
Tüm güçleriyle, gazeteciliği soru soran değil, kendilerini onaylayan bir mekanizmaya dönüştürmeye çalışırlar. CHP Genel Merkezi'nde düzenlenen basın toplantısında soru soran arkadaşımız Yıldız Yazıcıoğlu'na " Sarı zarf alıyorsunuz " diyen " danışman "ı tanımıyorum. " Sarı zarf " ithamına muhatap olan gazeteciler kulaklarına inanamadılar ve " Burası CHP mi? " diye sordular. Soru sorulmasından rahatsız olunan ve soru soran gazeteciye iktidar çevrelerinin dillendirdiği çirkin ithamın yöneltildiği yer demokrasi peşinde koşan bir parti olamaz! Aksi halde, her soruda akıllarına " sarı zarf " gelen, işleri " zarfla " yapmaya alışmış ve basın özgürlüğünü hedefe koymuş otoriterlik sevdalısı yapılar olarak tarihe geçerler. Soru soran gazetecileri " sarı zarf "la itham edip cevabını alınca da ağzını açamadan asansöre kaçanları demokratik siyaset açısından ölü sayarım! Bizde " Ölünün arkasından konuşulmaz " diye bir söz vardır ama doğru değil. Bazen içinizden söylediğiniz ağzınızdan çıkan farklıdır.
Kaynak: Birgün
13 Haziran 2026 05:00
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Devlet Aklı Mı Halkın Aklı Mı?
II. Dünya Savaşı sonrası, BM gibi kurumların da doğmasına paralel olarak yerleşen geleneksel demokrasi anlayışı seçimlerle somutlanan bir "halk aklı"nın "devlet aklı"na üstün olduğunu, yön vermesi gerektiğini kabul eder. 2025 sonunda, 34 ülkede 36 bin 405 kişiyle yapılan bir araştırma dünya genelinde insanların yüzde 55'inin "ülkelerinin ulusal çıkarlarından ödün vermek anlamına gelse bile küresel zorluklarda iş birliği yapması gerektiğine inandığını" ortaya koydu. Trump'ta somutlanan ve çok az itiraz edebilenin olduğu bir "devlet aklı" BM'yi ve Dünya Sağlık Örgütü'nü yok sayarken küresel düzeyde halkların bu kurumlara desteği yüzde 60 civarında. Eylül 2025'te, 25 ülkede 31 bin 938 yetişkinin katıldığı bir Pew Araştırma Merkezi anketi, yetişkinlerin ortalama yüzde 61'inin bir dünya örgütüne olumlu baktığını ortaya koydu. "Halkların aklı"nı bastıran "devlet aklı" İsrail'de, ABD'de, İran'da hükmederken insanlık ölüyor! Küresel hali bu olan "devlet aklı" bizde de gündemde. Onun karşısında sokakta uç veren "halk aklı" var. O akıl, "küresel devlet aklı"nın bize dayattığı etnik ve dini temelde bölünmüş, monarşilerce yönetilen ülkelere dönüştürülme tehlikesini görüyor.
09 Haziran 2026 06:00

