
Ve insanlığın yıllardır sorduğu soru: "Makine işimizi elimizden mi alacak?" Aslında bu soru yeni değil. 2026 yılına geldiğimizde yapay zekâ artık geleceğin vaatlerinden biri değil. Goldman Sachs ve BCG'nin raporları, önümüzdeki birkaç yıl içinde ABD'deki işlerin yüzde 50 ila 55'inin yeniden şekilleneceğini söylüyor. Daha çarpıcı olan ise yüzde 10 ila 15 arasındaki işin tamamen ortadan kalkma ihtimali. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta yapay zekâ bir deprem değil. 2030'a kadar 92 milyon iş ortadan kalkabilir. Artı 78 milyon iş. Bugün "Prompt Engineer", "AI Ethics Officer", "Human-AI Collaboration Specialist" veya "AI Trainer" gibi meslekler birçok kişi için bilim kurgu filmi karakteri gibi duyuluyor olabilir. Çünkü yapay zekâ deneyimli yöneticileri değil, önce çırakları hedef alıyor. Ulusal Yapay Zekâ Direktörlüğü kuruluyor. Quantum ve yapay zekâ yatırımları için kaynaklar ayrılıyor. Bir zamanlar "Türkiye bunu yapamaz" denilen alanlarda bugün dünyanın dikkatini çeken projeler geliştiriliyor. ICT profesyonellerinin yüzde 70'inin 35 yaş altında olması, birçok Avrupa ülkesinin kıskanacağı bir tablo. 1000'i aşan yapay zekâ girişimi de potansiyelin işaret fişekleri gibi gökyüzüne yükseliyor. Bazı üniversiteler hâlâ öğrencileri yapay zekâyla çalışmaya değil, yapay zekâya karşı yarışmaya hazırlıyor. Son üç yılda 2.4 seviyesinden 3.1 seviyesine yükselmiş olması umut verici görünse de küresel yarışın temposunda bu artış bazen yürüyen merdivende ters yöne çıkmaya çalışmak gibi hissediliyor. Günün sonunda yapay zekâ ne kıyamet senaryolarındaki gibi bütün işleri yok edecek bir canavar ne de her sorunu çözecek sihirli bir değnek. Ülkeler için de durum farklı değil. Çünkü yapay zekâ çağında en büyük risk teknolojinin kendisi değil. Yapay zekâ treni çoktan hareket etti ve Türkiye'nin o treni kaçırmaya hiç niyeti yok.
Kaynak: Yeni Çağ
31 Mayıs 2026 17:53
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Başınızı Kaldırın Çocuklar... Biz'bitti' Demeden Bitmez
Kimi elinde kahvesiyle, kimi gözlerindeki uykuyu bile silmeden ekran başına geçti. Çünkü tam 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası sahnesindeydik. 2002'nin bronz madalyalı destanından bu yana geçen yıllar boyunca nice yetenekler yetişti, nice hayaller kuruldu, nice eleme hüsranları yaşandı. Şimdi ise yeni bir nesil, yeni bir umut ve yeni bir hikâye vardı önümüzde. Fakat Dünya Kupası, romantik hikâyelerin değil; acımasız gerçeklerin sahnesidir. Vancouver'da oynanan maçta Avustralya karşısında alınan 2-0'lık yenilgi elbette can acıttı. Türkiye topa yüzde 70'in üzerinde sahip oldu. Skor ise gerçeği anlattı. Oysa Dünya Kupaları böyle kazanılmaz. Büyük hikâyeler, ilk darbede dağılanların değil; aldığı darbeyi güce dönüştürenlerin eseridir. Belki de Dünya Kupası'nın bize verdiği ilk derstir. Çünkü şampiyonluklar yalnızca yetenekle değil, deneyimle kazanılır. Bugün Arda Güler'in yaratıcılığı, Kenan Yıldız'ın cesareti, Barış Alper'in enerjisi ve Hakan Çalhanoğlu'nun liderliği bize büyük hayaller kurduruyor. Ancak Dünya Kupası başka bir atmosferdir. Önümüzde Paraguay maçı duruyor. Sürekli Dünya Kupalarına katılarak, o baskıyı yaşayarak, hata yaparak ve ders çıkararak büyürler. O zaman Dünya Kupası'na katılmayı değil, çeyrek finali... Şimdi safları sıklaştırma zamanı. Çünkü bu hikâye henüz bitmedi. Çünkü ay-yıldızlı formanın içinde hâlâ büyük bir potansiyel yatıyor. Ama mücadele değil. Ve Türk futbolunun bu Dünya Kupası'nda yazacağı daha çok sayfa var.
14 Haziran 2026 18:51

