
Bu birlikteliğe ruh katan ise her zaman insandır. Bu köşede, yarım yüzyılı aşan bir zaman dilimi boyunca, bulunduğum farklı coğrafyalarda ve tanıdığım bütün insanlarda, bu üçünün nasıl iç içe geçtiğini anlatacağım. Ahmet Hamdi Tanpınar'a atfedilen, "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki, zaman ve mekan insanla mevcuttur" sözü, bu düşüncemi çok daha veciz bir biçimde ifade ediyor. Gazetecilik hayatımda ise, rahmetli Galip Erdem ağabeyin Tercüman'daki köşe yazılarına başlarken yazdığı, "Bu köşede inandığım her şeyi yazamayabilirim ama inanmadığım hiçbir şeyi yazmayacağım" sözleri en önemli prensibim oldu. Türkiye'ye döndükten sonra, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş Genel Müdürü'yken Hollanda'daki Madurodam'ı örnek alarak İstanbul'da hayata geçirme fırsatı bulduğum Miniatürk' ün öyküsü ile yine benim uğraşılarım sonucunda Panorama Mesdag örneği ile İstanbul'da yapılan Panorama 1453 Tarih Müzesi'ni de anlatacağım. 12 Eylül öncesi öğrenci olaylarının çalkantılı günlerinde, kitlelerin sloganlar peşinde sürüklendiği o girift dönemde, yaşadıklarımı, tanıklıklarımı anlatacağım. Cemil Meriç'in "Slogan ilkelin ideolojisi" sözünü, yıllar geçtikten ve gençlik yılları geride kaldıktan sonra ancak doğru anlayabildiğimizi konuşacağız. Soğuk Savaş'ın gerilimli atmosferinde, Moskova ve Vaşington arasındaki şiddet dengesini, ardından Sovyetler Birliği'nin çöküşünü ve 11 Eylül 2001'de New York'taki İkiz Kuleler saldırısını birlikte hatırlayacağız. Sonuçta, yarım yüzyılı aşan bir dönemden seçilmiş tanıklıklarımı, gezip gördüğüm yerleri ve tanıdığım insanları anlatırken, yine Tanpınar'ın sözüne dönüp "Zaman, mekan, insan" üçlüsünün birbirini nasıl var ettiğini göreceğiz. Ama her zaman merkezde, her şeyi şekillendirenin sadece insan olduğunu unutmayacağız. Umuyorum ki, yazdıklarımda, kendi hikayenizle örtüşen pek çok ayrıntı bulacak ve "Zaman, mekan, insan" ın esasen nasıl iç içe geçtiğini bir kez daha göreceksiniz.
Kaynak: Star
29 Mart 2026 02:48
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

"Beğ"
Yakın çalışma arkadaşları " Beğ " diye hitap ediyor, gıyabında onu anlatmak için sadece " Beğ " deniyor ve bu da yeterli oluyordu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılmasından altı ay sonra, 7 Haziran 1992'de artık bağımsız olan Azerbaycan'da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Nitekim bu tarihten sadece beş ay sonra, Kasım 1992'de Azerbaycan Cumhurbaşkanı olarak Anıtkabir'i ziyaret edecek ve Anıtkabir Özel Defteri'ne şu cümleleri yazacaktı: "Ey böyük Türk'ün böyük komutanı! Sizi ziyaret etmekle özüm ve bütün milletim adına şeref duydum. Senin Esgerin. " Hasbilik, sahicilik, samimilik... " Beğ " dili kalbinde bir adamdı. " Beğ " bağımsızlık sırasının Türkistan'a geldiğini coşkuyla söylüyordu. " Beğ " ve yol arkadaşları 1989 yılında kurdukları Azerbaycan Halk Cephesi ile 1990 yılında Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti'ne 45 milletvekili sokmayı başarmışlardı. 15 Mayıs 1992'de halk yönetime el koymuş ve İsa Gamber geçici cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmişti. " Beğ " görevden aldığı cephe komutanı Suret Hüseyinov'un devlete karşı ayaklanmasını, siyasetin ve iktidar olmanın gerektirdiği biçimde bastırmak yerine, iç savaşı önlemek için 17 Haziran 1993'te gece yarısı başkent Bakü'den ayrılarak Nahçıvan'a, memleketi Ordubad'ın Keleki köyüne gitti. Kendini " Atatürk'ün Askeri " gören bir Cumhurbaşkanı olarak, sadece Azerbaycan'ın değil, Türkiye ve Güney Azerbaycan başta olmak üzere farklı ülkelerdeki Türklerin özellikle bağımsızlık davalarına sahip çıkmayı bir namus borcu olarak görüyordu. " Beğ " de 2000 yılında, çok sevdiği Türkiye'de, Ankara'da, prostat kanseri tedavisi görürken rahmete gitti. " Beğ " tanımaktan şeref duyduğum büyük bir şahsiyetti. Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi huzurunda, Cumhurbaşkanı iken bile kendisini onun " Askeri " olarak nitelendiren " Beğ " yani Ebulfez Elçibey, Türk tarihinde mümtaz bir yere sahiptir.
