
Ankara'da gerçekleştirilen "Bayrak Açıyorum" mitingi de bu açıdan değerlendirildiğinde, sadece bir siyasi organizasyon değil, semboller üzerinden inşa edilmiş bir siyasal dil denemesi olarak okunmayı hak ediyor. Bu tercih, sıradan bir görsel düzenleme değildi. Konuşmasının birçok bölümünde kullandığı dil, sadece İYİ Parti seçmenine hitap eden klasik bir muhalefet dili değildi. Daha geniş bir toplumsal zemine seslenmeye çalışan, ortak hafızaya ve ortak aidiyete vurgu yapan bir üslup tercih edildiği görülüyordu. Aslında bu tercih, Türkiye siyasetinde uzun süredir eksikliği hissedilen bir tartışmayı da yeniden gündeme taşıyor. Siyasi rekabet bu ortak zeminin üzerinde gerçekleşir. "Bayrak Açıyorum" mitinginin belki de en önemli iddiası tam burada ortaya çıkıyor. Türk bayrağını yeniden ortak bir siyasal zemin olarak hatırlatmak. Çünkü bayrak etrafında kurulan dil, "Ben yalnızca kendi seçmenime değil, kendisini bu ülkenin ortak değerlerine bağlı hisseden herkese sesleniyorum." anlamını taşır. Siyaset biliminde buna zaman zaman "kapsayıcı sembol siyaseti" adı verilir. Konuşmada sürekli tekrar edilen "Türkiye" vurgusu, yalnızca coğrafi bir tanımlama değildi. Türkiye'de ortak milli semboller üzerinden yeniden siyaset üretme arayışı giderek daha görünür hâle geliyor. Bayrak, bu ortak ilkelerin en görünür sembollerinden biridir. Belki de "Bayrak Açıyorum" mitinginden geriye kalacak en önemli siyasal tartışma tam da bu olacaktır. Ancak şunu söylemek mümkündür ki, Dervişoğlu'nun konuşması yalnızca mevcut siyasi gündeme ilişkin bir değerlendirme değildi; aynı zamanda siyasetin ortak milli semboller üzerinden yeniden kurulabileceğine dair bir önerme içeriyordu. Fakat Türkiye'de uzun zamandır ilk kez bir siyasi organizasyonun merkezine parti logosu yerine Türk bayrağını koyması, üzerinde düşünülmesi gereken bir siyasal tercih olarak kayda geçmiştir.
Kaynak: Yeni Çağ
29 Haziran 2026 00:01
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Senegal Direnişi
Futbol bazen sadece futbol değildir. Dün oynanan Belçika-Senegal karşılaşması da böyle bir maçtı. Evet, tarih kitaplarına "Belçika'nın muhteşem geri dönüşü" olarak geçebilir. "Muhteşem geri dönüş", "Belçika pes etmedi", "Lukaku önderliğinde tarihi zafer" başlıkları öne çıktı. Bu nedenle Senegal Milli Takımı sahaya çıktığında yalnızca teknik kapasitesiyle değil, taşıdığı toplumsal hikâyeyle de mücadele ediyor. Bütün bunlara rağmen Belçika'nın, Senegal karşısında uzun süre oyun üstünlüğünü kuramaması da aslında maçın farklı okunabilecek tarafıydı. Oysa Senegal, uzatmanın son saniyesine kadar dünya futbolunun önemli güçlerinden birini elemeye çok yaklaşmıştı. Eleştiriler "linç kültürü" olarak görülüyor. Hiç kimse "sahada yürüdüler" diyemedi. Hiç kimse "ruhlarını ortaya koymadılar" demedi. Belçika ise kazandı. Belki de haberlerin başlığı şöyle olmalıydı: "Senegal, bütün imkânsızlıklara rağmen dünya devini uzatmanın son saniyesine kadar zorladı." Çünkü bazen mağlubiyetler de alkışı hak eder. Senegal bunu, kaybederken gösterdi. Belki de dün gece sahadan mağlup ayrılan Senegal, tam da bunu başardı.
