
Türkiye'nin mevcut siyasi haritasını belirleyen hadise hala 31 Mart 2024 yerel seçimleri. 2002'den o tarihe kadar AK Parti'nin egemen parti olduğu, seçimlerde kendisinden sonraki iki partinin toplamından daha fazla oy aldığı, aradaki referandumlar ve yerel seçimlerde de ipi önde göğüslediği bir dönem yaşandı. CHP'nin birinci, AK Parti'nin ikinci parti olduğu yeni dengede son iki yıldır sıralama değişse de ana fotoğraf değişmiyor. PANORAMATR araştırmalarında uzun zamandır CHP ve AK Parti birbirlerine çok yakın oy oranlarına sahip. Her parti için müspet ve menfi dinamikler birbirini dengeliyor ve seçmen hareketliliği minimuma inmiş durumda. Dış politika AK Parti'nin çok uzun zamandır en güçlü kaslarından biri. İkincisi ise jeopolitik risklerin daha da ciddi bir noktaya gelerek iktidarın "vazgeçilmezlik" silahını kullanmasını sağlamak. 19 Mart operasyonları ve sonrasında CHP'nin gösterdiği performans ana muhalefet partisinin 2024 yerel seçimlerinde elde ettiği oy tabanını tahkim etmesini sağladı. Çok uzun süre yüzde 23 bandında kalmış bir partinin tek seçimde ulaştığı yüzde 34 bandını koruyup daha üstüne çıkması kolay değil. PKK'nın silah bırakması sürecinin toplumdaki karşılığı hala yüzde 50'nin üzerinde. Milliyetçi partiler yüzde 14 civarında bir oy oranına sahip. MHP, Anahtar Parti, Zafer Partisi ve İYİ Parti'nin oy toplamları çok büyük değişiklik göstermese de kendi aralarında geçişkenlik yaşanabiliyor.
Kaynak: Karar
07 Mayıs 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

İçeride Olan Bitene Dışarısı Neden Sessiz?
Ancak bugüne kadar büyük ölçüde süreçler içerideki "yerli" dinamikler ile gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 10 Aralık 2002'de daha seçime bile girmeden Beyaz Saray fotoğrafıyla içeri verdiği mesajı bu çerçeveye oturtmak mümkün. Şimdi Türkiye'de en az 2002'deki kadar ağır bir vesayet dönemi yaşanıyor. Üstelik 2002'de askeri, bürokratik ve sınıfsal vesayet ile mücadele eden AK Parti'nin elinde olan sivil toplum ve basın desteği de büyük oranda anlamsızlaştırılmış durumda. Özellikle komşu ülkelerde olan bitenlere, değişen iktidarlara dair fikri olan, mümkünse "yükselen güç ve bölgenin abisi" Türkiye'nin diğer ülkelerdeki yönetimler üzerinde etkisi olmasını meşru, makbul ve hatta kimi zaman mecburi görenlerin mesele Türkiye'deki siyasi gelişmeler olunca dair dışarıdan yapıl(m)ayan açıklamaları yadırgaması en azından tutarsız. Diğer aktörler Türkiye'nin bu yaklaşımını ne kadar benimsiyor tartışılıyor. Üçüncüsü ise aslında cumhuriyetin kuruluşundaki "Yurtta sulh, cihanda sulh" söylemine benziyor. "Ben kimsenin işine karışmıyorum, siz de bana karışmayın. Böylece içeriyi dizayn ederken bir de dışarısı ile uğraşmayayım" motivasyonu. İç politikadaki antidemokratik uygulamalar ile jeopolitik denklemdeki Türkiye arasındaki makası yönetmek gerektiğinde dış aktörlerin tercihi doğal olarak güvenlik ihtiyaçları oluyor. Temmuz ayındaki NATO zirvesi öncesi Avrupalı aktörler Erdoğan'ın Trump'la olan ilişkisine ve ittifakın sürdürülebilirliği için Türkiye'nin konumuna önem atfediyor. ABD Başkanı'nın anti-demokratik uygulamaları makbul gördüğü, Avrupa'nın demokratik değerleri savunmak konusunda önce Arap Baharı'nda sonra İsrail'in Gazze ve İran'daki katliamlarında defalarca sınıfta kaldığı bir ortamda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın tabiri ile herkesin kendi göbeğini kendisi kesmesi gerekiyor.