14 Haziran 2026 09:03


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Yüzümüzü Denize Dönmek
Yelken benim için sadece bir spor dalı değil, sporun çok ötesinde bir tutku. Yetmedi, yurtdışına ilk çıkışım da Türk Milli Yelken Takımı'na seçilerek oldu. Ülkem açısından baktığımda ise Türkiye'de hak ettiği yere varamamış bir spor dalı olarak görüyorum. Benim doğduğum büyüdüğüm Hereke'de, o zamanlar ya kürek yapardınız ya da yelken. O bizi optimistte yelken yarışlarına hazırlar. Kendisi piratta Mehmet Özen 'in "flokçuluğunu" yapardı. Spor, Hereke'de bu fabrikanın, komşumuz Yarımca'da ise belediyenin himayesindeydi. Düşünün; Yarımca 1976 yılında Dünya Optimist Yelken Şampiyonası 'na ev sahipliği yaptı. Karadeniz'de Samsun'dan başlayın, İstanbul'da Pendik ve Kadıköy, Karadeniz Ereğlisi, İzmit Körfezi, İznik Gölü, Ayvalık, Çeşme, Mersin, İskenderun farklı yarışlar için ortaokuldan itibaren gittiğim yerler arasında ilk aklıma gelenler. 1978'e geldiğimizde artık pirat ile yarışıyordum. Aynı yıl Türk Milli Yelken Takımı'na seçilerek Bulgaristan'ın Varna şehrindeki uluslararası şampiyonaya katıldık. 2006 yılında 45 feetlik ilk büyük teknemi satın aldım. İstanbul'dan yelken açarak 49 feetlik bir tekne ile oğlum Alper Afşin ve kardeşim Hasan'ın da aralarında bulunduğu yedi kişilik bir ekiple TRT için çok güzel bir denizcilik programı çektik. Denizi, yelkeni, ülkemizin güzel kıyılarını ve eski kıyı uygarlıklarının tarihçelerini 2009 yazında Antalya'ya kadar uzanan 13 bölümlük bir seri program ile anlattık. "Dünyanın en güzel koylarının burada olduğunu görerek anlayınca daha bir sıkı sıkıya bağlanmışsınız" diye takılmıştım. Kamuoyundaki "Mavi Vatan" şuuru ve hassasiyetinin ilk kez bu kadar yüksek olduğu bir dönemdeyiz.