03 Temmuz 2026 00:01

Yazılmayan Kanun
Bir tarafta, iktidara yakın bazı yayın organlarının dile getirdiği "disiplin soruşturmaları nedeniyle istifa etti" iddiası var. Diğer tarafta ise Köse'nin kendi açıklaması bulunuyor. Aslında mesele Ali Osman Köse değildir. Mesele, yıllardır herkesin bildiği ama kimsenin tam anlamıyla konuşmadığı "yazılmamış kanun" dur. Bugün birçok kamu kurumunda konuşulan konu maaşlardan çok, "hangi sendikadasın?" sorusu haline geldi. Çünkü mesele sadece hangi sendikanın güçlü olduğu değildir. Çünkü bir kamu yöneticisinin sendikal baskı nedeniyle görevinden ayrıldığını söylemesi, kamu yönetiminin tarafsızlığı açısından sorgulanması gereken bir durumdur. Elbette bunların tamamı her kurum için geçerli değildir. Ancak oluşan algının kendisi bile kamu yönetimi açısından önemli bir problemdir. Oysa sendika bir amaç değildir. Türkiye'nin artık sendikaların kamu yönetimindeki yerini yeniden konuşması gerekiyor. Çünkü güçlü sendika başka şeydir. Devlet üzerinde belirleyici sendika başka şeydir. Bu soruya verilecek cevap yalnızca Ali Osman Köse meselesini değil, Türkiye'de kamu yönetiminin geleceğini de belirleyecektir. Çünkü devletin yazılı kanunları kadar, toplumun zihninde oluşan "yazılmamış kanunlar" da önemlidir. Ve bugün en çok konuşulan yazılmamış kanunlardan biri şudur: "Devlette yükselmenin yolu sadece mevzuattan değil, sendikal dengelerden de geçiyor." İster doğru olsun ister olmasın, toplumun önemli bir kesiminde oluşan bu algının kendisi bile, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir kamu yönetimi sorunudur.
01 Temmuz 2026 00:01

Matematik
Çünkü siyasette mesele sadece bir milletvekilinin hangi sırada oturduğu ya da hangi partinin grubunda yer aldığı değildir. İlk bakışta birkaç milletvekilinin parti değiştirmesi anayasa değiştirecek veya tek başına yeni bir siyasi dönem başlatacak kadar büyük bir gelişme gibi görünmeyebilir. TBMM'nin seçimlerin yenilenmesine karar verebilmesi için 360 milletvekilinin desteği gerekiyor. Uzun süredir siyasi kulislerde iktidarın bazı kritik başlıklarda DEM Parti'nin desteğine ihtiyaç duyduğu yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Özellikle Meclis'teki sayı dengeleri düşünüldüğünde DEM Parti'nin belirli oylamalarda sahip olduğu ağırlık, onu yalnızca bir muhalefet partisi olmaktan çıkarıp zaman zaman denklemin kilit aktörlerinden biri haline getirebiliyor. Ancak siyasette ihtiyaçlar kalıcı değildir. Eğer Cumhur İttifakı çeşitli transferler ve siyasi katılımlarla seçimlerin yenilenmesi konusunda ihtiyaç duyduğu sayıya DEM Parti desteği olmadan ulaşabilecek bir noktaya yaklaşırsa, bu durum yalnızca sayıların değişmesi anlamına gelmeyecektir. Ancak siyasetin matematikten tamamen bağımsız olduğunu söylemek de mümkün değildir. Türkiye siyasi tarihinde bunun örnekleri az değildir. Bu nedenle bugün yaşanan transferleri yalnızca "kim hangi partiye geçti" sorusuyla değerlendirmek eksik kalacaktır. Asıl mesele, bu transferlerin Meclis'teki denklemi nasıl değiştirdiğidir. Ancak şimdiden söylenebilecek bir şey var: Siyasette bazen en önemli gelişmeler kürsülerden yapılan büyük konuşmalarda değil, Meclis sıralarındaki birkaç sandalyenin yer değiştirmesinde saklıdır.
26 Haziran 2026 00:01

Oy Kimin, Makam Kimin?