06 Haziran 2026 00:01

Devlet Aklı Deyince Temize Mi Çıkıyor?
Cemaatlerde ya da kapalı yapılarda irrasyonel kararları meşrulaştırmanın bir yolu "sizin bilmediğiniz şeyler var" demekten geçer. Her bilinmezi ya da açıkça sahiplenilemeyen, asgari bilgi ve akılla kabullenilemeyen gelişmeleri açıklarken "bilmediğiniz şeyler var" ın daha sofistike hali "devlet aklının bir planı var" diyerek işin içinden çıkmak. Cansu Çamlıbel mülakatından sonra Kılıçdaroğlu'nun genel başkan yardımcısı olarak ilan ettiği Kuşoğlu "Devlet aklı"ndan ben devlette çalışanların, devlet bürokrasisinin aklını anlıyorum. Onun için de o devlet aklı bir şeyler yapmaya çalışıyor." Sıfır maliyetli, aktörleri sorumluluklarından arındıran, sonuna kadar edilgen, yaşananları neredeyse sosyal medyada çok meşhur olan "kader olarak" tarifi ile izah eden bir yaklaşım. Muhafazakâr geleneğin her taşın altında Yahudi komplosunu ya da İngiliz aklını aradığı, üstüne de rahatlıkla bulduğu konformist tutumunun bir başka hali. İttihat ve Terakki'nin meşhur paşalarının Ermeni tehcirinden Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşına girmesine kadar kimi zaman birbirlerinden bile gizleyerek bireysel hırs ve dar bakış açıları ile aldıkları kararları geriye doğru okuyup kerameti kendinden menkul bir İttihatçı akıl olarak tarif etmek o günü temize çekmediği gibi bugün yaşananları da "devlet aklı" ile izah etmek mümkün değil. Gönül, Kuşoğlu'nun tarif ettiği gibi dünyanın, ülkenin, toplumun nereye gittiğinin farkında, gelecek riskleri öngörebilen, geniş bilgi ve analiz havuzlarına yaslanan bürokratik bir kadronun olmasını istiyor. Ancak asgari düzeyde devlet tecrübesi olanların öyle bir kadronun olmadığını görmek için büyük çaba göstermelerine gerek yok. Dolayısıyla derin ve hikmet dolu karar alıcılardan bahsetmek de mümkün değil. Elbette toplumların ve devletlerin çıkarları, tarihsel hafızaları var. Bu birikim yönetici koltuğuna oturan kişilerin karar alma süreçlerini de etkiler. Birçok bürokratın bulunduğu konumda elindeki bilgi ve kapasite ile görevinin hakkını vermeye çalıştığı da vakıa. Ancak bu çaba ve tecrübenin bireyleri aşan, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı bile edilgenleştiren üst bir akla karşılık geldiğini iddia etmek çok fazla. Eğer öyle olsa Cumhuriyet'in kuruluşundan beri çözülemeyen sorunları, ülkedeki şehirlerin isimlerini karıştıran başbakanları, PKK'yı büyüten işkence pratiklerini, dağın yolunu açan köy yakmaları, sadece kıyafeti nedeniyle toplumun yarısını kendisine düşman eden ideolojik körlükleri, içinde bulunduğu coğrafyanın dilini bilmeyen dar jeopolitik okumaları, bir asır boyunca asgari gelir adaletini ve kapitalist bile olsa tutarlı üretim mekanizması kuramayan politikaları neyle açıklayacağız? Devletin içinde farklı akıllar olabilir ve bunların temel önceliği bir b ütün olarak toplumun ya da kurum olarak devletin refahı, kalkınması hatta bağımsızlığı bile olmayabilir. Bir dönem FETÖ aklı ruhunu ve benliğini satmış bireylerin kendi öncelikleri için ülkenin siyasal, ekonomik ve güvenlik çıkarları da dahil harcanabilecek her şeyi pazarla masını temsil ediyordu. Kafasındaki devlet ve millet tarifini herkese dayatan militarist akıl ya da fırsat bulduğunda ticari çıkarlarını ülkenin güvenliği çerçevesine bağlayan çıkarcı gruplar bir dönem bir ölçüde devletin pratiklerini şekillendirebilir. Ancak bu onların raison d'état peşinde koşan üst yapı olduğu anlamına gelmez. Son örnekten hareketle iktidarın muhalefeti belirleme, bölme ve kriminalize etme çabası olmasa, yargı üzerinde istediği stratejiyi uyg ulatacak gücü bulunmasa tek başına Kemal Kılıçdaroğlu'nun liderlik hırsı bir sonuca ulaşamaz. Fotoğraftan Kılıçdaroğlu'nun hırsını çıkardığınızda da o muazzam "devlet aklının" altı bomboş kalır. Dolayısıyla burada en fazla bir çıkar ortaklaşmasından bahsedilebilir. Yoksa "biz de bilmiyoruz devlet aklı bir şeyler yapıyor" demenin en kibar tarifi karşısındakinin aklını hafife almak olur.