Çanlar Çalarken İsmail Arı…
52 gün sonra kabul edilen iddianamede, " yanıltıcı bilgiyi yayma " ve " gizliliğin ihlali " suçlamalarıyla 2 yıl 3 aydan 8 yıl 3 aya kadar ceza istendi. Tam 6 yıl önce, burada " Çanlar çalarken gazetecilik " diye yazmış ve " Bizim mesleğin ölümünün 7'si, 40'ı, 52'si çıkalı çok oldu! " demiştim. Bizim neslin " rol modelleri "nin başında Uğur Mumcu geliyordu. Gencecik yaşlarında " rol modeli " oldular. 2020'de kaybettiğimiz uluslararası gazeteciliğin rol modellerinden Robert Fisk, " Gazetecilik tarafsız ve önyargısız olmayı gerektirir, ama acı çekenlerin safında! " demişti. İsmail için " O bizim sesimiz oldu. Gazeteci İsmail Arı serbest bırakılana kadar her gün ona dua edeceğim " dedi. Siz bu soruları düşünürken, ben 6 yıl önce bu köşede yazdığım " Çanlar kimin için çalıyor? "un hikâyesini anımsatayım: " Kralı da hâkimi-hukuku da olan bir ülkede, çan ölümü haber vermek için çalınırmış. Kentin merkezindeki dev çan, sıradan bir vatandaş öldüğünde 1; esnaftan biri öldüğünde 2; önemli bir devlet adamı öldüğünde 3; kral öldüğünde de 4 kez çalarmış. Bir gün, masumiyeti herkes tarafından bilinen bir vatandaş, beraat etmesi gereken bir davada ceza alınca da çan sesleri duyulmuş. 1, 2, 3, 4… 5'inci çan sesi duyulduğunda, kraldan daha büyük birinin öldüğünü anlamış ve 'Eyvah' demişler, 'Adalet öldü!' " İsmail 'in duruşmasına gidiyorum ama çanlar sadece o ve gazeteciler için değil; madenciler, işsizler, yoksullar, söz hakkı verilmeyenler için, senin için, hepimiz için, kısacası acı çekenler için çalıyor!
06 Haziran 2026 05:00

Gezi Parkı'ndan Güvenpark'a…
Tam da Gezi'nin yıldönümünde, Ankara'da iki farklı mekânda kritik iki toplantı vardı. Gezi'nin " çocukları " büyüdü. Her ikisinde de bir başka gelecek inşa etme amacı, öfke, inanç, umut ve kararlılık vardı. Gezi'nin yıldönümünde Ankara'daki iki " bayramlaşma "ya bakanlar, hangisinin Gezi'yi andırdığını, hangisinin Gezi'yle bir benzerliği olmadığını hemen fark etmiştir. CHP Genel Merkezi önündeki " kalabalık " epeyce " organize "ydi. Her şey bir parti, bir örgüt, dahası onun " yasa l" fakat toplumsal karşılığı küçük bir parçasıyla sınırlıydı. Güvenpark, bir çağrıcının ve kürsünün olması, o kürsüden tanıdık siyasi figürlerin seslenmesi açısından Gezi'den farklıydı. Ancak, bu fark dışında sayılabilecek çok da benzerliği vardı Güvenpark'ın Gezi Parkı'yla. Daha da genişleme potansiyeli ve arzusu olan bir kitle " Birleşe birleşe kazanacağız " diye haykırıyor, kürsüden de yaşananın bir parti meselesi ya da iki kişi arasında bir çatışma değil, demokrasi ve otoriterlik arasında bir ayrışma olduğu mesajı veriliyordu. Gezi'de " ben " diye öne çıkan biri yoktu!
02 Haziran 2026 05:00

Eyvah! Bölündük, Bittik!
Erdoğan'ın Meclis'te ayakta, Genel Merkez'de cumhurbaşkanlığı forsuyla karşılanmasına ve " normalleşme "ye itiraz ediyordu. Bunlar çok değil 3-5 güne, belki de bugün halk buluşmasında netleşir! En acı örnek İspanya İç Savaşı sırasında, Franco'nun işini kolaylaştırarak 36 yıl lık diktatörlüğünün yolunu açan Cumhuriyetçi cephedeki bölünmedir. Hindistan Ulusal Kongresi içinde 1969'da yaşanan büyük bölünmede, İndira Gandhi de eski parti elitlerinden kopmuş ve zayıflayacağı düşünülürken tersine çok daha güçlenerek yıllarca Hindistan siyasetine hâkim olmuştu. Tarih, " bölündük-öldük-bittik " demeyi reddeder! Bölünme ya da ayrılıkların küçültmediği, tersine bir " yeniden kuruluş " etkisiyse büyük bir enerji ürettiği durumlar, eski yapının artık değişemez ve değiştiremez olduğuna inanılmasıyla oluşur. Eski yapı tıkanmış ve bir liderlik kriziyle malul olarak algılanıyorsa, daha net bir kimlik ve hedef koyan, toplumdaki değişim talebini doğru okuyan ve ayrılığın " kişisel kavga " değil " ilkesel " olduğuna kitleleri ikna eden taraf büyür. Kayahan " Yolu sevgiden geçen herkesle bir gün bir yerde buluşuruz... " diyordu.
30 Mayıs 2026 05:00