Siyasette parti değiştirmek yeni bir olay değil. Türkiye'nin siyasi tarihi, bir partiden diğerine geçen milletvekilleri, belediye başkanları ve yöneticilerle dolu. CHP listesinden seçilen Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan'ın CHP'den ayrıldıktan sonra AK Parti'ye katılabileceği konuşuluyor. Benzer şekilde Nevşehir Belediye Başkanı Rasim Arı'nın da yeniden AK Parti saflarına dönebileceği yönünde haberler bulunuyor. Burada mesele hangi partinin kazandığı veya kaybettiği değildir. Arkasında bir parti programı, bir siyasi kimlik, bir ideolojik duruş ve bir seçmen kitlesi vardır. Özellikle Türkiye gibi partilerin son derece belirleyici olduğu bir siyasi sistemde insanlar çoğu zaman partiye, liderliğe veya siyasi çizgiye oy verirler. 31 Mart 2024 seçimlerinde CHP'nin kazandığı birçok belediye, yalnızca adayların şahsi popülaritesi sayesinde kazanılmadı. Hukukun yanında bir de siyasi ahlak vardır. Dün sert şekilde eleştirilen bir siyasi hareketin bugün övülmeye başlanması, dün "yanlış" denilen politikaların bugün savunulması toplumda güven erozyonuna yol açıyor. Aslında zarar gören yalnızca parti değildir. "Nasıl olsa seçtiğimiz kişi birkaç ay sonra başka bir partiye geçiyor" duygusu yerleşirse demokratik temsil mekanizması zayıflar. Bugün bir CHP'li belediye başkanının AK Parti'ye geçmesi alkışlanabilir. Hiçbir belediye başkanı, "Bana oy verdiler, istediğim yere götürürüm" anlayışıyla hareket edemez. Vekâlet alan kişi, vekâleti veren adına hareket eder.
24 Haziran 2026 00:01

Siyasal Hafıza Kaybı Ve Tutarlılığın Yalnızlığı
Bunların da önünde gelen daha temel bir sorun vardır: siyasal hafıza eksikliği. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu'na "hain", "iktidarın oyununa gelen siyasetçi" ya da benzeri suçlamalar yönelten bazı isimlerin önemli bir kısmı, henüz birkaç yıl önce onun Cumhurbaşkanı adaylığını Türkiye'nin tek çıkış yolu olarak sunuyordu. O günlerde Kılıçdaroğlu'nun adaylığına itiraz edenler ya susturuluyor ya da muhalefete zarar vermekle suçlanıyordu. Elbette burada bir ayrım yapmak gerekir. Kılıçdaroğlu'nun adaylığına seçim öncesinde de karşı çıkan, bugün de CHP'nin yargı eliyle ya da siyasi mühendisliklerle şekillendirilmesine karşı çıkan insanlar vardır. Bu kişiler aynı görüşte olmak zorunda değildir. Kimisi Kılıçdaroğlu'nun siyasi çizgisini beğenmeyebilir, kimisi Özgür Özel yönetimini destekleyebilir. Demokrasi ve siyasi meşruiyet konusunda pozisyonlarını günlük siyasi hesaplara göre değiştirmezler. Türkiye'de siyaset uzun süredir kişiler üzerinden yürütülüyor, ilkeler üzerinden değil. Bir isim size katıldığında "tecrübeli devlet adamı", sizden ayrıldığında ise "fırsatçı" ya da "hain" ilan edilebiliyor. İktidarı eleştirirken demokrasi isteyenlerin, kendi siyasi çevrelerinde de aynı demokratik hassasiyeti göstermesi gerekir. Çünkü sorun kişiler değil, siyasi kültürdür. Kimin kazandığından ya da kaybettiğinden bağımsız olarak aynı ilkeleri savunabilen, siyasi konjonktüre göre pozisyon değiştirmeyen, dostuna da rakibine de aynı ölçüyü uygulayabilen bir yaklaşım toplumun geleceği açısından çok daha değerlidir.
22 Haziran 2026 00:01

Vekâlet Kimin? Sandığın Mı, Vekilin Mi?
