafın o yola girmeye ne kadar istekli olduğuna bakar. Eğer heves görülürse, süreç kendiliğinden ilerlemeye başlar. *** Mutlak butlan davası süreci, bütün kamuoyunun gözü önünde aynen böyle gelişti. Karşılıklı yollar açıldı. Karşılıklı işaretler verildi. Karşılıklı zemin yoklandı. Sonunda iki tarafın hırsı, öfkesi, kızgınlığı aynı hatta buluştu. İktidarın öfkesi, yerel seçimlerde kendisine ağır hezimet yaşattığı ve gelecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de ağır hezimet yaşatacağı şimdiden belli olduğu içindi. Kılıçdaroğlu cephesinin öfkesi ise kurultayda kendisini genel başkanlıktan düşürdüğü içindi. Genel başkanlık konforu azımsanacak bir şey değil çünkü. Siyasette bazen ittifakların ortak iktidar çıkarlarından, bazen de ortak kızgınlıklardan doğduğu gerçeği de görülmüş oldu. Bekir Ağırdır'ın yönetimindeki Veri Enstitüsü'nün araştırmasına göre toplumun yüzde 61'i CHP'deki bölünmeden Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı sorumlu tutuyor. Mutlak butlan sürecinde etkin ve belirleyici olduğuna inanıyor. "Mutlak Butlan" kararını hukuka uygun bulanların oranı yüzde 15. Yani iktidarın "şikayet eden CHP'li, şikayet edilen CHP'li" propagandasını toplumun yüzde 61'i satın almıyor. Mutlak butlan davasında iktidarın elinin, müdahalesinin olduğunu toplumun yüzde 61'i görüyor, toplumun yüzde 61'i mutlak butlan davasında iktidarı sorumlu tutuyor, iktidarın bu davanın içinde olduğunu görüyor ama Gürsel Tekin "öyle değil" diyor!
06 Haziran 2026 00:01

"Sen Harese Nedir Bilir Misin Evladım"
MHP lideri Devlet Bahçeli, "mutlak butlan" davası sürecinde daha ilk günden itibaren doğru yerde durdu. CHP'nin 38. Kurultayı'nın iptali istemiyle açılan davanın ilk duruşmasının yapılacağı 17 Nisan 2025 günü, mahkemeden "kayyım" kararı çıkacağı iddiaları üzerine MHP lideri Devlet Bahçeli, sosyal medya hesabından " CHP'ye kayyım hem doğru değil hem de mümkün değildir " açıklaması yapmıştı. 12 Eylül 2025 tarihinde Sabah Gazetesine verdiği mülakatta "15 Eylül'deki CHP davasından mutlak butlan kararı çıkar mı?" sorusuna adrese teslim şu yanıtı vermişti: " Bu durum CHP'nin kendi iç meselesidir. CHP'de iç meseleleri çözecek çok yetenekli şahsiyetler var. Türkiye Cumhuriyeti'nin içerisinde önemli bir siyasi kurumdur CHP. Biz de geçmişte bunları yaşadık. Bizden de ayrı bir parti oluştu. Dış müdahalelerle başkaları yön vermemeye çalışmamalıdır. Geçmişte bize de benzer bir müdahale yapmaya çalıştılar ama netice alamadılar." 5 Mayıs 2026 tarihli grup toplantısının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada bir kez daha "CHP parçalanmamalı, karıştırılmamalı" ikazında bulunan Bahçeli şöyle demişti: " Cumhuriyet Halk Partisi, cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana var olan önemli bir siyasi kurumdur. Bu kurumun içinin karıştırılması, parçalanması, hukuki yönden zedelenmesi veyahut başka amaçlarla kullanılmasına müsaade edilmemesini temenni ederiz." Bu uyarılarının, bu sözlerinin muhatabı CHP değildi elbette. Ve mahkeme yetki aşımında bulunarak, YSK'yı aşarak " mutlak butlan " kararını verdi. MHP lideri Devlet Bahçeli "mutlak butlan" kararı çıkar çıkmaz bu kez Kemal Kılıçdaroğlu'nu uyardı, "13 yıl genel başkan olarak görev yaptığı bu köklü kurumu incitmemek, yaralamamak ve bir kaosa sebebiyet vermemek üzere tarihi bir sorumluluk üstlenmelidir. Özgür Özel ile görüşerek CHP'nin geleceğine ilişkin ortak bir formül oluşturmak amacıyla feragat ettiğini belirtmelidir" tavsiyesinde bulundu. Dün partisinin grup toplantısında konuşan MHP lideri Bahçeli'nin gündeminde "mutlak butlan" ve CHP vardı. Bu sözlerin muhatabı, YSK'nın ve Anayasa'nın 79'uncu maddesinin üzerinden atlayarak hatta Ceza Mahkemesi'nden çıkacak kararı bile beklemeden " mutlak butlan " kararı veren İstinaf Mahkemesi olmalı. Ama Kılıçdaroğlu "mahkeme karar verdi" diyerek, her türlü öfkeyi göğüsleyerek, mahkeme kararıyla genel başkanlık koltuğuna oturmayı tercih ediyor. *** Zülfü Livaneli'nin "Huzursuzluk" romanı bir bilgenin "Harese nedir bilir misin evladım" sorusuyla ve bu soruya verdiği şu yanıtla başlıyordu: " Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu'nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında 'kendini öldürdüğünü' anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur..."