Bundan Ötesi…
Artık bu paragrafı ne kadar uzatırsanız uzatın, bu olanlar karşısında "Bundan ötesi olur mu?" diye çok soruldu. " Mutlak butlan " bu soruyu zihinlerden sildiyse, "bundan ötesi" diye bir sınır olmadığını gösterdiyse hayırlı da olmuştur! "Tek rejim ya, tek rejim! Hep beraber olmak lazım değil mi?" "Tek adam rejimi" yerine "tek rejim" diyor; amcaoğlu ne derse desin birlikte mücadele dışında hiçbir şey aklına yatmıyordu. "Okumuşlara saygım büyük. Amcaoğlu okumuş; nasıl böyle yapıyor, anlamıyorum." Kendisine bir ölçü tutturmuş; "Ben okumamışım ama Selahattin Abi olsa ne yapardı diye düşünürüm" diyor. "Selahattin Abi" dediği Demirtaş, "Başkan" ya da "Selo" falan demiyor; kafasında bir abi-kardeş ilişkisi kurmuş, o yakınlıkla konuşuyor. "Bir de son zamanlarda Özgür Özel 'i seviyorum!" diyor. Okumuşlar "Ben okumadım" diyen boyacı arkadaşın "birlikte mücadele" bilincine ulaştığında çok partili parlamenter demokrasi de el uzattığımızda tutulacak yakına gelir. Çok partili bir parlamenter sistemde, rakibiyle adil ve eşit koşullarda yarışmak ve iktidar olmak gibi bir niyeti olanlar "bundan ötesi olmaz" la avunmasın. Amcaoğlu dinlemese de, daha geç olmadan, umarım tüm muhalefet partileri ve kesimleri "Tek rejim ya, tek rejim! Hep beraber olmak lazım değil mi?" diyen Vanlı boyacı arkadaşı dinlerler!
26 Mayıs 2026 05:00

Gandhi'nin Ölümü
Mahatma Gandhi saldırıya uğradığında tarih 30 Ocak 1948, saat 17.17'ydi. Yeni Delhi'de, hayatının son 144 gününü geçirdiği ve bugün " Gandhi Smriti " olarak bilinen Birla Evi'nin bahçelerinde ibadete gidiyordu. Rivayete göre, Gandhi " Hey Rama " (Ah Tanrım) diyerek yere yıkıldı ama hemen orada değil, odasına taşındıktan kısa bir süre sonra öldü. O halde, Gandhi'nin " ölümü " üzerine konuşurken Mustafa Kemal'in şu sözünü de anımsamak yararlı olacaktır: " Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir. " Benim bundan anladığım; bir insanın, illa da liderlerin, asıl ölümünün ne bir suikastçının elinden ne de doğal yollarla olduğu! Gandhi bugün hâlâ 20. yüzyıl ın en etkili siyasi figürlerinden biriyse, hâlâ sevgi ve saygı ifadesi " -ji " ekiyle Gandhiji olarak anılıyorsa, halkının ve ülkesinin sınırlarını aşan bir sevgi ve saygı görüyorsa, suikastçının üç kurşunu onu öldürememiş, yok edememiştir! Gandhi'yi " Gandhiji " yapanlar hep bildiler ve yaşayarak gördüler ki, ne zaman bir kriz çıksa Gandhi önce kendinden vazgeçti. Gandhi'nin, suikastçının tabancasından çıkan üç kurşuna karşın " öldürülememesi "nin daha önemli nedeni, 12 Mart 1930'da 78 kişiyle başlayıp yolda katılanlarla binlerce kişiye ulaşan 380 km 'lik uzun yürüyüşü boyunca onunla gelenleri asla hayal kırıklığına uğratmamış olmasıdır! Gandhi'yi ne bir suikastçının kurşunları öldürebilirdi ne de Mustafa Kemal'de olduğu gibi bir doğal ölüm.
23 Mayıs 2026 05:00