04 Haziran 2026 00:01

İki Üniversite İki Mahalle İki Kader
"B izler elbette, bilgiye yitik mal olarak bakan ve onu her neredeyse almakla mükellef bir medeniyetin mensuplarıyız, -İlim Çin'de dahi olsa gidin, alın- emrine muhatap bir medeniyetin mensuplarıyız. Ancak şehirlerimizin bilgiye ve bilim insanlarına kapılarını neden kapattığını, bu kapıların yeniden ve ardına kadar nasıl açılabileceğini de enine boyuna sorgulamak zorundayız. Dragos Yerleşkesi'nin de faaliyete geçmesiyle İstanbul Şehir Üniversitesi, sadece ülke içinde değil, uluslararası alanda da iddia sahibi olacağına, uluslararası bir bilim kuruluşu haline gelecek, kalitesiyle, standartlarıyla, farklı eğitim anlayışıyla öne çıkacaktır." 5 Ekim 2010'da, Şehir Üniversitesi'nin ilk öğrencileri aldığı eğitim-öğretim yılı açılışında zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bu sözleri kullanmıştı. Çok değil sadece 10 yıl sonra üniversiteyi iki satırlık bir kararname ile kapattı. Son bir haftadır Bilgi Üniversitesi'nin önündeki gösteriler o zaman olsa idi ne değişirdi meçhul. Polis kontrolünde o da "Aman tadımız kaçmasın" havasında okulun içinden başlayıp kimsenin görmediği arka kapıdan çıkıp birkaç yüz metre ötede üç satır açıklama yapmanın ötesine geçilse idi ne değişirdi onu bilmek de zor. "İnsanlar dünün ve bugünün sanatçılarıdır. İnsanlığın kültür mirasıdır. Bu anlamda Santral İstanbul bize umut ve heyecan veren bir proje. Dünyayı güç ilişkilerinden ibaret görenlerin hayatı güç ilişkileriyle okuyanların insanlığa reva gördüğü manzarayı hep birlikte üzülerek izliyoruz. … şimdi buranın gerçekten Bilgi Üniversitesi'yle bu hale gelmesi ona destek verenlerle bu hale gelmiş olması İstanbul'a farklı bir zenginlik kazandırıyor. Gençliğimize farklı bir zenginlik kazandıracak ve gelecek nesiller bunda emeği geçenlere inanıyorum ki hep hayırla iade edecek." Bu sözler de Erdoğan'ın. 2007 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin açılışında söylemişti. Güç ilişkilerinin nasıl önemli olduğunu tüm Türkiye kendisinden öğrendi. Bir gece yine iki satır yazı ile Bilgi Üniversitesi kapatıldı. Yolu Bilgi'den geçen neredeyse herkes itiraz etti. İstanbul Şehir Üniversitesi'nin ise yasını tutacak bir mahallesi bile yoktu. "Gidemesem de hac yolunda ölürüm" diyen karıncanın hikayesi namaza durana kadar vaazlarda anlatılmaya devam edilebilir şimdi.
