
Türk-İş'in Mayıs 2026 araştırmasına göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı 35 bin 175 liraya yükseldi. Aynı dönemde yoksulluk sınırı ise 114 bin 576 lira olarak hesaplandı. Grafiğe baktığımızda 2021 yılında yaklaşık 3 bin lira seviyesinde olan açlık sınırı bugün 35 bin liraya ulaşırken; yoksulluk sınırı 10 bin liradan 115 bin liraya yükselmiş durumda. Olaya böyle baktığımızda açlık ve yoksulluk sınırı arasındaki makas bırakın genişlemeyi aksine daralmalı ve açlık sınırı yoksulluk sınırına göre çok daha fazla yükselmeliydi. "Yoksulluk sınırının içinde sadece gıda yok. Kira, elektrik, doğalgaz, ulaşım, eğitim, sağlık ve diğer temel harcamalar da yer alıyor. Özellikle son yıllarda kira fiyatlarında yaşanan olağanüstü yükseliş, yoksulluk sınırını yukarı taşıyan en önemli faktörlerden biri oldu." diyebilir. Dolayısıyla teorik olarak hesaplanan "sağlıklı beslenme maliyeti" ile vatandaşın markette hissettiği gerçek maliyet arasında giderek büyüyen bir fark oluşuyor. Sokağın, mutfağın ve çarşı-pazarın bu gerçek gıda enflasyonunu esas aldığımızda, 2021 yılında yaklaşık 3 bin lira seviyesinde olan açlık sınırının bugün 60 bin lira olması gerekirdi. Yani aslında sokakta öyle 35 bin liralık bir açlık sınırı falan yok. Kısacası; hissedilen ve fiili gıda enflasyonunu referans alan bir hesaplamada, açlık sınırının bugün açıklanan 35 bin TL değil, rahatlıkla 55 ila 60 bin TL bandında olması gerekiyor. Eğer bugün açlık sınırı kâğıt üstünde 35 bin lira değil de mutfaktaki gerçek karşılığı olan 60 bin lira olarak ilan edilseydi, bu durum muazzam bir tepki yaratırdı. İnsanlar haklı olarak dönemsel asgari ücret, emekli ve memur maaş zamlarının ne kadar yetersiz kaldığını çok daha yüksek sesle sorgular, ekonomi yönetiminin üzerindeki "ara zam" baskısı taşınamaz bir boyuta ulaşırdı.
Kaynak: Yeni Çağ
03 Haziran 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Emekliye Memura Dev Müjde...
Her yıl olduğu gibi yine aynı manşetler dolaşımda. "Memura tarihi zam…" "Emekliye dev müjde…" "Vatandaşı enflasyona ezdirmeyeceğiz…" Oysa millet artık bu cümleleri ezbere biliyor. Mesele maaşa yapılan zam değil. Türkiye'de maaşlar kâğıt üzerinde sürekli artıyor. Ama alım gücü büyümek bir yana, her geçen gün biraz daha küçülüyor. Tamam, emekli maaşı birkaç yıl öncesine göre arttı. Sormazlar mı adama; "Öyleyse vatandaş neden hâlâ geçinemiyor?" diye... Mesele, o maaşın kaç gün dayanabildiği. Bugün aynı aile markete girdiğinde sadece temel ihtiyaçları almak için bile sepet küçültmek zorunda kalıyor. Oysa vatandaş markette, pazarda, kirada, faturada bambaşka bir enflasyon yaşıyor. Bugün İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de hatta Anadolu'daki birçok şehirde ortalama kira bedelleri asgari ücretin tamamını tek başına yutuyor. Yani vatandaş sadece markette, pazarda, kirada değil, hayatın her alanında ezim ezim eziliyor. Milyonlarca insan yıl sonuna kadar aynı maaşla yaşam mücadelesi verecek. Üstelik mevcut asgari ücret artık birçok hesaplamaya göre açlık sınırının neredeyse 10 bin lira altında kalmışken. 114 bin liralık yoksulluk sınırı ise yapılacak zamlarla bile yakalanmayacak. Yani mesele artık düşük ücret değil. 25-30 yıl çalışmış… Ülkeye katkı sağlamış insanlara bugün adeta "harçlık alan çocuk" muamelesi yapılıyor. Verdikleri 3-4 bin liralık fark bırakın refah yaratmayı, bir market torbasını bile doldurmuyor. Bugün Türkiye'de milyonlarca emekli yeniden çalışmak zorunda kalıyorsa bunun nedeni "aktif kalmak istemeleri" değil. Ekran, gazete ve sosyal medya mecralarında "dengelenme", "dezenflasyon", "program çalışıyor" monşerliği ile vatandaşı oyalaması. "Bu ay nasıl ayakta kalırım?" diye düşünüyor.
