
"Y obazlık" genellikle dini inançları körü körüne ve sorgulamadan savunmayla ilişkilendirilse de, hayatın her alanında görülebilen katı ve kapalı bir zihin hâlidir. Herhangi bir konuda aşırı tutucu ve fikirlerini sorgulamaya kapalı olan kimselere "yobaz" denir. Leon Festinger'ın 1950'lerde ortaya koyduğu bilişsel uyumsuzluk (cognitive dissonance) teorisi, bu sorunun belki de en güçlü yanıtını sunar. Bu, çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, zihnin iç tutarlılığını koruma mekanizmasıdır. Sosyal psikolog Henri Tajfel'in "sosyal kimlik teorisi", insanların kendilerini büyük ölçüde içinde bulundukları gruplar üzerinden tanımladıklarını gösterir. "Yanılmışım" demek, çoğu kimse tarafından entelektüel bir düzeltme yapmak gibi değil, "ben eskiden olduğum kişi değilim" demek gibi algılanır. Dolayısıyla "yanlışta ısrar", çoğu zaman akıl dışı bir inat değil, duygusal bir savunmadır. Yobazlık çoğu zaman korkudan ve özgüven eksikliğinden besleniyor: belirsizlik korkusu, değişim korkusu, kaybetme korkusu empatiye alan bırakmıyor. Oysa içeriden bakıldığında, çoğu zaman kırılgan bir zihnin kendini koruma çabası.
Kaynak: Karar
21 Mart 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Küçük Hesaplara Dalıp Tsunamiyi Unutmak
Eski Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz, 31 Mayıs 2026 günü Serdar Akinan'la yaptığı söyleşide çarpıcı bir benzetme yaptı: Baş döndürücü bir hızla dönen dünyanın üzerinde kaynayan bir okyanus düşünün. İklim krizi, küresel güç mücadeleleri, demografik baskılar, ekonomik çalkantılar, teknolojik devrimler... Liderlik elbette önemli ama liderleri dalgaların sebebi sanmakla, onları dalgalar karşısında doğru manevraları planlayıp uygulayan kaptanlar olarak görmek arasında fark var. *** "Çark-ı felek" her zaman şans getirmez! Âl-i İmrân suresinin 140. ayeti toplumsal hayatın döngüsel karakterine işaret eder: Güç ve zaaf, yükseliş ve çöküş, bolluk ve darlık sürekli yer değiştirir. İnsanın akıl, öngörü ve stratejik düşünme becerileriyle başına geleceklere karşı tedbir alma imkânı her zaman vardır. Yusuf Suresi'ndeki kıssa, bunun güzel bir örneğidir: Yedi bolluk yılının ardından yedi kıtlık yılının geleceğini haber veren rüyayı yorumlayan Hz. Yusuf, bolluk yıllarında elde edilen ürünlerin önemli bir kısmının korunmasını sağlayacak bir yöntem bulur. Elbette Hz. Yusuf'a bildirilen gelecek bilgisi ilahî bir lütuftur. Krizler her zaman fırsatlarla birlikte gelecektir.
06 Haziran 2026 00:01