03 Haziran 2026 00:01

Sadece Şu Gerçeği Anlatın Kemal Bey, Gerisine Gerek Yok…
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi kararıyla CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturan Kemal Kılıçdaroğlu'nun, bildiği gerçekleri kamuoyuyla paylaşmak için iki buçuk yıl boyunca mahkemenin " mutlak butlan" kararı vermesini beklediğini öğrenmiş olduk. Bekliyorsa ve hatta çıkıp "mahkeme kararı çıkmasaydı paylaşmayacaktım" diyorsa burada çok ciddi bir ahlaki sorun var demektir. Genel başkanlığı döneminde ilk derece mahkemeleri için " sarayın mahkemeleri " diyen, yargının siyasallaştığını, kararların talimatla verildiğini söyleyen Kılıçdaroğlu, nasıl bir aydınlanma yaşadı da şimdi "Ortada mahkemenin verdiği bir karar var; mahkeme kararını tanımıyorum demenin hukuki bir karşılığı yok " açıklaması yapıyor. Mesela AYM kararını uygulamayan bir adliye mahkemesi hakkında 14 Haziran 2017'de diyordu ki: " Halkın mahkemesi değilsin kardeşim, halkın mahkemesiysen o kararı uygulatırsın ya da istifa edersin. Bu kadar basit. Alttaki adam 'ben bir tek kişiyi dinlerim o da reistir' diyor. 'Ben karar verirken reis nasıl karar vermemi istiyorsa öyle karar veririm' diyor. Anayasa Mahkemesi sesini dahi çıkaramıyor. İflas eden bir bir yargı düzeni ile karşı karşıyayız." 13 Ekim 2020'de diyordu ki: "Yerel mahkemeler sarayın mahkemeleridir. Saraydan aldıkları talimatların gereğini yapıyorlar." 15 Aralık 2022'de diyordu ki: " Tek kişilik hükümet, yasama, yargı kendisine bağlı. Yürütme organının başında, istediği yere istediği hakimi atayabiliyor, istediği hakimden istediği kararı çıkartabiliyor. Yargı bağımsız olur, açar bakar hukukun üstünlüğüne ve vicdani kanaatine göre karar verir. Ama yargıçlar hukukun üstünlüğüne göre karar vermiyor, saraydan gelen talimata göre karar veriyor." Çok değil, kongrede seçimleri kaybetmeden üç ay önce yaptığı konuşmada şöyle demişti: "Nasıl olur da bir üst mahkemenin, en yüksek mahkemenin verdiği kararı en alttaki hakim ben uygulamam diyor. Çünkü saraydan aldığı talimat öyle, o karara uymayacaksın diyor. Hakim de uymuyor ve bir süre sonra o hakim bir üst makama terfi etmiş. Bu ne demektir, ahlaksızlığın, adaletsizliğin kurumsallaşması demektir. Bir de hukuk devleti diyorlar. Yargıçların satın alındığı, talimatla yargıçlara iş yaptırıldığı bir düzende hukuk devletinden nasıl söz edersiniz?" (23 Ağustos) Yargıçların hukuka göre değil, Beştepe'nin isteği doğrultusunda karar verdiklerini söylediği, eleştirdiği onlarca açıklaması var Kılıçdaroğlu'nun. Bu ülkede " Hakimler, hakim olmaktan çıktı, gözlerini dikmişler saraya nasıl talimat gelecek ve ben öyle karar vereceğim diye. Bunların hiçbiri hakim değil, hiçbirisi yargı dağıtmıyor. Sadece ve sadece sarayın sopası olma görevlerini yerine getiriyorlar. Türkiye ilk kez bu kadar ağır bir tabloyla karşı karşıya" diyerek "Adalet Yürüyüşüne" çıkan Kemal Kılıçdaroğlu'ydu. Belli ki bizim bilmediğimiz, fakat Sayın Kılıçdaroğlu'nun bildiği bazı gerçekler var. Çünkü genel başkanlığı döneminde Türkiye'de yargının bağımsızlığını en sert biçimde sorgulayan, yerel mahkemeleri " sarayın mahkemeleri " olarak niteleyen, kararların siyasi talimatla verildiğini söyleyen ve yargının iktidarın sopasına dönüştüğünü savunan isim bizzat kendisiydi.