15 Haziran 2026 00:01

Merkez Bankası'nın Satır Aralarındaki Gerçek: Talep Çöküyor, Faiz Yerinde Sayıyor
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası politika faizini beklendiği gibi yüzde 37 seviyesinde sabit bıraktı. Piyasalar açısından bakıldığında sürpriz bir karar değil. Merkez Bankası da artık bunu saklamıyor. Merkez Bankası'nın enflasyonla mücadelede kullandığı temel yöntem de zaten bu. Türkiye uzun süredir kur kaynaklı, enerji kaynaklı ve maliyet kaynaklı bir enflasyonla mücadele ediyor. Nitekim Merkez Bankası da karar metninde bunu kabul ediyor. Tam da bu nedenle Merkez Bankası faiz indirimi konusunda acele etmiyor. Merkez Bankası, enflasyon görünümünde belirgin ve kalıcı bir bozulma olması halinde para politikasının yeniden sıkılaştırılabileceğini söylüyor. Sonuç olarak Merkez Bankası'nın bugünkü kararı bize şunu söylüyor: Ekonomi yavaşlıyor. Bu nedenle faizler yüksek kalmaya devam ediyor. Ve görünen o ki Merkez Bankası, bu dengeyi koruyabilmek için bir süre daha frene basmaya devam edecek.
12 Haziran 2026 00:01

Vatandaş Soruyor: Biz Fakirleşirken Rus Ve Çinli Neden Zenginleşiyor?
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in yeni bahanesi hazır. Mehmet Bey'e göre savaş olmasaymış, enflasyon en az 5 puan daha az olurmuş ve yüzde 20'nin altına bile düşermiş. Bakın Mehmet Bey vatandaş bugün hayat pahalılığı ve fakirlikle boğuşuyor ise bunun sebebi savaş değil, Siz'siniz. Eğer sizin "Kolaycı ve Miyopik" bakış açınız olmasa biz de bu süreci Rusya ve Çin gibi kolayca atlatırdık. Eğer siz, para politikası kolaycılığını bir ekonomi politikası gibi satmaya çalışmasaydınız, Duyun-u Umumiye Temsilcisi gibi Milleti vergilerle boğmasaydınız; enflasyon bu kadar kırılgan hale gelmemişti. Mehmet Bey her ne kadar inkâr edip bahane üretmeye çalışsa da vatandaşın yaşadığı hayat pahalılığı ABD-İsrail-İran savaşıyla başlamadı. Vatandaş markete gittiğinde fiyatların neredeyse her gün değiştiğini yıllardır görüyor. "Tampon oluşturduk, rezerv biriktirdik." diyor. Enerjide dışa bağımlıyız. Yüksek teknolojide dışa bağımlıyız. Petrol fiyatı 3 cent arttığında en ağır bedelleri biz ödüyoruz. Ekonomi yönetiminin sıkça kullandığı bir başka ifade de "çoklu şoklar" söylemi. Vatandaş savaşın neden olduğu petrol fiyatlarını değil, marketteki etiketi görüyor. Vatandaş jeopolitik risk primini değil, ödediği kirayı görüyor. Vatandaş rezerv büyüklüğünü değil, cebindeki paranın satın alma gücünü görüyor. Ve vatandaş soruyor: Savaş sadece mevcut kırılganlıkları görünür hâle getirdi. Ancak o zaman enflasyon gerçekçi bir şekilde düşer ve ancak o zaman vatandaş zenginleşir. Aksini yapıp mazeret üretmek ise kolaycılık ve miyopik olmaktır.