Sana Benim Gibi Bakmayanın Mezarını Kazacağım!
Aklını sanal hudutlarla kuşatan insan, o sınırların ötesinde yer alan düşünceleri hiçbir zaman " içeriden " kavrayamaz. Bu fikirleri -çürütme gayesiyle olsa bile- yakından incelemeyi " tehlikeli " sayarlar. Kendi sınırlarını gerekirse zorla ya da gizlice başkalarının zihinlerine yerleştirmek, ideolojisini yahut inançlarını diğer herkes için " mecburi " hale getirmek ister. Örnek olarak Arif Nihat Asya'nın meşhur "Bayrak" şiirini verebiliriz: Şiddet, nefret ve dışlayıcılık içeren bu söylem, pedagojik açıdan hiç uygun değil. Bu tür söylemler, farklı düşüncelere kapalı zihinsel kalıpları yeniden üretir. Bir sembole kendisi gibi bakmayanın "mezarını kazmak" gibi " mafyatik " bir tehdidi, eğitim materyali olarak kullanmak ne büyük hata! Elbette toplum olmak için ortak değerlere, bir " ortak paydaya " ihtiyacımız var. Ama herkes istiyor ki kendi inançları ortak payda kabul edilsin.
30 Mayıs 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Rakip Yoksa Lig De Yoktur
İktidarın elindeki siyasi gücü kullanma biçimi, toplumu bir arada tutan görünmez bağları, yani "toplumsal sözleşmeyi" hoyratça tahrip ediyor. Durum o kadar vahim bir noktaya evrildi ki, artık yapılanların yanlışlığını anlatmak için hukuk metinlerine başvurmak yeterli değil; işin özüne, " zekâ " ile " akıl " arasındaki o hayati farka ve bir oyunu "oyun" yapan kuralların tabiatına bakmamız gerekiyor. Sosyoloji ve siyaset bilimi bize şunu söylüyor: Bir toplumu bir arada tutan " harç " kanunlar değil, kanunların meşruiyetine duyulan inançtır. Hobbes'tan Rousseau'ya pek çok düşünürün vurguladığı gibi, her toplum yazılı olmayan bir "toplumsal sözleşme" temelinde yükselir. Bir takım çok sert oynayabilir, hakemi yanıltmaya çalışabilir, rakibi provoke edebilir; bunlar oyunun sınırları içinde kalan " çirkefliklerdir "; hoş karşılanmasalar da oyunun sürmesini engellemezler. Ancak bir takımın " biz gol atarsak sayılır, rakiplerimiz atarsa sayılmaz " demesi, artık bir oyun stratejisi değil, oyunun doğrudan ilgasıdır. " Rakip takımın oyuncularından herhangi birisini sebepsiz yere oyundan attırabiliriz, bizim oyuncularımız ise ne yaparlarsa yapsınlar kırmızı kart görmeyecekler " demek, ligi bir yarışma olmaktan çıkarıp bir infaz sahnesine çevirir. Zekânın kısa vadeli zaferleriyle büyülenen, ancak aklın sunduğu " sonuçları hesaplama " yetisini yitiren iktidar, toplumsal sözleşmeyi hükümsüz kılıyor.
23 Mayıs 2026 00:01

Sömürgeciliği Anlatırken Gerçeği Kaçırmak
Bir Afrikalı maden işçisinin günlük yaşamını anlamak için Said'in Oryantalizm'i elbette işe yarar, ama o işçinin maaşını, patronunu, sendikasını, küresel maden fiyatlarını anlamak için başka araçlar gerekir. Postkolonyalizm, bu araçları çoğu zaman göz ardı eder. Teorinin en çok alıntılanan isimlerinin büyük bölümü Batı'nın önde gelen üniversitelerinde çalışmaktadır. Bu konumdan konuşan bir teorinin, madunun sesini ne ölçüde yansıttığı, ne ölçüde Batılı entelektüel çevrelerin kendi vicdan muhasebesine hizmet ettiği üzerine eleştirel bir tartışma yürütülmesi gerekir. Oysa ne Batı bütünüyle şeytan olan yekpare bir yapıdır ne de "Üçüncü Dünya" monolitik. "Post" öneki, sömürgeciliğin sona erdiği izlenimini yaratır. Bu bağlamlarda "postkolonyal" demek, devam eden bir şiddeti görünmez kılmaktır. Eğer söylem analizi, sömürgeci iktidarı deşifre etmek için evrensel bir araçsa, sadece Batı'ya uygulanmaması gerekir. Postkolonyal teorinin sınıf çatışmasını, maddi üretimi, devam eden yerleşimci şiddetini ve kendi Batı-merkezli metodolojisini göz ardı ettiği görülüyor.
16 Mayıs 2026 00:01

Askerimin, Polisimin Yanındayım Derken
1999 yapımı Yeşil Yol (The Green Mile) filmi, ünlü yazar Stephen King'in aynı isimli romanından uyarlanmıştır. Romanda "Percy Wetmore" adında, idam koğuşunda görev yapan "torpilli" bir gardiyan vardır. Kemal Tahir'in "Kurt Kanunu" romanında da Percy'e çok benzeyen bir tip vardır: Abdülkerim. Kemal Tahir, Abdülkerim'i şöyle anlatır: Percy ve Abdülkerim, aynı ailenin üyeleridir: Gücün çevresinde dolaşan, ona yaklaşınca kirlenen, uzaklaşınca savrulan; bağımsız bir iradeden mahrum 'ara figürler'. Kurumsal gücü istismar edenler, "vazifeli" kimliğinin verdiği dokunulmazlık hissiyle, ahlaki ve hukuki sınırları daha kolay ihlal ederler. Üniformayı, rozeti, makamı "ahlaki muafiyet" sağlayan zırhlar gibi görürler. Maalesef böyle "zorba figürlere" özenip onların sadistliklerini alkışlayan pek çok kimse var. 12 Eylül hapishanelerinde yaşanan insanlık suçları gibi… Bu hakları kullandırmamak için uygulanan keyfî şiddet, "düzeni sağlama" değil, hukukun ihlalidir.
09 Mayıs 2026 00:01