02 Haziran 2026 00:01

Pazar Günü O "316 Ak Parti Milletvekili" Ne Düşündü?
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik açıkladı, CHP'ye " mutlak butlan " kararı verilmesinin hiçbir yerinde hiçbir şekilde AK Parti olarak da Cumhur İttifakı olarak da yoklarmış. Çünkü AK Parti seçmenin yüzde 46.6'sı AK Partinin yargıya müdahale ettiğine, yine yüzde 42'si hakim ve savcıların kararlarını AK Partinin yönlendirmesiyle verdiğine inanıyor. Bu durumda AK Parti seçmenin yarısı "mutlak butlan" kararında da Ömer Çelik'in "yargı delilleri bulmuş, değerlendirmiş" sözüne inandırıcı bulmadı. Ülkenin yüzde 71'inin iktidarın yargıya müdahale ettiğine inandığı, yüzde 76'sının mahkemelere güven duymadığı, mahkemelik olursa haksızlığa uğrayacağına inandığı bir Türkiye gerçeği ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın CHP'yi silkeleyin talimatının ardından devreye giren bir yargı gerçeği ortadayken AK Parti sözcüsü Ömer Çelik çıkıyor ve "yargı delil bulmuş, değerlendirmiş, vallahi billahi biz bu operasyonun hiçbir yerinde yokuz" açıklaması yapıyor ve inanılmasını istiyor. *** Gelelim AK Parti Sözcüsü Çelik'in, " Yargının yaptığı değerlendirmeler sonucunda bu tablo ortaya çıktı " dediği, pazar günü CHP genel merkezinde ortaya çıkan o tabloya, yaşananlara. Sonra merkezden aldıkları " operasyon tamam" talimatıyla olsa gerek, birden binanın bahçesine sis bombaları atıldı, gaz sıkıldı; kolluk kuvvetleri bir yandan da ellerindeki testerelerle demir kapıları kesmeye başladılar. Binanın giriş camları kırarak CHP Genel Merkezi'ne girdiler. Pazar günü CHP Genel Merkezi'nin önünde yaşananları izlerken, aklıma Türkiye'yi bugünlere getireceği daha başından belli olan 21 maddelik Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi teklifinin altına imza atan o " 316 milletvekili " geldi: CB sisteminin ülkemize hayır getirmeyeceği, demokrasiyi, hukuku, adaleti boğacağı, kimseye nefes alacak bir alan bırakmayacağı başından belliydi. Nitekim Montesquieu 1748 yılında " Kanunların Ruhu "nda şu uyarıyı yapıyordu: "Eğer aynı idarenin kişilik veya yapısında, yasama erki yürütme erkiyle birleşirse hiçbir şekilde hürriyet yoktur. Ayın monarkın zalimce yürütmek için zalimce kanunlar yapmasından korkulur. Yargı erki yasama ve yürütme erkleriyle birleşirse vatandaşların hayat ve hürriyetleri üzerinde idare, keyfe kalmış bir irade olur. Böyle bir durumda yargıç kanun koyucunun durumuna düşer, yargıç korkunç bir zalim kesilir. Bu üç erke tek kişide toplanırsa herşey mahvolur." Bütün yetkilerin tek elde toplandığı bir hükümet sisteminde Anayasa'nın işlevsizleşecek, ortadan kalkacaktı. İktidar yargıyı kendi siyasi için sopa gibi kullanamaz, ülkenin ana muhalefet partisini yargı eliyle devre dışı bırakmaya, yargı eliyle ülkenin ana muhalefet partisini "silkeleme" operasyonuna girişemezdi. *** Pazar günü kolluk kuvveti elinde coplarlar, gazlarla, sis bombalarıyla CHP genel merkezine müdahale etmedi. O yağmurun altında yürüyen yalnızca CHP Genel Başkanı Özgür Özel değildi. Çünkü demokrasi de hukuk da adalet de en ağır darbeyi, tam da millet iradesinin temsil edildiği o çatının altında, 21 maddelik Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi teklifiyle almıştı. Yağmur altında yürüyen CHP lideri Özgür Özel'i izlerken, aklıma Anayasa hukukçusu Prof. Kemal Gözler'in Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'nin ülkeyi sürüklediği atmosferi anlatırken kurduğu, okurken içimi burkan şu sözleri geldi: " Doluya yakalandık.