28 Mayıs 2026 00:01

Butlan Kararı Ve Siyasi Mühendisliğin Son Perdesi
İstinaf Mahkemesi'nin CHP'ye dair mutlak butlan kararının teknik olarak hukuki anlamı ya da anlamsızlığı işin uzmanlarının meselesi. Türkiye'de siyaset, demokrasi, modernleşme tarihi siyasi-hukuki mühendisliklerle toplumsal olanın kavgasından ibaret. Türkiye'nin son yerel seçim itibarıyla en fazla seçmene sahip olan siyasi partisinin o seçimlerde görevde olan liderinin ve yönetiminin görevden alınması, en son siyasi mağlubiyetini alan genel başkanının ise partinin başına getirilmesi kararı ülke, CHP ve iktidar için farklı anlamlara geliyor. Partinin 19 Mart'ta Ekrem İmamoğlu ve çevresine yapılan operasyon sonrası sergilediği performans bu son kararın ardından da tabanını konsolide edebileceğini söylüyor. CHP yönetiminin kongre yolunu denemek de dahil olmak üzere parti içinde kalarak mücadele etmek, ayrılarak farklı bir parti ile yola devam olarak iki temel seçeneği var. AK Parti'de de parti içinde mücadele etmeyip dışarı çıkan aktörlerin en büyük handikabı buydu. Farklı bir parti ile yola devam etmek dışarıdan bakıldığı kadar kolay değil. Teşkilatlanmak, CHP'nin mevcut en büyük parti enerjisini başka adrese transfer etmek çok riskli. Bugünkü yüzde 34 oy oranını CHP ve yeni partinin toplamda koruması da kolay değil. Mutlak butlan en büyüğü olsa da CHP'ye ilk müdahale değil. Bunun dışında parti kürsülerinden yapılan demokrasi söylemleri meşhur darbımeselde olduğu gibi nutuktan ibaret.
23 Mayıs 2026 00:01

Bu Fırsat Da Kaçarsa
İktidar kanadında süreci ilerletmek için herhangi bir siyasi heyecan ya da motivasyon olmayınca, bunu uyandıracak bir aktör ya da aktörler grubu da görünmeyince durağanlık daha da keskin bir hale geliyor. Silah bırakacak PKK mensupları için çıkarılacak af uygulamasının kapsamı, silah bırakmanın mekanizması ve zamanlaması, özellikle örgütün üst düzey yöneticilerinin geleceği ve Abdullah Öcalan'ın statüsü. Ancak mesele PKK'nın silahları bırakması ise silah bırakacak PKK'lılar ile ilgili bir düzenleme yapılması gerektiği de aşikâr. 17 yıl önce 2009'da Süleymaniye'de konuştuğum dönemin Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani "PKK'lılar dönsün ama eve döneceklerse gelirler hapse girmek için değil" demişti. Eğer siz örgüt üyelerine bir çıkış göstermeyecekseniz neden silah bırakmaları gerektiğini de açıklayamazsınız. "PKK'lılar silah bıraksın, bunu da yasal düzenleme olmadan yapsın." demek meselenin mantığına aykırı. Örgüt açısından en kritik olan fesih kararını almaktı. Çünkü Türkiye'den ve Devlet'ten çok Kürt toplumuna artık silahla bir yol yürümeyeceğini ilan etmiş oldu. Öcalan'ın statüsüne ve merkezîliğine dair Kürt kesiminde neredeyse ya hep ya hiç noktasına gelen aşırı talepler bugüne kadar Öcalan'la ilgili yapılanları görmezden geliyor. Öcalan'a dair toplumdaki endişeler çok net bir şekilde ortada iken Abdullah Öcalan toplumla Ekrem İmamoğlu'ndan daha doğrudan ve açık bir iletişime sahip.