Cehennemin Elitlerine Komşu Olmak
Meşhur "Breaking Bad" dizisi, mütevazı kimya öğretmeni Walter White'ın akıllı, dürüst ve merhametli bir baba olmaktan çıkıp korkunç bir suçluya dönüşmesini anlatıyordu. Bir noktada fark ettik ki onun " kazanmasını " istiyoruz: kanser hastası, mağdur, iyi bir adamın değil, zalim bir uyuşturucu baronunun! Meşhur "Counter-Strike" oyununda, teröristlerle savaşan askerleri oynamanız şart değildir; terörist olarak oynamayı seçebilirsiniz. Başka bir popüler bilgisayar oyunu olan GTA'da ise dürüst yoldan "kazanma" seçeneği tasarımsal olarak dışlanmıştır: her türlü ahlaksızlığı yaparak "kazanan" bir suçluyu oynarsınız. Hak yiyen, kural çiğneyen, "Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz" aktörlerin bu hedeflere ulaştıklarını gördükçe, birçok insan için "iyi olmak" cazibesini yitiriyor, "karanlık tarafa giden yol" mecburi istikamet gibi görünmeye başlıyor. Şiiri şöyle bitiyormuş: "Sen Cehennem ehlinin efendisisin, Oraya düştüğünde Karun, Firavun ve Ebu Cehil gibi büyük zalimlerle komşu olursun." Bunu duyan Mecusi, " Ben sana yardım ettim, sen de karşılık olarak beni cehenneme mi koydun? " deyince, Bedevi şöyle cevap vermiş: " Seni sıradan kimselerle değil, cehennemin ileri gelenleriyle komşu yaptım " Mecusi'nin sitemine bedevinin verdiği cevap, çarpık bir mantığı gözler önüne seriyor: Bir toplulukta 'elit' ya da 'elitlere yakın' olmak bir ödüldür; o topluluk cehennemlik olsa bile! Ama böyle olursa o kapının ardında "yaşanabilir" bir dünya olmayacaktır. Tüm oyuncular "akıllıca" davranıp kuralları çiğnemeye başlarsa oyun biter. Adını ister "ilahi gazap" ister "sosyal çözülme" koyun, "kötülük" kitlesel bir tercih haline gelmişse felaket kapıyı çalıyor demektir!
02 Mayıs 2026 00:01

Bu Canavarla Nasıl Savaşacağımızı Bilmiyoruz
Veriyi gözetim gücüne, gözetimi siyasi nüfuza, nüfuzu da küresel iktidara dönüştüren bir teknoloji şirketi kendisine bu ismi verdi: Palantir Technologies. Silikon Vadisi'nin bu en karanlık şirketi, 18 Nisan 2026'da 22 maddelik bir " manifesto " yayımladı. Şirketin kurucusu Alex Karp ve hukuk danışmanı Nicholas Zamiska'nın "Teknolojik Cumhuriyet" adlı kitabından damıtılan bu metin, sanki çöküş sürecine giren Batı medeniyetini kurtarma çağrısı gibi yazılmış. Fakat daha yakından bakıldığında bambaşka bir şey görülüyor: Teknolojinin "aşağı kültürlere" tahakküm için silahlaştırılması gerektiğini ileri süren; savaş ve kaos isteyen, kendi ürün kataloğunu medeniyetin kurtuluş reçetesi olarak sunan bir elitin meydan okuması bu! Metin, demokratik tartışmayı "engel", regülasyonu "çekingenlik", çoğulculuğu "boş iş", barışı ise "stratejik bir zayıflık" olarak görüyor. Palantir'in "manifestosu", çok daha büyük bir sorunun semptomlarından biri. Oysa bugünün teknoloji tekelleri, veri depolama, işleme ve dağıtım altyapılarını küresel ölçekte kontrol eden bir kapasiteye sahipler. Bu sadece ekonomik bir büyüklük değil; siyasi bir güç. Teknoloji şirketlerinin "tekno-lordlar" olarak da anılan yöneticileri, fiilen iktidar kullanan yeni bir aristokrasi sınıfı oluşturuyorlar. Şimdi de ham hırslarını "medeniyet kurtarıcılığı" gibi ideolojik bir çerçeveye oturtarak meşrulaştırmaya kalkıyorlar.
25 Nisan 2026 00:01