27 Mayıs 2026 00:01

Cumhurbaşkanı Erdoğan Devreye Girince…
10 Ocak 2023 tarihinde bu köşede "AK Partililer dahil Meclis'teki bütün milletvekilleri bir sabah uyandıklarında bir de bakacaklar ki görevleri sona ermiş, artık milletvekili değiller, çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan iki satırlık bir yazıyla parlamentoyu feshetmiş, ülke seçime gidiyor. Böyle okuyunca ortaya çıkan tablo baya tuhaf duruyor değil mi ama "bütün yetkilerin tek elde toplandığı bu sistemde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın böyle bir yetkisi var" diye yazmışım. TBMM'deki milletvekillerimiz böyle bir şok yaşamadı; ama Bilgi Üniversitesi'nde okuyan yirmi beş bin gencimiz, bin akademisyenimiz ve yüzlerce çalışanımız bu şoku yaşadı. Ve elbette milletvekillerimizin böyle bir sabaha uyanmayacaklarının garantisi yok. *** Bilgi Üniversitesi'ndeki on binlerce gencimiz ve akademisyenlerimiz 22 Mayıs sabahı yıllarını ve emeklerini verdikleri üniversitenin "iki satırlık bir yazı ve tek bir imzayla" kapatıldığı bir Türkiye'ye uyandılar. Şaka değil; gerçekten de Cumhurbaşkanı Erdoğan, ülkemizin medar-ı iftiharlarından biri olan bir üniversitenin faaliyetini, şu iki satırın altına attığı imzasıyla durdurdu: "Kurucu vakfına kayyım atanan İstanbul Bilgi Üniversitesinin faaliyet izninin kaldırılmasına, 2547 sayılı Yükseköğrenim Kanununun en 11'inci maddesi gereğince karar verilmiştir." Bu kadar. Cuma sabahı on binlerce genç, bir uyandılar ki okulları yok olmuş. İçlerinde günlerdir final sınavlarına hazırlananlar, o gün sınava girecek olanlar vardı. Bir ay sonra diploma alıp hayata atılacak olanlar vardı. Sabah bir uyandılar ki günlerce çalıştıkları emek yok olmuş. Üniversitede çalışan yüzlerce personel bir uyandılar ki artık işsiz kalmışlar. Kimin haberi vardı? Hiç kimsenin. Üniversitenin rektörünün haberi yok. Ya Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın üniversiteye atadığı kayyım? Onun da yok. Peki ne oldu da bir gecede Cumhurbaşkanı Erdoğan 25 bin öğrencinin eğitim gördüğü üniversiteyi kapatmaya karar verdi? Üniversite nasıl bir suç işlemiş olabilir? Kimse bilmiyor, sebep ne, bilen yok. 10 bin öğrenci kapasiteli Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin yöneticileri de aynı sabah, 25 bin öğrencinin kendi üniversitelerine aktarılacağı haberlerine uyandı. Böylece 10 bin kişilik kapasite bir anda 35 bine çıkıyordu. Nasıl mümkün olacaktı? Bu da soru mu? Cumhurbaşkanı Erdoğan öyle karar verdi, olacak! Fiziki kapasite, akademik planlama, derslik, hoca, bütçe gibi ayrıntılar, imzanın arkasından gelmesi gereken küçük teknik ayrıntılar. Bunlarla da Cumhurbaşkanı uğraşacak değildi ya! *** Sonra Akbelen'de olduğu gibi tanıdık bir sahne yaşandı. İktidara yakın gazeteciler, sosyal medya hesaplarından Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "devreye gireceğini" ve Bilgi Üniversitesi'nin " inşallah" faaliyetlerine devam edeceğini müjdelediler. Meğer üniversite hakkında henüz son söz söylenmemişmiş! Üniversiteye atanan kayyım heyeti bir rapor hazırlamış ve YÖK'e sunulmuş. Öğrencilerin mağdur olmaması için süreç yeniden değerlendirilecekmiş; Cumhurbaşkanı Erdoğan da meseleye müdahil olacakmış! Ve öylede oldu nitekim, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kapatma kararı verdiği Bilgi Üniversitesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan devreye girdi; Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı kararın yanlış olduğuna ikna etti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, üç gün sonra Bilgi Üniversitesi'ni kapatma kararını geri aldı. *** Hatırlayacaksınız Akbelen'de de aynı şey yaşanmıştı. