
Bazen şekiller, renkler, ışıklar hatta sesler birbirine karşıyor. Duymakla akletmek ve onu tecrübenin tülbentinden süzdükten sonra içimizde çınlayan bir ses vardır hani, kulakla değil gönülle duyulan. Ondan bu hissedişim. O sesi, bu ses farkını daha da doğrusu şu ses billurlaşmasını hatta şansını tam da orada yeniden duydum. Oradan o sesi yeniden duyduğum yerden söz ettim. Bir ses, bedensiz bir ses kılavuzluk etmişti bana. İki dudağımız, dilimiz, dişlerimiz, çenemizin yurdunda konuşmayı temsil eder. Hiç böyle yürek sesi duymamıştım o gün. O ses, ne demirlere, ne kilite ne de her an havalanıp yükselmeye teşne bir canlı varlığa dönüşmüştü. Dün geceki yağmur bazı salkımları hırpalamış orada işittiğim ses sembolik bir kucak olmuştu. Ses, o ses her şeyi bir altın yaprağı misali sanatla ezmiş, göz, gönül, ruh, arzu, zaman ve yüksek sevinçlerin sağanağında silkelemişti. Dile bile isteye dökülmeyen düşüncelerin yolundan yürümüş, kaderin nadir zamanlarda saçtığı mücevherlere tabi olmuştuk. Ve o sesi duymadım sadece ona ram oldum. Bütün bunlar yine de birbirine göreydi. Adımlarımız bizi o kameriyeye getirdiğinde şekillerin ve cisimlerin bulutu açıldı ve ortalık ses kandillerini ağaçlara astı. Fakat bir ses, bir kalp sesi, kendi kasından sıyrılıp adeta kainatın modasız müziğine dönüştüğünde bazen bir yola, bazen bir uçuruma bazen de bir bahçeye çıkar. Önemli ile önemsiz, sanat ile kalıp ayrışır görünmez bir elek hemen her şeyi aslına iade eder. Varsa yoksa ses farkının çizdiği çemberde yüksek oluşun anları parlar.
Kaynak: Karar
16 Mayıs 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Pek Çok Şeyin Hiçliği Üstüne...
Sesi ve görüntüyü çoğaltabilen her cihaz insanın başına gelmiş en büyük afet niteliğinde artık. Geçen günlerde dünyanın önde gelen bilim insanları diğer canlılarla gelecekte kurulacak iletişim dili üzerine oldukça detaylı bir araştırma yaptıklarını duyurdular. Belli ki bu modellemeler denizlerin dibine kadar inecek. Çöl, dağ, kutup demeden her yeri gezecek. Oysa gökte bir başına ve sebepsiz yere rüzgar bile esmez bulut desen geçmez. Büyük oluştaki yüksek hiçlik bir makamdır fakat hergün türlü oldu bittiyle önümüze konulan cilalanıp parlatılan geçici şeyler yokluğun elementleridir. Gün doğumundan gün batımına her gün birbirine benzemeden doğup gelişen eşsizlikler insan denilen varlığın maharetleriyle gölgelenir. Dünyanın bir yeşil erik gibi bütün tazeliğiyle kütür kütür hayat vermesinin şiiri biliyoruz kimseyi tatmin etmiyor nicedir. Benzer halk yığınları benzer politik kahramanlar benzer yaşama biçimleri. Bir kaçınılmazlıktan dem vuran akıl tutulması. Meselâ, hareketleri, görüntüleri, yolları, hava alanlarını, plaj kenarlarını, marketleri hatta mezarlıkları gösterip dururlar dili açıklar. Onların çenesi olmaya çoktan teşne görünür ve görünmez nice akıl edici, cümle kurucu, dil dökücü, çenebaz, kalemşör, yoldaş, omuzdaş, paydaş ve ülküdaş vardır. Pek çok şeyin hiçliği üstüne düşünmek, tekrar ve tekrar dil dökmek borçtur.
06 Haziran 2026 00:01

Günler Gelip Geçer İnsan Göçüp Gider… Ya Bellek Nereye Gider?