Dehumanizasyon: Zulmedebilmek İçin İnsanlıktan Çık(ar)mak
Devletlerin ya da güçlü isimlerin zorbalıklarına alet edilen pek çok polis, asker, savcı, hâkim, gazeteci, öğretmen, din adamı arasında "bu kötülüğe alet olmayacağım, bu oyunu oynamıyorum" diyerek istifa edebilene pek rastlanmıyor. Black Mirror dizisinin " Men Against Fire " isimli 3. Sezonunun 5. Bölümü bu konuyu işliyor: Askerlerin beyinlerine yerleştirilen MASS adlı bir nöral implant, askerlere zavallı sivilleri çirkin, zombi benzeri mutant yaratıklar gibi gösteriyor ki onları vicdan azabı duymadan öldürebilsinler. Naziler, Yahudilere "sıçan", "bit", "hamamböceği", "parazit", "haşere", "tilki", "akbaba" dediler. Ruanda'da Hutu radikalleri, Tutsileri "inyenzi" (hamamböceği) diyerek dehumanize ettiler. Bu propaganda ile binlerce Hutu militanı (Interahamwe) ve destekçileri, 100 gün içinde yaklaşık 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu'yu, kadın, genç, çocuk, bebek demeden öldürdü. Myanmar'da ordu (Tatmadaw), halkı Müslüman azınlığa karşı kışkırtmak için Rohingya'lara "kurtçuklar", "köpekler", "hamamböcekleri", "haşerat", "Bangladeşli işgalciler" gibi isimler taktı. Bugün Siyonistler de Yahudi olmayanlara "goyim", "hayot adam" (insansı hayvan) ve "terörist" diyerek Gazze, Lübnan ve İran'da aynı şeyi yapıyor. Ne zaman "Anadolu çomarı", "Ermeni dölü", "Suriyeli parazit", "Rafızi köpeği" gibi laflar okusam ya da işitsem irkiliyorum. Bunun ötesine geçerek, onun "bizim gibi" bir insan olmadığını, dolayısıyla hukuk karşısında bizimle eşit olmadığını söylüyorsak Naziler, Hutular ya da Siyonistler gibi canavarlaşmaya başlamışız demektir.
18 Nisan 2026 00:01

Azgın Azınlığın Kıyamet Düşleri
Hristiyanlara, Yahudilerin "seçilmiş halk", İsrail'in "Tanrı'nın gözbebeği" olduğunu anlatıyor. John Hagee ismine, Grace Halsell'in (1923-2000) "Tanrı'yı Kıyamete Zorlamak" (Forcing God's Hand: Why Millions Pray for a Quick Rapture and Destruction of Planet Earth) isimli meşhur kitabında rastlıyoruz. Kitabında John Hagee'ye Hristiyan Siyonizminin önde gelen figürlerinden biri olarak değinen Halsell, onun "dünyanın sonunun yaklaştığı" ve Amerika'nın modern bir "Titanik" gibi felakete doğru gittiği iddialarını aktarıyor. Pek çok analist ABD'nin İran'a saldırısını "emperyalist emellerle" açıklarken, bu "irrasyonel" hamlenin ardındaki en güçlü motivasyonun evanjelist odaklarca üretildiği gerçeğini ıskalıyor. Normların, ilkelerin ve kuralların buharlaştığı, gücün (iktidarın) neredeyse tek "hakikat" olarak görüldüğü günlerden geçiyoruz. Lübnanlı düşünür Nassim Nicholas Taleb "Skin in the Game" kitabında "Azınlık Kuralı" yahut "Azınlığın Belirleyiciliği" diye çevirebileceğimiz bir kural olduğunu ileri sürüyor: Kararlı, esnek olmayan bir azınlık - toplumun yalnızca %3-4'ü bile olsa - çoğunluğun davranışını ve tercihlerini belirleyebilir. Bunun için azınlığın iki özelliği olması gerekir: İnançlı ve uzlaşmaz (intransigent) olmaları, yani çoğunluğun kurallarına uymamaya kesinlikle kararlı olmaları. Sayıca çok az oldukları için ciddi bir etki yaratmaları beklenmeyecek radikal azınlıklar güçlerini, "kitleleri manipüle ederek harekete geçirme becerilerinden" alıyorlar.
04 Nisan 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Zihnimizdeki Putları Kırmak Mümkün Mü?
İngiliz filozof ve bilim adamı Francis Bacon, 1620'de yayımladığı Novum Organum kitabında, insan zihninin hakikati algılamasını engelleyen önyargı ve yanılgı kalıplarını "idola" (Latince: putlar, sahte imgeler) adıyla sistemleştirmişti. "Empirizmin babası" olarak adlandırılan Bacon'a göre; insan zihni, hakikati olduğu gibi yansıtmaz aksine onu çarpıtır. Zihnimizin hakikati çarpıtmasına ve gerçeklerin yerine hatalı düşünceleri koymasına neden olan dört temel yanılgı kaynağı vardır: Kabile putları, Mağara putları, Çarşı putları ve Tiyatro putları. "Kabile" burada insan türünün tamamını ifade eder. Her insan, kendi şahsi "mağarasında" yaşar: Aldığı terbiye, okuduğu kitaplar, hayranlık duyduğu düşünürler, edindiği tecrübeler insanın zihnini belirli yönlere çeker. Bacon'ın en özgün ve en çarpıcı gözlemlerinden biri de "çarşı" putlarıdır. Pazar yeri, insanların bir araya geldiği, alışveriş yaptığı, konuştuğu mekânı temsil eder; yani dili ve toplumsal iletişimi simgeler. 20. yüzyılda Karl Popper ve ardından Thomas Kuhn, "önyargısız gözlem" diye bir şeyin olmadığını gösterdi. Popper, Bacon'un "bilgiye ulaşmanın yolu sistematik tümevarımdır " fikrini reddetti hatta daha da ileri giderek tümevarımın bilimsel yöntemin temeli olamayacağını savundu.
28 Mart 2026 00:01