Dün "dürüst, ilkeli ve başarılı" diye anlatılan siyasetçi, bugün "fırsatçı" ya da "ihanet eden" olarak tarif ediliyor. Mesele, seçmenin oyuyla elde edilmiş bir temsil yetkisinin ne kadar kişisel, ne kadar kurumsal olduğu sorusudur. Bir parti programına, bir siyasi kimliğe, bir ideolojik çerçeveye ve bir kadroya oy veriyor. Özellikle parti disiplininin güçlü olduğu parlamenter geleneklerde seçmenin tercihi büyük ölçüde partiler üzerinden şekilleniyor. Bu nedenle seçmenin verdiği vekâletin tamamen kişisel olduğunu söylemek gerçekçi değil. Bir partinin amblemi altında seçime giriyor, o partinin teşkilatları onun için çalışıyor, o partinin lideri mitinglerde onun adına oy istiyor ve seçmen de büyük ölçüde bu siyasi aidiyet üzerinden tercihte bulunuyor. Seçmen aslında hiç oy vermediği bir partinin milletvekiliyle temsil edilmeye başlanıyor. "Seçmen iradesine ihanet", "siyasi etik eksikliği" ya da "koltuk hesabı" gibi ifadeler havada uçuşuyor. Bu kez "vicdanının sesini dinlediği", "ülke menfaatlerini düşündüğü" ya da "doğru adresi bulduğu" söyleniyor. Belki de yıllardır gözümüzün önünde duran bu soruna artık kurumsal bir çözüm üretmenin zamanı gelmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önünde bugün birçok anayasa ve yasa değişikliği tartışması bulunuyor. Kimseyi istemediği bir siyasi yapının içinde kalmaya zorlamak demokratik olmaz. Ancak seçmenin oy vermediği başka bir siyasi partinin hanesine doğrudan yazılmamalıdır. Öncelikle siyasi transfer pazarlıklarının önemli ölçüde önüne geçilecektir. Bugün parti değiştirmelerin bir kısmı ideolojik gerekçelerden çok siyasi hesaplarla ilişkilendiriliyor. Üçüncü ve belki de en önemli sonuç ise seçmenin iradesine duyulan saygının güçlenmesidir. Sandığın anlamı ise seçmenin tercihinin mümkün olduğunca korunmasıdır. Ve o sadakat, parti değiştirmeyi yasaklamaktan değil, seçmenin emaneti olan temsil yetkisinin sınırlarını doğru tanımlamaktan geçer.
19 Haziran 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Erkene Alınmış Seçim Dem Parti'siz Matematik
Son günlerde Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı olarak görev yapan Mehmet Uçum tarafından yapılan erken seçim tarihine ilişkin değerlendirmeler ve hemen ardından Devlet Bahçeli'nin bu konuda verdiği mesajlar, Türk siyasetinde uzun süredir devam eden bir tartışmayı yeniden gündemin merkezine taşıdı. İlk bakışta teknik bir seçim takvimi meselesi gibi görünen bu tartışma, aslında iktidarın önündeki en önemli stratejik sorunlardan biriyle doğrudan bağlantılı görünüyor: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden adaylığının nasıl sağlanacağı. Mevcut anayasal düzen içerisinde Erdoğan'ın bir kez daha aday olabilmesinin iki temel yolu bulunuyor. Birincisi anayasa değişikliği. Üstelik anayasa değişikliği için yalnızca sayısal çoğunluk yeterli değil. Siyasi kulislerde uzun süredir anayasa değişikliği için gerekli çoğunluğun ancak DEM Parti'nin desteğiyle sağlanabileceği konuşuluyor. Bu nedenle iktidarın önceliğinin anayasa değişikliği yapmak değil, anayasa değişikliğine ihtiyaç bırakmayacak bir siyasi formül üretmek olduğu düşünülebilir. Bu durumda anayasa değişikliği gerekmiyor. Bugünün Meclis tablosunda anayasa değişikliği için gerekli çoğunluğu garanti etmek oldukça zor görünüyor. Konu "anayasa değiştirerek adaylık sağlamak" değil, "milletin önüne yeniden gitmek" olarak ifade edilebilir. Elbette bu senaryonun önünde de çeşitli engeller bulunuyor. Buradaki temel amaç, sürekli değişen Meclis aritmetiğinin yarattığı belirsizliklerden uzaklaşmak, anayasa değişikliği denklemindeki riskleri azaltmak ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden adaylığını daha yönetilebilir bir siyasi zeminde garanti altına almak olabilir.