Menekşe, kolay unutulacak kadın değildi fakat gözden ırak olan gönülden de ırak olur sözünü doğrularcasına kısa sürede hatırlanmaz oldu. Dışarıda, kara borana aldırmayan kalabalık, davul ve klarnetin arada bir gök indiren girişine kapılarak saz takımının eşliğinde gülüp eğleniyordu. İşin sonunda etli pilav da vardı. Menekşe'yi görmek için arada bir gelin odasına gidiyor çok bilmiş kadınların öğütlerine kulak kesiliyordum. Ama o da el sayılırmış şimdilik. O an Menekşe sadece gözlerini değil dışarıdaki havayı, curcunayı ve bütün olup bitenleri örtmek için kararmış gökyüzünü de sinesine çekmişti. Sonunda Menekşe'yi kar altında gelin arabasına bindirdiler. Ama o başka yere gidiyordu. Gidip gelmek kolay değildi. Menekşe'nin yüzü buğulu camda bir sönük yıldız kuyruğu gibi dalgalandı. Menekşe genç kızdı. Vaktiyle İstanbul Küçükpazar'da seyyar satıcılık yapmıştı diğer pek çok erkek gibi. Kırmızı elmalar doygun yaprakların arasında bana Menekşe'nin yanaklarını hatırlatırdı. Mart ve Nisan ayında kar tekrar geri geldi. Temmuz ve Ağustosun hışmı yakmadık köşe komadı. Kış geri geldi. Kimse Menekşe'den söz etmedi. Ben ilkokula başladım. Bir okul dönüşünde 'Menekşe yalnız mı gelmiş' dediklerini duydum.
02 Haziran 2026 00:01

İlk Haber…
Haberin ve habercinin ne olduğuna dair örnekler vermiş sonra da 'haydi bakalım herkes yarın bir haber yazıp getirsin' demişti. Çocuk heyecanlanmış hemen bir haber yazma sevdasına tutulmuştu. Akşam sofrada annesine haber nedir, bir haber nasıl yazılır diye sordu. Annesi her zamanki muzip çene hareketiyle 'kuşlara sor' en iyi haber onlarda dedi, güldü. Dedesi, mektep görmemiş ümmi güveniyle söze karıştı, 'haber çok anlama gelir, buna neden gerek duydun' diye sordu. Haber sayılması için henüz herkesin bilip duymadığı bir şey gerekliydi. O ara odaya ikide bir dışarı, İstanbul, Ankara, Konya demeden dolaşan komşu girdi. 'Bak haber vardır onda' dedi dedesi, hoş geldin nidasının arasında. 'Yeğen, toruna haber lazım' dedi tekrar. Tok diye çakmağın sesinin arasından 'Tekaütlerin Grup Akyokuşta' arıza yapmış dedi. Krupp'un Alman markası olduğunu sonradan öğrendi çocuk. 'Bak bunu yaz' dedi dedesi. Kasabayı sarsacak haber buydu. Dedesi, annesine 'benim oğlan nereye kayboldu' diye sordu. Ve çocuk birden kendisini bir 302 Mercedes otobüste buluverdi. Ciğerleri fena olmuştu. Akyokuş ağzında kurumuş kusmukla bir olmuştu. Şimdi bunu da yazsam mı diye düşündü haberin içine çocuk. 'Tekaütlerin Grup Konya Akyokuşta arızalanmış.' Defterini katladı. Ertesi gün öğretmen ödevleri sordu. Sonra esmer yüzüne yakışan gamzesiyle ona güldü. 'Bu haber konusunu tekrar anlatacağım, hepiniz dikkatle dinleyin' dedi.