Ahmet Hoca Ve Ölmek…
O konuda Epikuros kafasındayım, hani ölümden korkmanın anlamsızlığını vurgulamak için " Biz varken ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise biz yokuz! " demiş ya. Hayat felsefemi de " dost-arkadaş biriktirmek " olarak özetleyebilirim. Ölümünü duyunca " İyilikleri ile anılsın! " dedi Dr. Yılmaz. Ahmet Hoca'nın iyilikten başka bir şeyle anılabileceğini düşünemiyorum. Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi'ne 2015 yılında başladım. Onunla ilgili 2015 öncesine dair çok şey anlatacak dostları, meslektaşları, öğrencileri var. Benimkisi 2015'ten bugüne gelen bir dostluk. Köpeklerimizi, bizi, konuklarımızı kovalayan " canavar " Denizli horozlarımız oldu. Ucuna onun üretimi " TolunPower "la keyiflenen mangallar ve sofralar eklediğimiz derbiler yetim artık! Benim kızıştırma ve karıştırma amaçlı tüm " tarafsız yorum "larıma karşın, FB ve GS formaları skordan bağımsız bizim mahallede hep sarmaş dolaş oldular. Birlikte denize açılmadık ama " Ankaralı Kaptan " olduğunu biliyorum. Sadece insan türünü değil, diğer canlıları da besledi Ahmet Hoca: Mahalledekiler, özellikle engelliler, evini onlara da yuva yaptığı köpekleri çok özleyecek onu. Dün Ahmet Hoca'yı gömdük.
19 Mayıs 2026 05:00

吃苦 Ya Da Çi Kuu!
Kabil'e giderken Afganistan'ın " İnşallah Havayolları " rötar yapınca Moskova Havaalanı'nda bir Çinli ve üç Afganla aynı " otel odası "nı bir hafta paylaşmış, Çinli arkadaşla ne konuşmak istiyorsak sadece ondan duyduğumuz cümleyi kendimizce " ting bu tong " diye telaffuz ederek " anlaşmıştık "! Çin 'de bunu herkese söyledim, kimse anlamadı. Sonra, biraz değişik bir telaffuzla, " anlamıyorum " demek olduğunu çözdük. Ergin Yıldızoğlu, perşembe günkü Pekin Zirvesi Üzerine Bir Not yazısında, dünyanın ABD ve İsrail eliyle getirildiği noktayı Mark Leonard'ın " kural ötesilik " (un-rule) kavramıyla açıkladığını aktarıyordu. Başlıktaki sözcük " acı yemek " olarak çevirilebilir. Çin kültüründe bu, basitçe " katlanmak " değil. Galiba şimdi bize gereken de bu; hem dünyanın hem de memleketin " kural ötesi "liğine karşı " acı yemek " ama Çinliler gibi! Önce söylediği ise İran konusunda anlaştıkları, her şeyin harika olduğuydu: Çin İran 'a silah yardımı yapmayacak, İran nükleer sahibi olamayacak, Hürmüz açılacak! Ama Çin 'in yüzyıllara dayanan deneyimleri ve kültürüyle bugün olduğu yer de gösteriyor ki, " Öldük bittik " demek yok! " Acı yiyeceğiz ", birlikte yürüyeceğiz ve çok daha güzel bir dünyaya ulaşacağız!
16 Mayıs 2026 05:00