Düşmanına Muhtaç Bir Kimlik: İslamcılığın Çıkmazı
Kendi özgün tezlerini üretemeyen İslamcılık, bir "anti-tez" olmanın konforuna sığınır. Tıpkı ışığını güneşten alan ay gibi; karşısındaki "Batı", "modernite" veya "sekülerizm" ışığını çektiği an, İslamcılık zifiri karanlıkta kalır. Bu reaksiyonerliğin genetik kodları 19. yüzyıla, Cemaleddin Afgani gibi figürlerin İslam dünyasını sömürgeciliğe karşı uyandırma çabalarına dayanır. Artık ortada sömürgeciye karşı üretilen bir "alternatif dünya vizyonu" yahut "ahlaki bir itiraz" değil, sadece kendi varlığını meşrulaştırmak için muhtaç olunan "düşman" vardır. Necip Fazıl'ın İslamcı camianın zihin kodlarını şekillendiren şu meşhur dizeleri bu tepkisel ruh halini çok iyi özetler: "Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın." Bu mısralar, aslında trajik bir itiraftır. İsmet Özel'in "Kâfirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denir" çıkışı veya üzerinde "Amerikalı değilim" yazan tişörtle verdiği meşhur poz, bu kısır reaksiyonerliğin başka örnekleridir. Bir insanın kimliği, "ne olmadığı" üzerine kurulursa, o kimlik bir hapishaneye dönüşür. "Amerikalı değilim" demek bir duruş olabilir ama "peki kimsin?" sorusuna bir cevap üretmez.
14 Mart 2026 00:01

Toplumun Kanseri: Irkçılık Ve Mezhepçilik
Hemen her gelişmeyle ilgili "fikirlerini" ortaya döken pek çok insanın yazdıklarına bakıldığında hiç de normal olmayan bir ruh halinin röntgeni görülüyor. Sosyal medyada, özellikle X ve Facebook paylaşımlarında kin, nefret, öfke ve korku gibi duyguların ağırlığı hemen hissediliyor. Saldırganlığı doğuran iki marazi zihin kalıbı var: Irkçılık ve mezhepçilik. Kitlelerin bir iç muhasebeye girmesi, gerçeklerle yüzleşmesi, "biz nerede hata yapıyoruz" diye düşünmesi zor. Akıllara hemen "olağan şüpheliler" emperyalizm, kapitalizm, haçlılar, Siyonistler geliyor. Bir müddet sonra "içerideki günah keçileri", düşmanın ajanları olarak algılanmaya başlıyor. Bu da sürekli olarak korkuyu ve "içimizdeki hainler" paranoyasını körüklüyor. Kendi yetersizliğini "ötekilerin" varlığına fatura etme çabası toplumu bir arada tutan görünmez bağları, yani birlikte yaşama iradesini kemiriyor. Başkasının kanıyla beslenen bir "üstünlük" hayali, eninde sonunda kendi evini ateşe veren bir kundakçının trajedisine dönüşür.
07 Mart 2026 00:01