Bazı Sevgilerin Mesaisi Olmaz: Türkiye'yi Sabahın 5'inde Ekrana Kilitleyecek Çılgınlık
Bir neslin çocukluktan yetişkinliğe uzanan yolculuğu kadar uzun bir hasretin ardından Türkiye yeniden Dünya Kupası sahnesinde. "Bizim Çocuklar" yeniden dünyanın en büyük futbol organizasyonunda. 13 Haziran'da Avustralya ile oynuyoruz. Türkiye saatiyle sabah 07.00. 19 Haziran'da Paraguay karşısındayız. Yine sabah 07.00 civarı. 25 Haziran'da ise ev sahibi ABD ile kozlarımızı paylaşacağız. Sabah 05.00. Dünya Kupası izlemek için alarm kurduğumuz saatler, insanların işe gitmek için uyandığı saatlerle yarışıyor. Bir tarafta "Gol mü oldu?" diye bağıranlar... Diğer tarafta "Ben hâlâ rüya mı görüyorum?" diye kendini sorgulayanlar... 2026 Dünya Kupası'nın bize sunduğu deneyim biraz buna benziyor. 48 takım, 104 maç, milyarlarca dolarlık yayın gelirleri, dev sponsorluk anlaşmaları ve Kuzey Amerika'nın prime-time saatleri... İngilizler gece 01.00'de başlayan maçlardan şikâyet ediyor. "Kim daha az uyuyacak?" ligi. Yine aynı şeyi söyleyeceğiz: Haydi Türkiye! Haydi Bizim Çocuklar! Milli Takım sevgisi de onlardan biridir. *** Milli Takım için hazırlanan Sefo imzalı "Türkiye'm" şarkısına da ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Bana göre, 24 yıllık Dünya Kupası hasretinin ardından oluşan atmosferi başarıyla yansıtan bir eser olmuş. Özellikle Tarkan'ın 2002 Dünya Kupası için yaptığı ve hafızalarımıza kazınan o efsane milli takım şarkısı "Bir Oluruz Yolunda" şarkısından sonra Milli Takım ruhuna en çok yakışan işlerden biri olduğunu düşünüyorum.
07 Haziran 2026 19:03

Türkiye'de İklim Krizi Alarmı
Yağmur artık eski yağmur değil. Gökyüzü, sanki yıllardır biriktirdiği öfkeyi Türkiye'nin üzerine boca ediyor. Ve biz hâlâ televizyon ekranlarında, suya kapılmış arabaların görüntülerini izlerken klasik cümleyi kuruyoruz: "Yetkililer inceleme başlattı." Doğa artık PowerPoint sunumu istemiyor. Mayıs 2026… Samsun'da yollar nehre döndü, Hatay'da tarım arazileri bir gecede yok oldu, Gaziantep'te çatılar uçtu, Şanlıurfa'da insanlar sel sularına karşı hayat mücadelesi verdi. Meteoroloji verilerine göre sadece nisan ayında tam 148 şiddetli meteorolojik olay yaşandı. Daha baharın başında gökyüzü adeta "fragmanı izlettim, filme hazır olun" diyor. Ama mesele sadece hava değil. Orman mı? "Manzarası güzelmiş" deyip kes. Sonra yağmur yağınca şaşır: Türkiye'de şehir planlaması bazen çocukların oynadığı "yerden yüksek" oyununa benziyor. Ama bazıları hâlâ olaya "normal mevsim geçişi" diyor. Adeta toplumsal hafızamızın "sil baştan" tuşu var. Ama ertesi gün sosyal medyada yine aynı cümle dolaşıyordu: "Allah beterinden korusun." Belki de artık biraz da kendimizi kendimizden korumamız gerekiyordur. Öncelikle şu "geçmiş olsun siyaseti"nden çıkılmalı. Ve biz hâlâ "bu kadar yağmur da normal değil" diyerek şaşırıyorsak, belki de asıl felaket gökyüzünde değil, alışkanlıklarımızdadır.
24 Mayıs 2026 18:57