17 Haziran 2026 00:01

Ezberlerle Yüzleşmek
CHP'de haftalardır süren kurultay ve yönetim tartışmaları artık sadece bir parti içi çekişme olarak görülemez. Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında yaşanan gerilim, karşılıklı açıklamaların sertleşmesi, disiplin süreçlerinin konuşulması, yeni parti ihtimallerinin kulislere yansıması ve bütün bunlar yaşanırken muhalefetin diğer aktörlerinin aldığı pozisyonlar, Türkiye siyasetinin çok daha derin bir sorununa işaret ediyor. Ancak CHP'de yaşanan süreçte konuşulan disiplin soruşturmaları, ihraç ihtimalleri ve parti içindeki tasfiye senaryoları, mücadelenin sıradan bir kongre yarışının ötesine geçtiğini gösteriyor. Çünkü bu durum, yıllardır CHP kimliği altında siyaset yapan bir grubun gerektiğinde parti kimliğinden vazgeçebileceğini gösteriyor. Fakat CHP krizinin Türkiye siyasetine dair asıl anlattığı hikâye, parti içindeki mücadeleden daha fazlasıdır. Örneğin son dönemde CHP'li bazı isimlerin İYİ Parti'ye yönelik eleştirileri dikkat çekiyor. İYİ Parti'nin yaşanan süreçten siyasi avantaj elde etmeye çalıştığı, "selden kütük kapmaya çalıştığı" yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Oysa aynı isimlerin, son yıllarda CHP ile çok daha yakın siyasi ilişki kurmuş olan DEM Parti'nin sessizliğine benzer ölçüde tepki göstermemeleri dikkat çekici bir tablo ortaya çıkarıyor. Burada mesele DEM Parti'nin neden sessiz kaldığı ya da İYİ Parti'nin neden farklı bir pozisyon aldığı değildir. Tam da bu nedenle CHP'deki kriz, Türkiye'deki ittifak siyasetinin gerçek doğasını görünür hale getiriyor. Çünkü yaşananlar, yıllardır siyaseti "iyi-kötü", "demokrat-antidemokrat", "ilerici-gerici" gibi keskin kategoriler üzerinden açıklamaya çalışan yaklaşımın sınırlarını gösteriyor. Bugün CHP'de yaşananlar da tam olarak bunu gösteriyor. Aynı zamanda Türkiye siyasetinin uzun süredir ertelediği bir yüzleşmeyi de işaret ediyor. CHP'deki kriz, bu sorunun cevabını vermeye başladığımız gün, sadece bir parti içi tartışma olmaktan çıkacak ve Türkiye siyasetinin dönüşüm hikâyesinin önemli bir parçası olarak hatırlanacaktır.
15 Haziran 2026 00:01

O Olur Ama Bu Olmaz
İstinaf mahkemesinin "mutlak butlan" kararı sonrasında ortaya çıkan tablo, Türkiye'nin ana muhalefet partisinin hukuki meşruiyetinin, örgütsel bütünlüğünün ve seçimlere katılım kapasitesinin aynı anda tartışıldığı sıra dışı bir döneme işaret ediyor. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin görevi devralması, buna karşılık sürecin Yargıtay aşamasına taşınması, siyasetin önümüzdeki aylarının ana gündeminin CHP olacağını gösteriyor. Parti yönetimini değiştiren ve ihraç süreçlerini başlatan kararlar bakımından "Yargıtay sonucunu beklemeye gerek yok" yaklaşımı benimsenirken, kurultayın meşruiyeti söz konusu olduğunda "nihai karar beklenmeli" söylemi öne çıkıyor. Bu durum, parti tabanında olduğu kadar dışarıdan bakan seçmenlerde de hukuki tutarlılık sorularını beraberinde getiriyor. Türkiye'de iktidara yakın medya uzun yıllardır CHP'nin "devlet yönetemez", "kendi içinde uzlaşamaz" veya "kriz üretir" tezlerini işlemeye çalıştı. Çünkü ortada somut bir belirsizlik bulunuyor. Kararın bir tarafça "hukukun zaferi", diğer tarafça ise "siyasetin yargı eliyle dizaynı" olarak yorumlanması kuvvetle muhtemel. Türkiye'nin önünde artık yalnızca bir CHP meselesi yok. Kurultayın meşruiyeti konusunda "Yargıtay'ın nihai kararını beklemek gerekir" yaklaşımını savunan CHP'nin mevcut yönetimi, konu parti içi ihraçlara geldiğinde aynı ölçüde ihtiyatlı davranmıyor.