16 Mayıs 2026 00:01

İngiltere'de Aşırı Sağın Yükselişi
Londra - Birleşik Krallık'ta yerel seçim sonuçları demokrasinin beşiği olarak görülen ada ülkesinde bir şeylerin ciddi ciddi değiştiğini gösteriyor. Önceki gün gerçekleşen yerel seçimlerin en net kazananı büyük sermaye ile ilişkisi, ABD ile yakınlığı eleştirilen aşırı sağcı Reform Partisi ve lideri Nigel Farage oldu. İlçe belediye meclislerinde 500 kadar yeni sandalye kazandı. İlk kez, daha çok İşçi Partisi ağırlıklı olan başkent Londra'da Havering ilçe meclisinin kontrolü Reform'a geçti. Bugüne kadar Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi hakimiyeti arasında iki partili bir sistem varken ana akım partilerin her ikisi de ciddi oy kaybı yaşıyor. Son genel seçim yenilgisinden sonra değişmeye çalıştıklarını ve "değişimin zaman aldığını" söyledi. Nigel Farage'ın zafer sarhoşluğu ile söylediği "Britanya siyasetinde büyük tarihsel değişim" sözünün altını doldurmak için erken. Özellikle iktidardaki İşçi Partisi seçmenlerinden büyük şehirlerdeki daha sol görüşlüler Liberal Demokratlar ve Yeşillere yönelirken işçi kesimi ise Reform'u tercih ediyor. Nitekim Endüstri Devriminin beşiği ve İşçi Partisi'nin kalelerinden Manchester'da "60 yılın en kötü sonucu" alındı. Bu sonuçlardan hareketle genel seçimlerde İşçi Partisi kesin kaybedecek ya da Reform iktidara geliyor demek zor.
09 Mayıs 2026 00:01

Çöken Sisteme Teslim Olmamak…
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) beklenen ama olmaz denilen adımı atarak OPEC'ten ayrıldı. Bir tarafta BAE ile OPEC'in ana aktörü Suudi Arabistan arasındaki gerilim, BAE'nin artırdığı üretim kapasitesini kullanma isteği ve son olarak İran savaşında yaşadığı kayıpları telafi etme niyeti bu adımın neden atıldığını anlatıyor. 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Batı merkezli sistem, Sovyet blokunun mağlubiyeti ile zaferini ilan etti ancak yeni düzeni kaybedenleri de içerecek şekilde revize etme ihtiyacı duymadı. OPEC 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan yapının mündemiç bir parçası değil. Asıl sistemik anlamı ise ABD-İsrail eksenine BAE'nin daha doğrudan eklemlenmesiyle sistemik kırılmanın derinlik kazanması. ABD'nin sebep olduğu İsrail'in sonuna kadar istismar ettiği güç ve güvenlik boşluğu bölgesel ittifaklarla dengelenebilecekken BAE'nin kararı bölgesel yarılmanın daha da derinleşeceğinin işaretini veriyor. Bu çerçeve içinde Temmuz ayında Ankara'daki NATO zirvesi, sistemik belirsizliğin bu kadar zirve yaptığı bir dönemde sadece İttifak'ın geleceği için değil Türkiye'nin bölgesel güvenlik mimarisi için de büyük önem taşıyor.
02 Mayıs 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Kıtanın İki Ucu Avrupa'yı Yukarı Taşır Mı?
Londra – Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 2024'ten sonra ilk kez resmi ziyaret için geldiği Birleşik Krallık'ta Stratejik Ortaklık Çerçeve belgesini imzaladı. Önceki ziyaret 7 Ekim saldırılarının ve İsrail'in sınırsız cinayetlerinin başlamasından hemen sonraydı. Bir daha 7 Ekim öncesine dönülemeyeceği kesindi ama işlerin bu kadar kapsamlı bir ABD-İran savaşına kadar varmasını öngörmek zordu. Fidan'ın ziyaretinde imzalanan Stratejik Ortaklık Belgesi'nde "ortak savunma ve güvenliğimizin temeli NATO'nun siyasi ve askeri önemi daha da arttı." cümlesi ABD'ye rağmen NATO'yu ayakta tutma çabasının bir yansıması. Ankara yaklaşık üç ay sonra NATO liderler zirvesine ev sahipliği yapacak ve Türkiye'nin bu toplantıdaki ana hedefi ABD'yi ittifakın önemine ve ABD de dahil tüm üyelerin güvenliğine yaptığı katkıya ikna etmek. NATO'da, İngiltere'nin de artık bir ölçüde muhatabı olduğu, sorunlardan biri AB üyelerinin ittifak içinde ayrı bir blok olarak hareket etmeleri. Norveç, Birleşik Krallık, Türkiye ve ABD'siz (üstelik NATO üyesi olmayan Kıbrıs Rum kesimi ile birlikte) oluşturdukları tutumlar işe yaramayınca da problem yaşıyorlar. Türkiye ise hem Ukrayna savaşında Avrupa'ya yakın durdu hem de Orta Doğu'daki krizlerde ve göç konularında bölgede istikrarlı bir çerçeve kurmaya çalıştı. Ancak ulus devlet sınırlarını aşabilecek perspektif kurma potansiyeli bulunan iki devlet olarak İngiltere ve Türkiye'nin ortak tutum geliştirebilmesi Avrupa'nın geleceğine de katkı sunacaktır.