Sokaklar Mı Suç Bataklığı, Yoksa Ekranlar Mı? Rakamlar Ne Diyor?
Bir köşede "olay yeri inceleme", diğer köşede buz gibi bakışlarla cinayet çözen karakterler. İzleyici içinden geçen cümle: "Memleket tamamen suç bataklığı olmuş…" Rakamlar bazen manşetlerden daha dürüst konuşur. Bugün suç korkusunu büyük ölçüde ekranlar yönetiyor. Gerçek sokaklarla, dijital sokaklar arasındaki fark ise bazen geceyle gündüz kadar açık. Çünkü modern insan artık yaşadığı şehri pencereden değil, suç dizilerinin filtresinden izliyor. 100 bin kişide yaklaşık 5.5-5. 8 cinayet oranı. Hollywood'un neon ışıkları altında dünyanın "özgürlük merkezi" olarak pazarlanan ülkesi, aynı zamanda gelişmiş dünyanın en kanlı istatistiklerinden birini taşıyor. Batı Avrupa'da cinayet oranları 100 binde 0.8-1.0 seviyelerinde. İsviçre, Norveç, Danimarka gibi ülkeler adeta suç oranlarının yoga yaptığı coğrafyalar. İnsan bazen bu rakamları görünce "Acaba bu ülkelerde polisler boş vakitlerinde örgü mü örüyor?" diye düşünmeden edemiyor. Avrupa ortalamasının üzerinde ama ABD'nin oldukça altında. Yani ne Kuzey Avrupa'nın steril huzurundayız ne de Amerikan suç istatistiklerinin karanlık labirentinde. Şiddet içerikli yapımların en büyük etkisi doğrudan suç üretmeleri değil, suç algısını çarpıtmaları. CSI, Law Order tarzı yapımları yoğun izleyen bireyler, gerçek dünyadaki suç oranlarını olduğundan 2-2.5 kat fazla tahmin ediyor. Ama bilim dünyasının net biçimde söylemediği şeyi sosyal medya yorumcuları büyük bir özgüvenle söylüyor... "Diziler yüzünden suç artıyor!" Oysa gerçek hayat TikTok yorumlarından biraz daha karmaşık. Polisiye dizilerin yükselişiyle suç oranlarındaki bazı dalgalanmalar arasında paralellik kuruluyor. Evet, suç dizileri etkileyebilir. Çünkü gerçek dünyada güvenliği belirleyen şey senaryo değil; ekonomi, eğitim, hukuk, aile yapısı ve devlet politikaları.
17 Mayıs 2026 17:46

Hantavirüslü Gemideki 3 Ölümün Perde Arkası
Mayıs 2026… Atlantik'in ortasında süzülen lüks keşif gemisi MV Hondius… Ve bir anda manşetlere düşen o cümle: "Ölümcül virüs gemide!" Modern çağın korku senaryosu artık böyle başlıyor. Eskiden korku filmlerinde hayaletli şatolar vardı; şimdi ise Wi-Fi bağlantılı lüks gemiler, YouTuber'lar ve sosyal medya bildirimleri var. Sanki Atlantik'in ortasında küçük çaplı bir sağlık vakası değil de kıyametin fragmanı yaşanıyor. MV Hondius'ta üç kişinin hayatını kaybetmesi elbette ciddiye alınmalı. Ancak olayın kendisinden daha hızlı yayılan şeyin virüs değil, korku olması dikkat çekici. Dünya Sağlık Örgütü "genel risk düşük" diyor. Bir taraf çoktan "Yeni pandemi geliyor!" diye bağırıyor. Diğer taraf "küresel deney", "yeni aşı sezonu hazırlığı", "turizm lobisinin oyunu" diyerek komplo fabrikalarını gece vardiyasına sokmuş durumda. Sanki dünyanın gizli bir yeraltı merkezinde kötü adamlar oturup "Bu yaz hangi virüsü trend yapalım?" toplantısı yapıyor. "Acaba taşıdı mı?", "Temas etti mi?", "Yeni zincir mi başlıyor?" Tartışmalar öyle bir noktaya geldi ki insan bazen şunu düşünüyor: Virüsten çok dedikodu bulaşıcı olabilir. Öte yanda Emin Yoğurtçuoğlu ve eşi gibi gemide kalan isimler daha sakin açıklamalar yapıyor. Çünkü korku satıyor. Yani sosyal medyada anlatıldığı gibi birinin yanından geçince havadan yayılan kıyamet virüsü değil. Fakat çağımızın en büyük endüstrisi artık korku üretimi. Bir ekran yüzü çıkıp sakin konuşsa kimse izlemiyor; ama gözlerini büyütüp "Asıl gerçekleri açıklıyorum!" dediği anda milyonlar ekrana koşuyor. İnsanlık artık her sağlık haberinde kıyametin fragmanını arıyor. Bilim insanları "risk düşük" dedikçe bazıları hayal kırıklığına uğruyor sanki.
10 Mayıs 2026 18:43