07 Haziran 2026 19:22

Zihinsel Parametrelerimiz
Birkaç gün önce 27 Mayıs darbesinin yıldönümüydü. Biliyorsunuz, Numan Esin de darbe sonrasında ülke yönetimini devralan 38 kişilik Mill î Birlik Komitesi'nin üyelerinden biriydi. 27 Mayıs'ın ilk beş buçuk ayında başbakan müsteşarlığı görevini üstlenen Alparslan Türkeş, siyasi sürgün günleri sonrasında ülke siyasetinde çok daha büyük sorumluluklar taşıdı. " Başbuğ Türkeş" Türk siyasetinde yeni bir yol açtı. Tanışmamızdan bir müddet sonra Numan Esin ve rahmetli Mete Bora ile Hollanda'ya özel bir ziyaret yaptık. Hayat çok garip. Bu seyahat süresince Mete Bey'den çok şey öğrendim. Dinlediklerimden Turgut Özal 'a ve Amerika'ya dair bazı anekdot ve değerlendirmeleri aktaracağım. Bu seyahat sonrasında Mete Bey ile sadece bir kez Kültür Bakanlığı'nda tesadüfi bir karşılaşmam oldu. Bilmediğim, Turgut Özal 'ın inşaatı teftiş bahanesiyle hemşehrisi Mete Bey'in onun için kurduğu özel sofralara katılmasıydı. Kendisinden nefret ettiğini söyleyen ve hemşehrisi olduğu anlaşılan kıza " Sabahları tıraş olurken aynaya baktığımda, benim de kendime kızdığım anlar oluyor. " diye başlar. " Avrupa' da geçen yıllarında buraları iyi tanımışsın. En kısa zamanda Amerika' yı görmelisin. Orada ilk fark edeceğin ölçek ve boyut olacak. Avrupa ile mukayese edilemez bir büyüklük göreceksin. " Amerika'yı elbette görmek istiyordum ama bunu ilk fırsatta yapmamda, bu değerlendirmenin hakkını teslim etmeliyim. 2001 yılında, 11 Eylül'ün hemen öncesindeki ilk seyahatimde New York, Ş ikago, Teksas, Miami, New Orleans ve Orlando'yu gezdim. İlk ziyaretimin hemen ardından 11 Eylül yaşandı. O günün Amerika'sından da o günün Hollanda'sından da bugün eser yok. Bugün, " çatkapı " Türkevi'ni ziyaret ettik. Türkiye Cumhuriyeti'nin 1977 yılındaki imkânlarıyla ortaya koyduğu o günkü vizyonun, aradan geçen yarım asır boyunca daha da geliştirilerek bugün Birleşmiş Milletler'in hemen karşısında yükselen Türkevi ile nasıl çok daha büyük bir vizyona dönüştüğünü yerinde görmüş olduk.
31 Mayıs 2026 08:37

Tuna'ya Çakılamayan Plaket
İlk gençlik yıllarımızdan itibaren 12 Eylül öncesinde de sonrasında da birlikte çok anımız var. Eski adı Yarımca olan bugünkü Körfez'de 1977-1978 öğrenim yılında lisenin son yılını birlikte okuduk. Hollanda'ya 12 Eylül darbesinin hemen öncesinde aslında ailemi ziyaret etmek için gitmiştim. Güney Almanya'da olduğum bir gün vesile oldu ve Yahya Kemal'in "Türk'ün gönlünde dağ varsa Balkan'dır, nehir varsa Tuna'dır." sözünün peşine düştük. O ülkelerin kültürlerinde de Tuna'nın çok önemli bir yeri vardır. Örneğin rahmetli İlber Ortaylı'nın "Tuna, İmparatorlukların Altın Kemeri" başlıklı çok güzel bir yazısı National Geographic Türkiye'de yayınlanmış. Çekler, Slovaklar, Macarlar, Hırvatlar, Sırplar, Romenler, Bulgarlar, Moldovyalı ya da Ukraynalılar adına çakılan bu plaketlerin ortak mesajı şuydu: "Ey Tuna bize bereket getirdiğin gibi hürriyet de getir!" O günden sonra ne zaman Tuna'nın geçtiği bir şehre yolum düşse, oradaki etkilerini, izlerini öğrenmeye çalışırım. Aklıma ilk gelen Tuna şehirleri arasında Viyana, Bratislava, Budapeşte, Estergon, Belgrad, Niğbolu, Rusçuk ve Silistre'yi sayabilirim. Bu yüzden Avrupa'nın "uluslararası nehri" olarak anılır. Evliya Çelebi, Tuna'nın Karadeniz'e döküldüğü yerden denizin içinde İstanbul Boğazı'na kadar uzanan bir su yolu olduğunu anlatır. "Bir saman balyasını oradan denize attığınızda Boğaziçi'nden çıktığını görürsünüz" der. Tuna'dan gelen buzlar 1954 yılının Şubat ayında Boğaziçi'ni kaplıyor. İşin ilginç tarafı, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın soyadında da Tuna vardı. "Burada çakılı çok plaket var; bir tane daha siz çakmayın" denilen bir cevaptı bu. Eskiler, "Her şeyin bir vakti merhunu vardır" derler. " Vakti merhun" rehin alınmış zaman anlamına gelir.
24 Mayıs 2026 12:15