25 Nisan 2026 00:01

Pkk Bu Şansı Da Kullanmayacaksa…
Meclis salonlarında bir selam, bir tokalaşma, bir çağrı ile başlayan PKK'nın silah bırakması süreci bir buçuk yılını devirdi. Bugün her şey sonlansa, taraflar "biz yanlış yaptık başa dönüyoruz" dese bile değiştiremeyecekleri gerçekler var. 2015 yazında Diyarbakır (Sur), Şırnak (Cizre, Silopi), Hakkâri'de (Yüksekova) başlayan hendek olayları toplumun genelinde ağır yaralar açtı. İmralı'da Abdullah Öcalan'dan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye kadar sürecin en güçlü aktörleri Kürt sorunu için yeni bir dönemin başladığını ilan ettiler. Ancak yeni dönemin başlayabilmesi için PKK'nın eski dönemin bittiğini içselleştirmesi gerekiyor. Örgüt yaptığı açıklamalara, aldığı kararlara rağmen hala "nasıl olur da silah bırakmayacağının" gerekçelerini arıyor. İran savaşı ile ortalık yangın yeri iken, sokaktaki bireyler açısından bile güvenlik riski yüksekken silahlı bir örgütün silah bırakması elbette kolay değil. Hele ki öngörülebilir uluslararası sistemin neredeyse yerle yeksan olduğu bir dönemde riskleri yok saymadan "doğru" kararın uygulanması için ilerlemek gerek. Örgüt kadar DEM Parti'nin de bir türlü içselleştiremediği ve bir taraftan muhalefette iken iktidarla iş yapmanın getirdiği "tedirginlik" duygusu ile gerekli katkıyı ver(e)mediği bir durum var. 500 bin Kürt'ün Türkiye'ye yönelmesi gibi Kürt literatüründe örneklerini çok gördüğümüz abartıları bir kenara koyarsak sürecin en önemli aktörlerinin yapıcı oldukları kadar bozucu olma ihtimalleri de var. Çoğu 1950'lerde doğan, ömürlerinin ortalama 45 yılını dağda geçirmiş, tercih ettikleri yoldan günün sonunda kendileri de vaz geçmiş örgüt yöneticilerinin hala "nasıl var oluruz" değil yeni sürecin kuruluşunda nasıl doğru kararı alırız ve ilerleriz demeleri gerekiyor.