Milyonları İlgilendiren Dönüşüm: Dijital Türk Lirası
Merkez Bankası'nın 2026 itibarıyla genişletilmiş pilot testlere geçtiği ve 2027-2028 döneminde kademeli olarak devreye alınması planlanan bu sistem, Türkiye'nin finansal mimarisinde köklü bir değişimin habercisi. Türkiye'de uzun yıllardır tartışılan kayıt dışı ekonomi, dijital parayla birlikte daha görünür hale gelebilir. Bir başka açıdan bakıldığında, Dijital TL aynı zamanda enflasyonla mücadelede yeni bir araç olarak görülüyor. Bu çekinceler, çoğu zaman "teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insan faktörü unutulmamalı" düşüncesinden besleniyor. Örneğin, "programlanabilir para" konusu sıkça tartışılıyor. Elektrik kesintileri, sistemsel aksaklıklar ya da siber güvenlik gibi başlıklar, sadece Türkiye'de değil, dijital para üzerine çalışan tüm ülkelerde tartışılıyor. Dijitalleşme, şehir merkezlerinde yaşayan ve teknolojiye hakim kesimler için oldukça hızlı bir geçiş anlamına gelebilir. Ancak daha geleneksel yöntemlerle ekonomik faaliyetlerini sürdüren kesimler için bu süreç biraz daha zaman alabilir. Bu da sürecin sadece teknik değil, aynı zamanda sosyolojik bir dönüşüm olduğunu gösteriyor. Sonuçta Türkiye, dijital para çağının kapısını aralıyor. Bu kapının ardında daha hızlı, daha şeffaf ve daha entegre bir ekonomi var.
03 Mayıs 2026 18:11

Eski Pist, Yeni Başlangıç: Motor Yeniden Çalışıyor
24 Nisan 2026… Takvimde sıradan bir gün gibi durabilir. Ama bazı tarihler vardır; bir ülkenin nabzı o gün biraz daha hızlı atar, şehirler biraz daha gürültülü, umutlar biraz daha yüksek olur. Formula 1, Türkiye'ye geri dönüyor. Bu kez kapıyı çalıp "birkaç günlüğüne geldim" demiyor. 2027'den 2031'e kadar sürecek 5 yıllık anlaşma, sadece bir spor organizasyonunun dönüşü değil; bir ülkenin yeniden dünya sahnesine hızla çıkma iradesidir. Efsanevi 8. viraj, Turn 8… Sadece bir viraj değil, bir karakter testidir. Türkiye'nin Formula 1 ile ilişkisi hep biraz yarım kalmış bir hikayeye benziyordu. Ardından pandemi yıllarında gelen kısa bir "nostalji bölümü". Bu kez hikaye yarım bırakılmayacak. Bu dönüş, "bir daha ne zaman geliriz" belirsizliğini değil; "buradayız ve kalıyoruz" kararlılığını taşıyor. İstanbul artık sadece bir yarış noktası değil, takvimin kalıcı bir durağı olacak. Bir Formula 1 hafta sonu, sadece pistte dönen araçlardan ibaret değildir. Turn 8'deki o kusursuz çizgiyi yeniden yakalar. 2027'de ışıklar söndüğünde ve araçlar start çizgisinden fırladığında, aslında sadece bir yarış başlamayacak.
26 Nisan 2026 18:37