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan 11 Mart 2024 günü iki satırla ve tek imzasıyla Limak -İC ortaklığının termik santralinin kömür sahasını genişletmek için yüzlerce ağacın katledildiği Akbelen'deki tarım arazilerinin "acele kamulaştırılmasına" karar vermişti. Karar Resmi Gazete'de yayımlanmıştı. Yerel seçim dönemiydi biliyorsunuz. 13 Mart 2024 günü AK Partinin Muğla Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Aydın Ayaydın "Muğla Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak yeşile, doğaya ve köylünün tarlasına olan sevgim ve bağlılığımdan dolayı bu kararı kabul etmem mümkün değildi. Sağolsun Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuda yardımcı olacak, desteklerini esirgemeyecek" açıklaması yapmış, gece yayınlanacak Resmi Gazete'yi işaret etmişti. Ve gece, 14 Mart 2024 tarihli Resmi Gazete yayımlandı. Erdoğan, 11 Mart'ta iki satırın altına attığı imzayla aldığı acele kamulaştırma kararını, iki gün sonra yine iki satırlık başka bir kararla geri almıştı. Bilgi Üniversitesi'nde devreye hatırlı kim veya kimler girdi bilmiyoruz. Yoksa Cumhurbaşkanı'na bu üniversite hakkında verilen bilgiler üç gün içinde değişivermiş miydi? Kapatma kararı YÖK'ten gelen bilgiye göre kaldırıldığına göre, niye önceden YÖK'ün görüşü alınmadan kapatma kararı verilmişti? CB sisteminin işleyişindeki tuhaflıkları yansıtan bu soruların cevaplarını maalesef bilmiyoruz. Elbette Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kararının değiştirmesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın devreye girmesi için kimler devreye girdiyse yahut kimler doğru bilgiyi ileterek üniversitenin açılmasına vesile olduysa sağ olsunlar, var olsunlar. Fakat yarın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden Bilgi Üniversitesi'ni kapatma kararı vermeyeceğinin bir garantisi yine yok. *** Çünkü bu hükümet sistemi buna izin veriyor. CB hükümet sistemi canı nasıl isterse öyle davranmasını sağlayan bir yönetim modeli. Bir maliyeti yok, Bilgi Üniversitesi'ni canı öyle istediği için bir gece kapatma kararı verebilir, ertesi gece "vazgeçtim" diyebilir. Kim ne hesap sorabilir? Anayasa'nın 130. Maddesine göre vakıf yükseköğretim kurumları da devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları gibi kanunla kurulurmuş. Dolayısıyla kanunla kurulan bir kurum ancak kanunla ortadan kaldırılırmış… Cumhurbaşkanı kararı ise bir idari işlemmiş, idari bir işlemle Meclis'in kurduğu bir tüzel kişilik sona erdirilemezmiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Bilgi Üniversitesi'ni kapatma kararının bu nedenle hukuka aykırıymış, Anayasa'ya aykırıymış, bu karar açıktan yetki aşımı niteliği taşıyormuş! Ülkemizin gerçeği şu: Cumhurbaşkanı Erdoğan "istediği kararı istediği gibi verebildiği tek kişilik bir hükümet sistemiyle" ülkeyi yönetiyor. Dün yetkisini kullandı, iki satırla, tek imzayla, ülkemizin medar-ı iftiharlarından olan Şehir Üniversitesi'ni kapattı. Ahmet Davutoğlu'nun kurduğu partinin faturası Şehir Üniversitesi'ne kesildi. Ama Şehir Üniversitesi'nden daha şanslı çıktı da Cumhurbaşkanı Erdoğan şimdilik faaliyetine devam etmesine karar verdi.