30 Mayıs 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Bayrama Girerken...
1650 rakımlı Kayabeli Geçiti'nde taze çiçeklerden öz toplayan bal arısı göğsüne vuran gizli rüzgara aldırmadan Eflatunpınar'ına kadar uçtu. Kovan büyük bir aileyle yaşadığı çok gözlü bir evdi onun için. Bir damla balda görüyordu içindeki büyük evin nazlı uğultusunu. Kayabeli Geçiti'nin sert havası Beyşehir Gölü'ne yansıyan Toros zirveleriyle boy ölçüşemezdi. Ev dediğin şey zaten yapıların köşesinden sıyrılıp insan yüzünün bütün sırlarını fısıldayan gamzeli bir gülüşe dönüştüğünde hayat olurdu. Oradan karılırdı harcı. Bir adıyla Çulha daha yaygın ismiyle Dokumacı kuşunun erkeği, içgüdüsel bir sezişle öne geçer ve dişiye dünyayı, evi göstermek istercesine büyük bir mimarlığa girişir. Her birini özenle seçtiği malzemeyi ilmek ilmek dokur. Güvenlik ve güzellik iç içe geçerken sanki o da bir damla bal yaratır. Ev kuş için yuvadır. İnsan ki yuva kavramını en çok kuştan miras edinmiştir. Tabiatta diğer memelilerin terk ettiği, yüz çevirip burun kıvırdığı, selin sürükleyip rüzgarın kırdığı, şu veya bu sebeple oyulup ıssız kalmış hemen her yeri ve şeyi dönüştürürler.
26 Mayıs 2026 00:01

Benzemek Mi Ayrışmak Mı?
Şiirimiz adına sadece Tanzimat ile başlayan yeni dönemde değil daha eskide de bir dizi zihniyet ve estetik ayrışımlarına sahibiz. Bir edebiyat niteliğin ayrışmasıyla gelişip büyür. Bu bakımdan kanonun kurduğu şiir yoktur ama kolladığı şiir her vakit olmuştur. Değerli akademisyen Yalçın Armağan yeni çalışması 'Şiirin Dolaşımı'nda* bizde kanonu oluşturan dinamikleri ve bunun kültürel sonuçlarını irdeliyor. Nurullah Ataç mesala 'zarımı Turgut Uyar için atıyorum' dediğinde bir estetik değeri değil, zarı elinde tutma gücü yanında atacağı zarın hileli olmadığına inandırdığı bir kitleyi de imler. Yalçın Armağan haklı olarak böylesi konularda hayli çalışmış T. Eagleton'a atıf yapar. 'Kendi içinde değerli bir edebiyat eseri veya gelenek diye bir şey yoktur'. Eagleton'ın aksine Bloom'estetik güç' tarafında durur. Söz gelimi 1970'li yıllar boyunca meydanlara sürülen böylesi şiir ve şairler merkezde olsalar bile kendileri dışındaki inestetik sebeplerle parladıkları için ayakta kalamazlar. Doğrusu, Yalçın Armağan'ın ifade ettiği gibi 'hayli karmaşık süreçler' içerir kanon ilişkileri. Metnin kanona dahil olmasını belirleyen, metnin bünyesine içkin estetik kıymeti değil, bu hareketli süreçte nasıl bir konuma yerleştirildiğidir.' Bizdeki kanonun ruhunu süzüp anlatabilmek adına matbaanın devreye girmesini ve sonrasındaki harf inkılabını temel alıyor Yalçın Armağan. Fakat asıl referans aldığı ölçü 1929 sonrası en az üç baskı yapan şiir kitapları oluyor.
23 Mayıs 2026 00:01

Ay Ne Zaman Doğar Güneş Nasıl Batar Yıldızlar Nereden Görünür? Ya Da...