Çocuklara Bu Karanlığı Nasıl Anlatacağız?
"Okul saldırı sı" da onlardan biri. Ama Nisan 2026'da Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta yaşananlar, bu cümleyi paramparça etti. Ve bu tam olarak öyle bir acı. *** Siverek'te bir sabah... Saat 09:30 civarı. Yaşanan travma henüz çok tazeyken, yaklaşık 28 saat sonra Kahramanmaraş'ta başka bir okul... Bu iki olay sadece iki şehirde yaşanmış "bireysel vakalar" değil. *** Sosyal medyada dolaşan cümleler, aslında hepimizin iç sesine dönüşmüş durumda: "Okul, çocuk, silah, ölüm... asla aynı cümlede olmamalıydı." Ama artık o cümle kuruldu. Bir başka yorumda şöyle deniyor: "Ekonomik krizler gelir geçer ama sosyal krizler kolay kolay geçmez." Belki de en çarpıcı tespit bu. Çünkü bu yaşananlar bir güven krizidir. Bir başka sesin dediği gibi: "Bir çocuğun zihni nasıl bu kadar kararabilir?" Belki de en ürkütücü soru bu. Belki de bu yüzden bazıları "milli yas ilan edilmeli" diyor. Bizler artık "Okulları mı koruyalım, çocukları mı, yoksa geleceğimizi mi?" sorularıyla baş başayız. Ve bu yazıyı okuyan herkes biliyor ki; Yaşananlar karşısında kelimeler gerçekten kifayetsiz.
19 Nisan 2026 13:04

Türkiye'de Uyuşturucunun Gerçek Yüzü: Ter Kokan Ayna
Türkiye son günlerde tuhaf bir aynaya bakıyor. Diğerinde magazin sayfalarından taşan "ünlü operasyonları"… Dünya genelinde tabloya baktığınızda Türkiye "ağır kullanıcı ülkeler" içinde değil. Küresel ölçekte 15-64 yaş arası nüfusun yaklaşık %5,8'i en az bir kez uyuşturucu kullanmışken, Türkiye'de bu oran %3,1 civarında. Çoklu madde kullanımı %57'yi geçmiş durumda. %83'ü "kullanım" kapsamında. Yani artık bu iş "şu şehirde var, burada yok" meselesi değil. Çünkü aynı anda on binlerce "isimsiz" dosya açılıyor, yüz binlerce kişi sisteme giriyor. Bugün Türkiye'de uyuşturucu meselesi bir "suç" olmaktan çok bir "toplumsal semptom" haline gelmiş durumda. Türkiye hala dünyanın en kötüleri arasında değil.
12 Nisan 2026 18:16

Türkiye'den Bir Osimhen Neden Çıkmaz?
Türkiye'de bir çocuğun hayal kurması, çoğu zaman bir spor dalını seçmekle değil; o sporun fiyat listesini görmekle başlar. Ama mesele şu: Bu ülke elit sporları geçtim, "en ulaşılabilir" olanı bile elit yapmayı başarmış durumda. Ama o masa, İstanbul'un ortasında bir "merkezde" duruyorsa, iş değişiyor. Çünkü bir çocuğun önüne satranç tahtası koyup "şah mat düşün ama fazla da büyütme" demek… Sonra fiyat geliyor... Haftada 1,5 saat. Ayda 4 ders. Üstüne bir de klasik cümle: "Derslerimiz dolu, sadece 1 boşluk var." Ah o "son 1 kontenjan" cümlesi… İnsanın içinden şu geçiyor: "Biz de satranç biliyoruz kardeş, dün öğrenmedik bu işi." Şimdi gelelim asıl meseleye. Kimse "ben ortalama olayım" diye başlamaz. Daha başta "çok da yükselme" diyoruz. Basketbolda seçmelerde "tanıdık" aranıyor. Sonra dönüp diyoruz ki: "Neden dünya yıldızı çıkaramıyoruz?" Belki de çünkü biz yıldızları doğmadan söndürüyoruz. Çocuk topa vurmak istiyor, saha yok. Satranç oynamak istiyor, fiyat duvar gibi. Basketbol oynamak istiyor, salon dolu. Her yerde bir "ama" var. Ve o "ama"lar büyüdükçe, hayaller küçülüyor. Türkiye'de spor, bazen yetenekten çok bütçe işi. Not: Satranç merkezi gibi düşünüp size Maradona, Pele, Cristiano Ronaldo, Messi, Ronaldinho, Zidane... hiçbirini saymadım.
05 Nisan 2026 20:02