10 Haziran 2026 00:01

Fed Bize 50 Milyar Dolar Verecekmiş: Vay Be Yaşadık O Zaman
Bir süredir ekonomi kulislerinde, borsa koridorlarında, kahve sohbetlerinde ve sosyal medyanın o çok bilmiş ses odalarında bir laftır dönüyor: "Duydun mu, bizim Merkez Bankası ile FED kapı arkasında el sıkışmış, 50 milyar dolarlık devasa bir swap hattı açılıyormuş." İnsanın içinden şöyle derin bir "Hadi inşallah" demek geçiyor… Düşünsenize, Merkez'in kasasına bir kalemde 50 milyar dolarcık taze, gıcır gıcır likidite girecek. Demişler ki: "Türkiye son dönemde makro dengelemede rasyonel adımlar atılıyor, faiz politikası düzeliyor ve Batıyla ilişkiler yeniden rayına oturtuluyor. Tıpkı geçmişte Meksika'ya, Arjantin'e yapıldığı gibi, Fed Türkiye için de bir dolar swap hattı oluşturabilir." Ama tekrar ediyorum bu bir "senaryo"... Bu teorik analizi allayıp pullayıp, "Hayırlı olsun, anlaşma tamam" diye servis ediyor. FED dediğiniz kurum, küresel finans sisteminin nihai nakit veznesidir ve öyle canının her istediğine, sadece "Aferin, politikalarını düzeltiyorsun" diye milyar milyar dolarları bi çırpıda ateşlemez. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelere ancak küresel bir yangın çıktığında (2008 büyük finans krizi ya da 2020 pandemisi gibi) geçici ve yangın söndürme amaçlı pencereler açar. Ekonomi diplomasisinde "balon uçurma" diye bir taktik vardır. Merkez Bankası'nın brüt ve özellikle hepimizin pürdikkat izlediği "swap hariç net rezervleri" bir anda makyajlanır, algı muazzam güçlü bir hale gelir. Piyasaya "Bu ülkenin arkasında dünyanın en likit parasını basan Fed var" sinyali gidince, Türkiye'nin temerrüt riskini fiyatlayan CDS primleri hızla aşağı çakılır. Döviz kuru üzerindeki o spekülatif baskı bıçak gibi kesilir, Türk lirası varlıklara olan küresel talep artar ve uluslararası dev fonlar "Güvenli liman onaylandı" diyerek ülkeye sıcak para akıtmaya başlar. Dışarıdan gelen bu devasa ve zahmetsiz likidite, bizde her zaman tehlikeli bir "reform rehaveti" yaratır. "Nasılsa para geldi, kasa doldu" rahatlığıyla; acı reçeteleri, yapılması gereken vergi reformunu, iş gücü piyasası düzenlemelerini ve üretimde yerlileşme hamlelerini yine halının altına süpürürüz. 50 milyar dolarlık FED swapı şu an için sadece tatlı, cazip bir piyasa rüyasından ibaret.
08 Haziran 2026 00:01

Bir Mahkeme Kararı Kaç Milyar Dolar Yakar?