26 Mayıs 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

İktidarın Bahane Bulma Konusundaki Muazzam Mahareti
*** İktidar Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle ülkeyi yönetmeye başladıkları Temmuz 2018 tarihinden bu yana "ha bu yılın sonu düşecek, ha gelecek yılın başı düşüyor" açıklamaları yaptıkları ama bir türlü düşüremedikleri enflasyonun da günah keçisini buldular çok şükür: İran Savaşı! Uzunca zamandır " yüksek enflasyon, hayat pahalılığı " konusunda tek kelime etmeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki kabine toplantısının ardından kameraların karşısına çıktı ve şöyle dedi: "Sizlerin de takip ettiği gibi 28 Şubat'ta İran'a yönelik saldırılarla başlayan krizin artçı sarsıntıları birçok alanda devam ediyor. İran savaşıyla iş tahammül sınırlarını aşmış, küresel ekonomik refah açısından tahripkâr boyutlara ulaştı, enflasyon dünyanın pek çok ülkesinde tırmanışa geçti. Dünyayı adeta bir tsunami gibi vuran bu şok dalgasının yol açtığı tahribatın boyutları tam olarak kestirilemiyor." (18 Mayıs) Doğru, İran Savaşı dünyayı petrol ve doğalgaz fiyatları üzerinden etkiledi. Dolayısıyla Erdoğan'ın " enflasyon dünyada tırmanışa geçti" sözünün kısmen doğru olduğunun altını çizelim. "Türkiye ekonomisinin sorumlusunun bizzat kendisi" olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan 2017 yılından bu yana enflasyon düşecek açıklamaları yapıyordu. 7 Eylül 2017 tarihinde partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında şöyle demişti: "Enflasyon her ne kadar çift haneye çıktıysa da önümüzdeki aylarda yeniden tek haneye inecektir." Enflasyon oranı yüzde 11.20'ydi. 6 Mayıs 2018 tarihinde partisinin İstanbul İl kongresinde seçim manifestosu olarak "Ahdim olsun ki, faizler, enflasyon ve cari açık düşecek" vaadinde bulunmuştu. Bu tarihte ülkemizde enflasyon oranı yüzde 12.15'ti. Erdoğan 19 Haziran 2018'de seçmenlerden "24'ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra faizle, enflasyonla, kurla nasıl mücadele edilirmiş göreceksiniz" diyerek oy istemişti. Bu tarihte enflasyon oranı 15.39'du. Türkiye 9 Temmuz 2018 tarihinde CB sistemine geçti ve ülkemizin ekonomisi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın " faiz sebep, enflasyon sonuç" teziyle yönetilmeye başladı. Enflasyon yükseldikçe Cumhurbaşkanı Erdoğan çıktı ahdim olsun diye diye "ha önümüzdeki ay enflasyon oranı tek haneye düşecek" dedi " ha önümüzdeki yıl sonunda düşecek" açıklamaları yaptı. Çünkü Erdoğan, ülke neredeyse uçurumun kenarına gelinceye kadar "faiz sebep, enflasyon sonuç" tezinden bir milim geri adım atmadı. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, demokrasisi ve ekonomisi güçlü bir ülkenin lideri olarak Trump'ın açıktan " ticari ilişkileri keserim " tehdidine rağmen geri adım atmadı mesela, Amerika'ya kafa tuttu.