Casusluğu Sulandırma Suçu…
İmamoğlu, Özkan ve Yanardağ'ın casuslukla suçlanmasına ilk tepkimi 28.10.2025 tarihinde bu köşede yayınlanan " Casus " başlıklı yazımla vermiştim. Öyle ki, " 6. Koğuş "un birbiriyle kanlı bıçaklı sağcılarıyla solcuları, koğuştaki " Bulgar casusu "na aynı " tiksinen " gözlerle bakardı! İmamoğlu, Özkan ve Yanardağ'ın casuslukla suçlandıkları ve bu " tiksinç suç "la ilişkilendirildikleri şahıs Gül'le birlikte yargılandıkları davanın ilk duruşması dün yapıldı. " Casus " yazımda casusluğu en aşağılık suçlardan biri olarak nitelerken, ağırlığı ve " kıymeti " olan hırsızlık, yolsuzluk, teröristlik ve nihayet casusluk gibi birçok suçun olur olmaz herkese yapıştırılarak iyice " değersizleştirdiğini " söylemiş ve bu memleketin insanlarının bundan böyle ' casus 'a " Mamak Cezaevi'ndeyken bizim baktığımız göz ve duyguyla bakamayacaklarını " anlatmaya çalışmıştım. Özkan da cezaevinden dışarıya yazdığı " Hakikat Mektupları "nda, casusluk iddiasının ne devlet ciddiyetine ne yargı bağımsızlığına ne de milli güvenliğe yakışmadığını, tümüyle akla aykırı olduğunu, tek bir kanıtın bile ortaya konulmadığını anlatmış ve " Ne yazık ki, casusluk gibi milli güvenliğimiz adına ciddiye alınması gereken bir konu, siyasi hesaplarla sulandırılarak haftalarca ülke gündemine dahil edilmiştir. Emekli bir subay olarak bu sözde iddianın en az casusluk kadar ülkemize ve devletimize zarar verdiğini hatırlatmak isterim " demişti. İftira, Suç uydurma, Adil yargılamayı etkileme / delil çarpıtma, Gerçek failin korunması ve Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma gibi ilişkilendirilebilecek maddeler var ama " suçu sulandırmak " yok. Dün ilk duruşması yapılan " casusluk " suçlaması herhangi bir TCK maddesine göre değilse bile akıl ve vicdan ölçüsüne göre, her şeyden önce ülkeye zarar anlamına gelen " casusluğu sulandırmak suçu "ndan başka bir şey değil.
12 Mayıs 2026 05:00

Güvenlik, Demokrasi, Barış…
1949'da Batı ile SSCB arasındaki karşılıklı güvensizliğin ürünü olarak kurulan NATO'nun " Bir ülkeye yapılan silahlı saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılır " ilkesiyle ortaya konan " kolektif savunma " politikası soğuk savaş koşullarında ittifak ülkelerine epey " rahatlık " sağlamıştı. Tersine, 1999'da Yugoslavya'nın bombalanması, Irak Savaşı, doğuya doğru genişleme hamleleri ve nihayet İran Avrupa'nın çatışmalara itildiği gelişmeler oldu. Nükleer, serbest ticaret, kısacası küresel " güvenlik " kavramlarıyla perdelenen İran 'da yaşananlar da sıradan bir çatışma değil, dünyanın " güvenlik " öncelenerek ve silahla yeniden şekillendirilmesinin dışa vurumu. Bu " güvenlik " arayışı sürdükçe dünya çok daha fazla çatışmaya tanık olacak. Temmuz'da Ankara'da toplanacak NATO zirvesine, ittifakın içinden yükselen sesler nedeniyle de büyük önem atfediliyor. Sosyalistler her zaman " NATO'ya Hayır! " diyor. NATO'lu, silahlı, " güvenlik " kafalı yaklaşımların güvenlik, demokrasi ve barış getirmediği yeterince görüldü!
09 Mayıs 2026 05:00