İğde dalları türküde olduğu gibi alabildiğine yerde. Şehrin karşı kıyısında yumaklanmış ve bir ipek halı halinde yuvarlanmış sabah sisi yelkovan kuşlarına göz kırpıyor. İğde borularına meftunluğun akasya güllerine düşkünlüğün ne olduğunu da biliyor. İnsan ki sevgi dilencisi gibi boynu bükük vaktin eteklerine el açtığında şehrin hemen her yerinde hareket eden metal düzeneklerin de kurbanı olmaya başlar. Ay, yıldız, güneş, iğde, akasya yıllardır savaşmış ve melekelerini yitirmiş bir askerin postalıyla ezilir. Metal düzenekler sadece fabrikaları, binaları, yolları, metro istasyonlarını, limanları, tünelleri değil aşama aşama insanın elini, parmaklarını, göz kapakları, omuzları, sinir uçları, kalbi, damarları ve elbette ruhunu da kaplar. Annelerin gözlerinde birden o iğde boruları, akasya şıngırtıları, ay sürtünmeleri benzeri anlık bir şey geçer. Bazı dallar tam yere değiyordu. Etraflarında şöyle bir dolaştım. Dişi dökülmüş, beli bükülüp yüzü kırış kırış olmuş eski zaman meczuplarına benzeyen bu ağaç bana göre vaktin yıldızıdır. Ay ne zaman doğar, güneş ne vakit çıkar, yıldızlar nereden görünür diye soranlar metal düzeneklerin çemberinde sıkışıp kalmadan içlerindeki soruyu çoğaltırlar. Ay doğunca, güneş batıp yıldızlar çıkınca insan olduklarına sevinmek için.
19 Mayıs 2026 00:01

İstanbul Parçalanırken...
İstanbul'u düşünmek onun hakkında yazmak sadece bir şehri değil büsbütün bir toplumu gözetmek demektir. Özellikle son yetmiş yıldır her bakımdan parçalanıyor Dersaadet, İstanbul, Konstantinapolis… İstanbul bu kez ev üzerinden sonsuza dek yıkılıyor. 1950 sonrasında hızlanan iç göç gecekondu ve apartman gibi iki çelişik kavramı yaratmakla kalmadı, konak, köşk, ev, malikane, fakirhane her neyse onu eritip maddi bir hacime kilitledi. Mevcut yönelim yine bir İstanbul fikrine dayanmadığı gibi bir dizi hukuk, idare ve para çıkmazları taşıyor. Farz edin ki yüz metrekare bir eviniz var. 1999 büyük depremi ve sonrasındakileri de tecrübe etti binanız. Yaklaşık 2,5 yıl sürecek bir takvimden söz ediyorlar. Noter süreci, taşınma, yıkım, gerekli zemin etüdleri, inşaat vs. En az 1,5 yıl kiracı olmak demek bu. Karşınıza 80-100 bin dolar arası bir meblağ çıkıyor siz yaptırırsanız ödemeniz gereken. Kolay para değil. Zaten ucu ucuna yetiyor eviniz. Müteahhite söz konusu olanın bir bina değil ev ve yaşam biçimi olduğunu bu haliyle İstanbul'un parçalandığını söylüyorsunuz. Kültür onlara bırakıldığında İstanbul inşaatlarının geçmişine bakmanız gerekiyor. En azından İstanbul için bir dönüşüm bakanlığı kurmak gerekiyor. Özünde İstanbul vizyonu olan, kültürel ve sosyal içerikler yanında işin maddi ve hukuk tarafını çözecek yöntemler geliştiren bilgi, ufuk ve güç gerekiyor. Öteki türlü gelecek elli yılda İstanbul insanların yaşadıkları değil sığındıkları bir artı bir parçalanmış evciklere evrilecek. İstanbul bir vazo gibi kırıldıktan sonra toplanıp hayat bulamayacak. İstanbul mevcut binalarıyla kendisini geleceğe taşıyamaz çok doğru ama ilkin buraya hangi sebeple gelindi onu anlamak gerekiyor.