TCMB verilerine göre brüt rezervler bir haftada 168,6 milyar dolardan 160,2 milyar dolara, net rezervler 52,1 milyar dolardan 47 milyar dolara, swap hariç net rezervler ise 37,2 milyar dolardan 28,7 milyar dolara düştü. Yani yalnızca bir haftada yaklaşık 8,5 milyar dolarlık rezerv kaybı oluştu. Çünkü Türkiye gibi dış finansmana bağımlı ekonomilerde rezervler, ülkenin ekonomik hava yastığıdır. Merkez Bankası ise kurda sert hareketleri önlemek için rezerv kullanmak zorunda kalır. Aslında bu hikâye Türkiye için yeni değil. Rahip Brunson gerilimi sırasında siyasi tansiyon yükselmiş, yatırımcı güveni zedelenmiş ve dolar kuru kısa sürede tarihi seviyelere çıkmıştı. 2021 yılında Merkez Bankası başkanının gece yarısı görevden alınması sonrasında da benzer bir süreç yaşanmıştı. Asıl önemli nokta, Türkiye ekonomisinin hâlâ siyasi şoklara karşı ne kadar hassas olduğudur. Kırılgan ekonomilerde ise bir açıklama, bir dava, bir mahkeme kararı veya bir siyasi kriz milyarlarca dolarlık sermaye hareketine neden olabilir. Bugün önümüzde duran tablo bize şunu söylüyor: Türkiye son iki yıldır yüksek faiz politikasıyla rezerv biriktirmeye çalışıyor. Merkez Bankası rezerv biriktirebilir. Sonuç olarak mesele CHP meselesi değil. Mesele iktidar meselesi hiç değil. Mesele muhalefet meselesi de değil. Mesele güven meselesi.
05 Haziran 2026 00:01

Ezberler Bozuldu! 3 Motorlu Yeni Dönem; Altın 7 Bin Dolar Geliyor…
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in " İran ile yürütülen müzakerelerde anlaşmaya çok yakınız" çıkışına, Tahran cenahından "Mutabakat metni henüz tamamlanmadı" şeklinde temkinli ve bürokratik bir yanıt gelse de piyasalar beklentileri çoktan satın almaya başladı. Uzun yıllardır küresel hafızada "İran" meselesi, ağır ekonomik ambargolar ve yaptırımlar anlamına geliyordu. Unutmayın bu yaptırımlar; küresel pazarda daha az petrol arzı, daralan bir ihracat koridoru ve kaçınılmaz olarak tırmanan enerji fiyatları demek. Yıllardır Orta Doğu'da devam eden çatışmalar, petrolün varil fiyatına büyük bir "risk primi" ekliyordu. Üstelik "mutlak butlan" gibi iç siyasi belirsizlikler, ülkenin risk primi (CDS) konusunu zirvede tutan yapısal faktörlerin başında gelirken. Klasik ve sığ piyasa ezberi der ki: "Jeopolitik riskler azalıp sular durulursa, altın fiyatları çakılır." Ancak bugünün karmaşık küresel finansal düzleminde bu yaklaşım hükmünü tamamen yitirdi. İkinci ve asıl büyük motor ise küresel para politikaları. Çünkü altın sadece "jeopolitik korku" ile değil, aynı zamanda bollaşan "likidite ve gevşeyen faiz rejimi" ile beslenen enstrüman. Bana göre ilk istasyon 5 bin dolar psikolojik sınırının test edilmesi ve bu seviyenin aşılması olacak. Ardından kritik 5 bin 500 dolar eşiği zorlanmaya başlanacak. Küresel likidite bolluğunun zirve yaptığı ve merkez bankası talebinin taban oluşturduğu bu yeni finansal mimaride, orta-uzun vadeli 7 bin dolar hedefi kaçınılmaz bir destinasyon olarak karşımıza çıkacaktır.