23 Nisan 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Okula Düşen Ateş Ve Siyaset
PANORAMATR'nin her yıl Eylül'de yaptığı eğitim araştırması her seferinde meselenin ne kadar büyümekte olduğunu ortaya koyuyor. Eylül 2024'te "çocuğumu güvenle okula emanet ediyorum" diyenler yüzde 40'ta kalıyordu. Eğitim sisteminin en büyük sorunu olarak birinci sırada 5 üzerinden 4,6 ile okul çevrelerinde uyuşturucuya erişimin olması geliyor. Meseleyi oğluna atış eğitimi yaptıran şuursuz bir baba, bir okuldaki yöneticileri istediği gibi alıp bir yerlere dağıtabilen, sadece "yapabildiği, gücü yettiği" için öğretmenlere, okul yöneticilerine istediğini yapan özgüven patlamasında yüzen idareciler, CHP ile kavga etmeyi eğitim konuşmaktan daha çok seven Millî Eğitim Bakanı ile açıklamak eksik olmanın ötesinde yanıltıcı. Umutsuzluk, gelecekten beklentinin kalmaması, toplumsal rol modellerin "ayar verme" yi erdem sanması, işsizlik, eğitim sisteminde uzun zamana yayılan çürüme, doktor ve öğretmen gibi kamu görevlilerinin hasta, veli gibi bireyler karşısında değersizleştirilmesi, yönetilemeyen adalet sistemi, cezasızlık algısı, örtük-açık aflarla suçluların serbest kalması gibi onlarca sebep alt alta sıralanabilir. Böyle bir ortamda "Acının siyaseti olmaz" demek gerçeklerden kaçmanın, sorumluluk üstlenmemenin işe yarayacağı şüpheli bir denemesi. CHP'li Nimet Özdemir "… on iki yılda 800'den fazla çocuk hayatını kaybetti, sayı değil sizlere emanet edilen çocuklar ve hepsi birer vatan. Okullarda çocuklar, öğretmenler, müdürler dövülüyor, öldürülüyor, gasbediliyor; okulda güvenlik görevlisi dahi yok." İYİ Partili Şenol Sunat ise "Okullarımızda güvenlik görevlilerine acilen ihtiyaç var. Liselerde neler yaşandığı basına yansıyor. Veliler artık okula güvenli alan gözüyle bakmıyor, bakamıyor." diyerek konuyu açmış. Kaldı ki çok derin bir sorunun tek bir bakan üzerinden tartışılması da esası ıskalamak anlamına geliyor.
18 Nisan 2026 00:01

Macaristan'da Kaybeden Sadece Orban Mı?
Macaristan'da 16 yıldır önce liberal söylemlerle iktidara gelen sonra basından yargıya kadar hepsinin üstünde geniş bir kontrol kuran, ülke dışında Rusya ve ABD'de demokrasi karşıtı güç merkezleri ile iş birliği yapan Viktor Orban kaybetti. Macaristan seçimi küçük bir ülkede iktidar değişikliğinin ötesinde sembolik anlamlara sahip. Ukrayna için düşünülen 100 milyar Euro'ya ulaşan kredi paketi bu değişimle serbest kalabilir. Kaldı ki Macar seçmenlerin birinci önceliği olmasa da kampanyaların ana başlıklarından birinin "Avrupa mı Rusya mı?" sorusuna odaklanması bunun işaretiydi. Macaristan'daki seçimle Türkiye karşılaştırmaları yapılsa da her iki ülkeyi birlikte düşünmek kolay değil. Bu konular Türkiye'deki temel eleştirilerle de örtüşüyor. Ancak bu kontrolün Macaristan'da işe yaramamış olması Türkiye'de de yaramayacağı anlamına gelmiyor. Türkiye'de böyle bir dinamik o kadar etkili değil. CHP seçmeni Türkiye'nin geleceğini daha çok AB'de görse de Brüksel'in sığ ve Türkiye karşıtı siyasal tutumlarına dair genel bir mutabakat var. Bir kere Macaristan ile Türkiye'nin ölçekleri ve konumları farklı. Erdoğan'ın Putin ile bireysel ilişkileri her zaman soru işaretleri üretse de Akkuyu Nükleer Santrali'nin bugün değilse de bir gün daha detaylı bir şekilde incelenmesi gerekse de S-400 baştan yanlış bir karar olsa da Ukrayna savaşında Ankara'nın nihai tercihi Kiev yanında idi. Ankara'nın Rusya ile ilişkilerini Macaristan kadar siyah beyaz okumak doğru değil. Trump ve Putin'in Türkiye'de bir iktidar değişikliği istemeyecek olmaları Orban ile aynı okumayı yapmayı mümkün kılmıyor. Macaristan'da Orban mülteci karşıtı.
16 Nisan 2026 00:01

Siyasetin Çarkları Arasında Ezilen Sıradan Hayatlar
İBB ve Ekrem İmamoğlu davasının duruşmaları 9 Mart'ta başladı. 20 gün kadar duruşma yapıldı. Mahkemenin ara kararında 18 kişi tahliye edildi. Ancak hızla kaydırılan sosyal medya akışlarında bireysel isyanları seslendiren savunmalar öne çıktı. 303 gün neden içeride olduğunun ise hala bir açıklaması yok. Savunmalar devam ediyor. Ama bir yıldır içerideler.
11 Nisan 2026 00:01