12 Mayıs 2026 00:01

'Ben Bu Hikayenin Sonuna Doğruyum' Ya Da Elif Sofya
Bir sisli günde Sezai Karakoç ile ta Beşiktaş'a dek yürünmüştür bu yolda, unutulur değildir. Nursel Duruel ve elbette Murat Yalçın. Edebiyat Fakültesi merdivenlerinde, Sevil Kiras ile buluşulmuştur. İstiklal Caddesi 227 numaradadır Richmond. Elif Sofya ile Murat Yalçın evlenmişlerdir. Şiirleriyle buluşacağımız Elif Sofya, Elif olarak ailemize katılmıştır, daha yakınımız olmuştur. Öyle ya boşuna değildir, Atlas doğduktan birkaç ay sonra, Murat Yalçın ile Elif Sofya'nın yanlarında Simurg ile bizi görmeye Moda'ya gelişleri. Elif Sofya yakında, daha yakındadır ama anılar sabit kalmaz. Mesela TRT2 adına kendisine yapılan bir teklifi incelikle iade edişi unutulur değildir. Elif Sofya daima kendisi olmaya çekilmiş tabiatı bir yaşam hakkı diye kullanmıştır. Sorularımın gerekçeleri Elif Sofya'nın yazdıkları kadar etik tavrından kaynaklanıyordu. Ve, Dik Âlâ'nın bir yerinde 'Ben bu hikayenin sonuna doğruyum' diyordu şair. Hikayenin sonu, Elif Sofya'nın sürdürdüğü poetik tutarlılıktı. Bir Şair Masası şiirinde Elif Sofya adeta kendi ölümünü öngörerek altmışlarında bir şair masası'ndan dem vurmuştu. Eminim ki pek çok çağdaşı gibi henüz yeterli okumayı bulamamış şiirsel yüküyle Elif Sofya, bir eşik olarak kabul görecek ve hikayenin sonundaki asil başlangıcı elinde tutacaktır. Şimdi edebiyat kadar şiir ortamımız Elif Soyfa'yı baştan, hikayeyi bütünleyerek okumaya başlayabilir.
09 Mayıs 2026 00:01

Tenhalığını Yitirmiş Dünya...
Şehrin şöhretli AVM'lerinden birinin en üst katındayım. Böylece AVM kapalı alan olmaktan çıkarılıp metrodan metrobüse, otobüs duraklarından otoparklara değin bir sürekli girme çıkma efekti oluşturuyor. Issızlık oysa ne yaman bir kelimedir duyup yaşayan bilir. Hatta dilimizin ilk yazılı kaynakları arasında sayılan bir saguda 'ıssız'ın geçmesi bana hep çarpıcı gelir. Oluşu ve kaderi de içine alır. Ben ıssızlığı dünyanın 'karnında' bir trajedi, acı, duygu efekti değil yaratıcı, ontolojik bir gereklilik diye görüyorum. Fakat bir varlığın ıssızlığın çamuruyla karılıp hayatın mayasına katılabilmesi için ilkin bu büyük duygunun içinden geçmesi gerekir. Bu bakımdan Yunus Emre bana göre ilk büyük ve ıssız şairimizdir. Onun şiirleri baştan sona bu gözle okunduğunda ıssızlığın büyük fırınından aidiyetin yüksek iklimine geçildiğini hisseder. Bugün dünyanın neredeyse hemen her köşesi büyük bir ıssızlık tehlikesiyle karşı karşıya ise bu sadece nüfus hareketleri, ulaşım imkanlarının kolaylaşması, üretim tüketim ilişkilerinin değişmesiyle açıklanamaz. Kişinin uyuduğu uyku (kalmışsa) kendisine ait olmaktan çıkarılıyor. Bedenin mahremiyeti kendi ıssızlığından moda başta olmak üzere çok renkli dalgalanışların yedeğine alınıyor. Şu AVM katından bakarken, dalga dalga içime yerleşen ve beni de bir sebeple buraya getiren saik tam da böylesi bir iklimin sonucu.
05 Mayıs 2026 00:01

At Kestaneleri Yine 'Kandillendiler'...