01 Haziran 2026 00:01

Cephane Bittiğinde Çarşı Karışacak
Boşuna "yakında çarşı karışacak" demiyoruz. Bakın; brüt dış borç stoku 518,5 milyar dolara gelmiş durumda. Özel sektörün dış borcunun bu seviyelerde olması, olası bir kur krizinde şirketlerin patır patır döküleceği anlamına geliyor. Buradaki açık daha da dramatik; eksi 360 milyar dolara tırmanmış durumda. Bu rakam, Türkiye'nin sadece borçlu değil, aynı zamanda net varlık açığı taşıyan bir ekonomi olduğunu gösteriyor. 150-160 milyar dolar seviyelerinde gezen ve her geçen gün daha da azalma eğiliminde olan Merkez Bankası rezervleri ile bu yapının sürdürülmesi neredeyse imkânsız. Piyasa oyuncuları rezervlerin "savunma kapasitesi" olduğuna inanmıyor. Yani kur hareketleri çok daha sert olacak. Nisan ayında dış ticaret açığı 8,5 milyar dolara gerilemiş gibi görünse de aslında açık hızla büyümeye devam ediyor. İşin bütününe baktığınızda Ocak-Nisan açığı çoktan 40 milyar dolara yaklaşmış durumda ve bu gidişle yıllık açık 110-120 milyar doları bulacak. Nitekim 2018 ve 2020 dönemlerinde görülen "rollover baskısı" bu aşamanın tipik örnekleridir. Sonuç olarak Türkiye ekonomisi bugün üçlü bir baskı altında: yüksek dış borç stoku, negatif yatırım pozisyonu ve sınırlı rezerv tamponu. Bu çerçevede kur, artık sadece bir değişken değil; tüm makro sistemin merkez ekseni hâline gelmiş durumda.
29 Mayıs 2026 00:01

Tefeciye Gün Doğdu: Butlan Kararı Hem Doları Hem Faizi Patlatacak
CHP kurultayına ilişkin verilen "mutlak butlan" kararı da tam olarak böyle bir kırılma etkisi yaratacak. Piyasa, özellikle yabancı yatırımcı bu kararı "muhalefet içi hukuki tartışma" olarak okumaz. Onlar bu kararı: "Türkiye'de kurumsal öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor" şeklinde okur. İşin gerçeği ortada: Savaş olsa da olmasa da, butlan olsa da olmasa da yıllardır yapılan hatalar nedeniyle ekonomi zaten çökmüştü. CDS yeniden 300 baz puanın üzerine koşar. Çünkü onlar için yüksek kur + yüksek faiz kombinasyonu büyük kazanç demek. Yani bizim "kriz" dediğimiz şey, bu tefeciler için harika bir kazanç fırsatı olur. Bence bu senaryo öyle ya da böyle gerçekleşecek. Ancak önce devreye üçüncü senaryo girebilir. Faizler yüksek kalır. Ben buna "pahalı istikrar" diyorum. Sadece çok ağır maliyetle sürdürülen bir denge vardır. Üçüncü senaryoda ilk bakışta "kontrol sağlandı" gibi görünse de, aslında ekonomiyi kronik bir sıkışma rejimine sokar. Bugün yaşanan butlan kararı her ne kadar siyasi bir mesele gibi görünse de aslında yabancılar açısından Türkiye ekonomisinin pimini çekmek için harika bir bahane.
27 Mayıs 2026 00:01

Mutlak Butlan Öyle Mi? Dolar 80 Altın 13 Bin, Hayırlı Olsun!