Gazetecilik Ve Göreceli Ahlak!
Hekimseniz, her zaman ve her yerde " önce zarar verme "melisiniz. Misal, İsrail Gazze'ye saldırırken; " Konuş Batı! " Bir Batılı İsrail 'e saydırırken " Bravo! " Ama ne zaman aynı çevreler sizin demokrasi standardınızı ve hukuku ayaklar altına almanızı eleştirse; " Sus! Haddini bil! " Pazar günü 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü'ydü. Türkiye'de ortak açıklama yapan 7 meslek örgütü, basın özgürlüğü açısından dünya sıralamasında her yıl geriye gidişimizin ve 180 ülke arasında 164'üncü oluşumuzun altını çizdi. Uluslararası Af Örgütü, ki İsrail 'in Gazze'de yaptıklarını ve Filistinliler e yönelik politikalarını " soykırım " ve " savaş suçu " olarak niteler, saldırıların temel amacının bölgeyi kontrol ve Filistin Devleti fikrini yok etmek olduğunu vurgular, abluka altındaki halkın kasıtlı olarak aç bırakıldığını, yaşlıların ve çocukların sağlık krizine terk edildiğini söyler. O zaman " Konuş, bravo! " Aynı Uluslararası Af Örgütü, 3 Mayıs'ta Türkiye'deki yetkililere " Adalet sisteminin gazetecileri hedef almak amacıyla kullanılmasına son verin " çağrısı yaptı. Burada dur; " Sus! Haddini bil! " İktidarın göreceli yaklaşımına verilebilecek çok sayıda örnekten biri bu! Yazının " ahlaki görecelilik " girizgahı kendisini ahlak timsali gören bazı gazetecilerle ilgiliydi. Ancak, geçen hafta iktidara yakın gazetecilerden biri (Cem Küçük) kendisini " bağımsız " ilan edip, aynı mahalleden iki arkadaşının (Ahmet Hakan ve Abdülkadir Selvi), olabildiğince zararsız bir ifadeyle " istişareyle " diyerek, talimatla yazı yazdıklarını, hükümet çevrelerinin bu arkadaşlarına siparişle yazı yazdırdığını ileri sürdü.
05 Mayıs 2026 05:00

Mayısın Birinde…
Nisan'ın 30'unda, Mayıs'ın 1'ine bir gün kala Gölbaşı Mezarlığı Camii avlusunda her gün biraz daha azalan dostların arasındayken sevgili Güray Öz 'ün " mayısın birinde " şiiri düştü telefonuma. Nisan ortasında başlayıp sonunu zaferle getirdikleri uzun yürüyüşleri bu 1 Mayıs'ta Türkiye'ye verilmiş en büyük hediyeydi. İktidar, işçilere kazandıranın " inatçı direnişleri " değil de kendi lütfu olduğu izlenimi vermek, direnişi 1 Mayıs'tan önce bir " teşekkür alarak " bitirmek için her şeyi yaptı. Ama nafile, zihinlere kazınan ve 1 Mayıs meydanlarına taşınan " Direniş kazandı! " oldu. Dudaklarımda mırıldandığım Güray Abi'nin " mayısın birinde " şiiri, önümde BirGün'ün 1 Mayıs sayısının ilk sayfası ve aklımda 30 Nisan'da Ankara Gölbaşı'nda hatıralarımıza yatırdığımız meslektaşımız Rahmi Yıldırım … " Hem bayram hem Taksim " havası sadece 2012'ye kadar sürdü. Bu 1 Mayıs da öyle! Ama varsın olsun, mayıslardan bir mayısta, mayısın birinde, 1 Mayıs'ta el ele kol kola Taksim'de halay çekeceğimizin müjdesini de verdi Doruk Madencilik işçileri.
02 Mayıs 2026 05:00