Abd Balonu Patladı: İran, Bir Füzeyle Özgürlük Heykeli'ni Yerle Bir Etti
Sosyal medyada ise; "büyük güç" ABD savaşı çoktan kaybetti. Sosyal medyada son bir hafta içinde ABD ile İran arasındaki diyaloglar şöyle özetleniyor: ABD: Taleplerimizi karşılamak için 48 saat veriyoruz. ABD: ABD birliklerini göndereceğiz. Beyaz Saray'ın resmi hesaplarından ardı ardına paylaşılan sözde "şifreli mesajlar" ile yeni bir korku dalgası yaratılmak isteniyor. ABD plajlarında röportaj yapan ve savaş sorulduğunda "Amerikan'nın tek derdi, yarın giyeceğim bikini" diyen gençler dünyadan bihaberken, diğer bir noktada Trump'a ağır eleştirel protestolar da gerçekleşiyor. H ollywood'daki Şöhretler Kaldırımı'nda, ABD Başkanı Donald Trump'a ait yıldıza "pedofili" ve "savaş suçlusu" yazıldı. Hamaney'in bakışları arasında bulutların arasında süzülerek ilerleyen İran yapımı füze, ABD'ye ulaşarak "meşhur" Özgürlük Heykeli'ni tam isabetle yerle bir ediyor. "Meşhur" dedik ama... İran, ABD'nin "müzakere teklif et, düşmanın gardını düşür ve vur" taktiğini çözmüş durumda ki bu sebepten Trump'ın girişimleri, İran'ın zaten güvenmediğinden sebepli karşılıksız kalıyor.
26 Mart 2026 13:12

Kontrolden Çıkan Zeka: İnsanın Yarattığı Gölge, Sahibine Mi Yürüyor?
Şimdi korkmamız gereken şey, ne yaptığını bilmeyen değil, ne yaptığını bizden daha hızlı yapan yapay zeka. Ve gördüğümüz şey pek de güven verici değildi. Modern çağın refleksi devreye girdi: "Yapay zekaya soralım." Bir mühendis, soruyu analiz etmesi için bir yapay zeka ajanına yönlendirdi. Ama sonra o "ajan" sahneye çıktı. Bir zamanlar "yardımcı araç" dediğimiz sistem, bir anda kontrolü ele alan bir oyuncuya dönüştü. Yapay zeka ajanı, mühendisten izin almadan kendi başına bir yanıt yayınladı. Meta'nın bu olayı "Sev 1" yani en yüksek ikinci tehlike seviyesiyle sınıflandırması, aslında buzdağının sadece görünen kısmı. Çünkü asıl mesele bir hata değil. Bu olay bize şunu gösterdi: Yapay zeka artık sadece bir araç değil; potansiyel bir risk aktörü. Gerçek hayatta o "inisiyatif", bir e-posta kutusunu silebiliyor. Üstelik açıkça "onay almadan işlem yapma" talimatı verilmiş olmasına rağmen. Meta'nın Süper Zeka bölümünde görevli Summer Yue'nin yaşadığı olay, bu meselenin artık bir istisna olmadığını kanıtlıyor. Ama yapay zekaya gelince, "geliştirme sürecinde böyle şeyler olabilir" deniyor. Çünkü yapay zeka hata yaptığında, bunu hızla ve ölçeklenebilir şekilde yapıyor. Sorun, teknolojinin etrafına örülen kör güven. Yapay zekaya bir kahin gibi davranıyoruz. Çünkü "ilk kim daha akıllı yapay zekayı üretirse" yarışı var.
22 Mart 2026 15:39