Yıllardır ekranlarda, köşelerde bas bas bağırıyoruz; "Taşıma suyla değirmen dönmez, borçla refah olmaz, üretim olmadan büyüme masaldır" diye. CHP kurultayına ilişkin verilen "mutlak butlan" kararı ve ardından parti genel merkezi çevresinde yaşanan polis müdahalesi görüntüleri, bu kırılgan cam fanusa inen son çekiç oldu. Hatırlayın, geçmişte Rahip Brunson krizinde ya da Merkez Bankası başkanlarının bir gecede görevden alındığı dönemlerde hukuki ve idari öngörülebilirlik nasıl yara aldıysa, bugün de ana muhalefet partisinin kapısına çevik kuvvet dayanması uluslararası arenada aynı kurumsal kriz algısını tetikliyor. Her ne kadar Cuma günü suni bir toparlanma olsa da, Perşembe günü Garanti, Akbank, İş Bankası gibi devlerin hisselerinde yaşanan o tahta kapanma noktasına gelen çöküşler, sadece teknik bir düzeltme değil; sisteme duyulan güvenin sıfırlanmasının faturasıdır. 1994 krizinde, 2001 krizinde ya da en yakın örnekle Asya mali krizinde sıcak paranın ülkeleri nasıl bir gecede çöle çevirdiğini tarih yazdı. Citibank, JPMorgan gibi büyük uluslararası kurumların "TL pozisyonlarınızı azaltın, kâr realizasyonu yapın" raporları çoktan havada uçuşmaya başlamıştı zaten. Enflasyon yükseldikçe de Merkez Bankası faiz indirimlerini rüyasında görecek, hatta piyasayı daha da sıkıştırmak zorunda kalacak. Yabancı sıcak paraya "gitme, bak daha çok faiz veriyorum" diye yalvaran, ama kendi insanını, kendi sanayisini yüzde 50'yi aşan fonlama maliyetleri altında ezen bencil bir sistem. Uzun lafın kısası; Merkez Bankası'nın kasasındaki dövizi satarak kur tutulur, faiz artırılarak sıcak para çekilir ama kaybolan güven rezerv satarak geri getirilemez.
25 Mayıs 2026 00:17

Faiz Değil, Asıl Dev Kriz Kapıda!
2001 yılında 2,38 olan toplam doğurganlık oranı, bugün 1,42 seviyesine düşmüş durumda. Bir ülkenin verimli nüfusunu koruyabilmesi için doğum oranının en az 2,1 olması gerekiyor. Bizde bu oran 1,42. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde durum daha da dramatik. Kiraların ve yaşam maliyetlerinin uçtuğu; maaşlarla geçinmenin neredeyse imkansız hale geldiği bu kentlerde oran 1,1'e kadar çakılmış durumda. Kürsülere çıkıp "En az üç çocuk yapın" diyenlere karşı; vatandaş doğal olarak mutfağına ve cüzdanına bakıyor. Çünkü herkes biliyor ki çocuk sahibi olmak, aile planından çok; ucu açık ve sonu karanlık bir "finansal risk analizi"... Birileri ısrarla görmezden gelse de gençlerin gelir seviyeleri hayat pahalılığını karşılamıyor. Geçmiş kuşakların tek bir maaşla bile ev alabildiği, çocuk okutup üstüne bir de emeklilik planı yaptığı o " Eski Türkiye" artık yok. Çocuk yapmanın birinci kuralı; "geleceği görebilme duygusu"… Türkiye'de bu oran 1,61 seviyelerine kadar düştü. Önümüzdeki 10 ila 20 yılda gelecek genç işgücü havuzu büsbütün kuruduğunda, neredeyse 1 çalışanın 1 emekliye bakmak zorunda kalacağı bir iflas tablosuyla karşılaşacağız. "fakirleşerek yaşlanan" ve bu yaşlılık yükünü taşıyacak ekonomik altyapısı olmayan bir ülke olma yolunda hızla ilerliyoruz. Hane halkı gelirini çocuk sayısına bölerek ve orta sınıfın vergisini sıfırlayarak "Aile Katsayısı" sistemini kurmuş.