Yazdıklarının ömrü daima uzun olsun dilimizin öncülerinden Haldun Taner'in; onun her bir eseri tekrar ve tekrar okunmayı hak eder. Tadına doyulmaz denemelerinden birinde, İstanbul'a, ağaçlara ve at kestanelerine söz düşüren Taner, onlar için çiçek açtı yerine 'kandillendiler' tabirini kullanıvermişti. Mayıs ayının içimize damlamasıyla beraber gönlümüzdeki tortuları silkelemenin ve dışarıya, tabiata göz atmanın hünerini dert edinmenin de eşiğine geliriz. Bu eşikte belki de içten içe bana rehberlik eden Yahya Kemal'in 'İçimde korku nedir kalmıyor yok olmaktan' mısraı olmuştur. Fakat bana sorarsanız işin ruhunu ve şiiriyetini erguvan ve at kestanesi taşır. Canımız İstanbul veya Istanbul, (Mehmet Servet Molu'nun kulakları çınlasın) Doğu Roma'nın ufkundan Osmanlı'nın şafağına koşarken erguvan ve at kestanesi imgesini de omuzlarında gezdirmiştir bütün güzelliğiyle. Fakat ona asıl şevk katıp tarihin mayası yapan, at kestanesi olmuştur bizce. Ayasofya ile Sultanahmet Meydanı arasında şu günlerde birkaç kez gidip gelen duyarlı bir ruh hem görsel hem de imgesel yönden bu fikri kendiliğinden takdir eder. Bu haliyle büyük bir at kestanesi ağacı yüzlerce kandil içinde binlerce kandil taşır. Kader çizgisi, kader hakkı, parmak izi çiçek olup donanır. Mayıs ayının bütün cömertliğiyle gün açtığı şu demlerde at kestanelerini ziyaret etmek, onlarda şakıyan yaşama şevkini duymak biraz olsun mümkündür.
02 Mayıs 2026 00:01

Umut Veren Çalı...
Her canlı gibi onun da biricik derdi yerini yadırgamaktı. Yaz kış gönlünce salındı. Sardunyaya özenmediği gibi gelin tacına yüz vermedi. Ferman yazıp kale kuşattı. Onu öyle görünce geri çekildim. Onların ne derece özgürlük düşkünü ve başına buyruk olduklarını bilmez değildim. Zaten ağaç da öyleydi. Çalı bülbülü, çalı kuşu, çalı fasülyesi, çalı kavak, çalılık alıp başını gidiyor hatta yine çocukluğumdaki o sarı, sırma, belikli sığır kuyruğu otunun ismi 'çalba' oluveriyordu. Görünür görünmez bütün varlıklarda ortak haldir inat. Şimdi karşılıklı inat ve sabır sınavındayız. Ölen sadece ölmez yaşayan ölümü hiç bilmez. Tam geri çekilip de her şey buraya kadarmış. Umutsuzluktan çok uzamış kedi tırnaklarının törpülediği kumaş parçalarına dalıp giderken uyanıverdim. Daha doğrusu bizim çalı görünür görünmez, ince ve körpe tırnakçıklarını yeşertmiş geliyor. Çalı, hayatın kıyısı doğanın patikası belki ama onun düşü hepsinden öncü sanki.
28 Nisan 2026 00:01

Depo Üstüne Bir Deneme...
Günün erken ya da geç saati hiç fark etmez adam depoya girip çıkar. Böyle bir adam var mı eğer varsa kime benzer bir önemi yok. Depo olmasaydı o, onlar ne olurdu tam olarak ne, asıl ona bakmalı. Yine de afili bir tarafı var şu depo kelimesinin. Sokak, cadde, hayat depo insanlarla dolu. Lakin'depo tayin' gibi odağında özne bulunan kullanımları hatırlayalım. Havuza alınmak ve ihtiyaca göre değerlendirilmek demek 'depo tayin'. Depo küf nefesleri gibi sonunda kaşlarda nem bırakır. Hiçbir depo yoktur ki sonuçta şişip patlamasın. Evlerin, apartmanların depo temizliği günü gelir. Ebedi depo öldürür. Kalp depo değildir. Yine de adam ve kadın ikide bir depoya girip çıksa. Akıl ve izan sahipleri, niyetlerinin ve yaşama şevklerinin terazisi şaşmayanlar hem içten duyuşla hem de bilgi ve görgüyle bilirler ki depo çözüm değildir.
25 Nisan 2026 00:01