20 Mayıs 2026 00:01

Bakan Şimşek "Yabancı Yatırımcının Vatandaşa Faydalarını" Anlatmış!
Maliye ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek, geçen hafta katıldığı bir programda yabancı yatırımcıların Türkiye'ye gelmesinin ve ülkemizde yapacakları yatırımların "biz vatandaşlara" sağlayacağı faydaları şöyle anlatmış: "Yabancı yatırımcıları Türkiye'ye çekme konusu… Bunun vatandaşa ne faydası var diyebilirler? Şirketler buraya taşınırsa taksiye binecekler, elektrik -su kullanacaklar, vergi ödeyecekler, hizmet alacaklar, alışveriş yapacaklar, restorana gidecekler, THY'ye binecekler, tatil yapacaklar, ev alacaklar. Bütün sektörleri etkileyecek unsurlar var." (7 Haziran) Maliye Bakanı'nın bu konuşmasını dinleyen biri, Bakan Şimşek'in ömrü hayatında " yabancı yatırımcının" ne olduğunu duymamış ya da yabancı sermayeye mesafeli duran vatandaşları, " Yabancı yatırımcı kötü bir şey değildir; bakın faydaları var, size de yarayacak. O yüzden itiraz etmeyin, kapıları açalım" diyerek ikna etmeye, vatandaşın rızasını almaya çalıştığı izlenimine kapılabilir! Bakan Şimşek'in " taksiye binecekler, taksici kazancak, alışveriş yapacaklar, bakkaldan ekmek alacaklar, restorana gidecekler, THY'ye binecekler " sözlerini dışarıdan dinleyen biri, "yabancı yatırımcı Türkiye'nin kapısında bekliyor, iktidar vatandaşı ikna ettiğinde sökün ederek ülke kapısından girecekler" diye düşünür. *** Bakan Şimşek bu konuşmayı, İstanbul Finans Merkezi'ndeki (İFM) Ziraat Kuleleri Oditoryumu'nda düzenlenen ve finans sektörünün üst düzey temsilcilerinin katıldığı " Anadolu Ajansı Katılım Finans Zirvesi" nde yaptı. Finans sektörünün karar verici aktörleri, yabancı yatırımların ekonomik kalkınma için ne anlama geldiğini, gelişmekte olan ülkeler açısından nasıl hayati bir öneme sahip olduğunu bilen insanlara Mehmet Şimşek o gün çıktı ve " yabancı yatırımcının faydalarını " anlatan bir konuşma yaptı. Bakan Şimşek "3 yıldır yabancı yatırımcıyı neden ikna edemediğini" anlatması gerekirken çıktı ve "Ali okula gel", "Ayşe topu tut" kıvamında yabancı yatırımcının vatandaşa faydalarını saydı. Eğer mesele kişilerden ibaret olsaydı; güçlü lider profili, cazip teşvikler ve doğrudan siyasi teminatlar yeterli olsaydı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Artık tek muhatabınız Cumhurbaşkanı" sözü yabancı yatırımcıyı Türkiye'ye çekmeye yeterdi. *** Cumhurbaşkanı Erdoğan 24 Temmuz 2018 tarihli partisinin TBMM Grup Toplantısında şöyle seslenmişti: " Buradan uluslararası yatırımcıları, ülkemizdeki yatırımcıları, tüm finans çevrelerini Türkiye'nin geleceğine güvenmeye davet ediyorum. Bu ülke, kendisine itimat edip yatırım yapan hiç kimseyi hayal kırıklığına uğratmamıştır. Türkiye'ye bugün yatırım yapanlar, yarın en çok karlı çıkanlar olacaktır. Devlet olarak tüm yatırımcılara, tüm finans çevrelerine her türlü kolaylığı göstermeye, her türlü desteği vermeye hazırız. Büyük yatırımcıların muhatabı artık doğrudan Cumhurbaşkanlığı olacaktır." Erdoğan'ın verdiği bu garanti yabancı yatırımcıyı ikna etmedi. Yabancı yatırımcı için "tek imza" cazip gelmedi, güven de duymadı, işleyen hukuk istiyor.
19 Mayıs 2026 00:01