22 Mayıs 2026 01:05

İşte Mehmet Bey'in Mucize Modeli: 1 Trilyonu Aşan Faiz; Alarm Veren Bütçe; Duran Çarşı; Batan Vatandaş
Nisan ayında merkezi yönetim bütçe dengesi sadece bir ayda 338,7 milyar lira gibi dev bir açık verirken; yılın ilk dört ayındaki toplam açık 758,8 milyar liraya koştu ve aynı dönemde faiz giderleri 1 trilyon 133 milyar lirayla rekor kırdı. Mehmet Bey ve çevresi, uzun süredir yüksek faiz politikasıyla iç talebi baskılamayı ve bu yolla enflasyonu kontrol altına almayı başarı sayıyordu. Tabi bir de kamu maliyesi üzerine binen ve her geçen gün daha da ağırlaşan faiz yükü meselesi var. Yılın ilk dört ayında faiz giderlerinin 1 trilyon 133 milyar liraya ulaşması sadece bir rakam değil. Faiz hariç bütçe giderleri bunun en net göstergesi. Meğer ekonomi yönetiminin "sıkılaştırma" söylemi sadece bizi bağlıyormuş. Vatandaşa "tasarruf" edin telkini yapanlar, işin içine kamu harcamaları girince oralı bile değiller. Tapu dairelerinden trafik cezalarına, pasaport kuyruklarından noter işlemlerine kadar hayatın her alanında maliyetlerin fahiş oranda yükselmesi, bütçe dengesinin giderek daha fazla "tüketim ve bürokrasi üzerinden vergi toplama" kolaycılığına kaydığını belgeliyor. Kısacası Mehmet Bey, mucize modeliyle talebi değil, milletin ümüğünü bıçak gibi keserek enflasyonu düşürme kafasıyla Türkiye'yi büyük bir çıkmaza soktu. Kamu maliyesi açısından bakıldığında makro tablo artık tüm çıplaklığıyla ortada: Faiz yükü katlanıyor, harcamalar yapısal olarak genişliyor, vergi tabanı ise yalnızca enflasyon rüzgârıyla şişiyor. Bu üç unsur birbirini bastıran değil, aksine birbirini besleyerek derinleştiren karmaşık bir girdap oluşturdu: Faiz arttıkça yatırımlar duruyor ve büyüme yavaşlıyor; büyüme yavaşladıkça devletin can damarı olan vergi gelirleri risk altına giriyor; gelirler baskılandıkça bütçe açığı daha da büyüyor ve bu açık, kamunun yeniden yüksek faizle borçlanma ihtiyacını, yani sarmalın başına dönülmesini tetikliyor. Ama gel de bunu Mehmet Bey'e anlat!
20 Mayıs 2026 00:01

Mehmet Bey'in "Altın" Fiyaskosu Ve Ödenecek Ağır Fatura
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, "dövize talep yok" dedi. *** Tüm bunlara rağmen Mehmet Bey çıkmış hâlâ, "Bu program olmasa kur nerede olurdu?" diye soruyor. Altına Kaçış: Güvenin sıfırlandığı nokta Mehmet Bey'in övünerek söylediği "Altın dışında dövize talep yok" ifadesi ise tam bir fiyasko. Artık üretim zincirinin her halkasındaki öncelik: Kârlılık ya da büyüme değil, sadece "hayatta kalabilme" refleksi. Yani toplumun geniş kesimleri, sahte "istikrar" yalanıyla ağır bir ekonomik enkazın altında eziliyor. Mehmet Bey, "Yeni vergi artışı yok" dedi. "Vergi Adaleti" yalanı… Özellikle akaryakıt ÖTV' sindeki olası bir gerilemenin bile bütçe için "gelir kaybı riski" olarak nitelendirilmesi, devletin dolaylı vergi bağımlılığının en net göstergesi. Petrol fiyatlarına bağlı 600 milyar liralık potansiyel bir vergi kaybı, vergi yükünün aslında nasıl vatandaşın sırtına yıkıldığının ve vergideki adaletsizliğin hangi boyutta olduğunun da açık itirafı. Kamunun yönettiği fiyatlar için kurulan "Daha yüksek belirlemeyiz" cümlesi ise gelecekteki daha büyük zamların resmi habercisi.
18 Mayıs 2026 00:21