12 Haziran 2026 00:01

Devlet Adamlığı...
Bir tarafta mahkeme kararları sonrasında yeniden genel başkanlık makamına dönen Kemal Kılıçdaroğlu, diğer tarafta kurultayla seçilmiş genel başkan olduğunu savunan Özgür Özel ve mevcut parti yönetimi bulunuyor. Devlet yönetiminde de siyasi partilerde de yetki ve meşruiyet tartışmalarının uzaması, enerjinin sorun çözmeye değil iç mücadelelere harcanmasına yol açıyor. Bu nedenle CHP'de yaşananlar sadece CHP'nin meselesi değildir. Tam da böyle bir dönemde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın yaptığı açıklama dikkat çekici bir yerde duruyor. CHP'nin kurumsal kimliğinin korunmasının, örgütlerin ve seçmenlerin daha fazla yıpratılmamasının ortak sorumluluk olduğunu vurguladı. Oysa Yavaş, desteklediği çizgiyi savunurken dahi Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi birikimine ve tecrübesine vurgu yapmayı tercih etti. Yavaş'ın yaklaşımı ise farklı bir siyasi refleksi temsil ediyor. CHP'nin kendi iradesiyle çözüm üretmesi gerektiğini, parti içi sorunların demokratik mekanizmalarla aşılmasının önemini ve kurumsal yapının korunması gerektiğini vurguluyor. Mesajın merkezinde tarafsızlık değil sorumluluk bulunuyor. Devlet adamlığı da çoğu zaman burada başlıyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun Mansur Yavaş'ın mesajını alıntılayarak paylaşması da bu açıdan dikkat çekici bir gelişme oldu. Bundan sonra yaşanacaklar CHP'nin kendi iç dinamikleri tarafından belirlenecektir. Fakat kurumları korumaya çalışanlar, siyasi rekabetin ötesine geçen bir sorumluluk duygusunu temsil ederler. Devlet adamlığı da belki en çok böyle zamanlarda ortaya çıkar.
10 Haziran 2026 00:01

Bereketin Coğrafyası
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen gün yine ekonominin metafizik katmanlarına uzandı ve şöyle dedi: "Faizin olduğu yerde bereket olmaz." Bu cümleye itiraz etmek kolay değil. Hatta Erdoğan'ın yıllar önce meşhur ettiği "Nas var, nas!" çıkışı da tam olarak buna dayanıyordu. "Faizin olduğu yerde bereket olmaz" diyorsanız, bunun doğal sonucu faizsiz bir ekonomik düzen kurmaya çalışmaktır. Yüzde 50 faizle değil, yüzde 5 faizle değil, sıfır faizle bile değil. Dünyada sıfıra yakın faiz uygulayan ülkelere baktığınızda karşınıza genellikle İslam ülkeleri değil, kapitalizmin mabetleri çıkıyor. 2025 yılında politika faizini sıfıra kadar indirdi. Ancak sıfır hatta negatif faiz uygulayan ülkeler dünyanın en gelişmiş ekonomileri arasında yer alıyor ve Müslüman değiller. Ekonomi tarihine baktığınızda yatırımcıların yalnızca faiz oranına bakarak karar vermediğini görüyorsunuz. Türkiye'de uzun süre "yüksek faiz yatırımın düşmanıdır" denildi. Belki de sorun burada. "Nas var" dediğinizde saygıyla dinler ama ardından önüne enflasyon verisini koyar. Yani mesele "faizi yüzde 20 mi yapalım, yüzde 10 mu yapalım?" tartışmasının çok ötesindedir. Aksi halde ortaya tuhaf bir manzara çıkıyor: Bir yandan "faiz haram" deniyor. "Kurallarınız sağlam mı?" diye soruyor.
08 Haziran 2026 00:01

Evlat Korkusu
Ancak sessizce büyüyen ve çoğu zaman yalnızca bir cinayet haberi olarak gündeme gelen başka bir sorun daha var: Uyuşturucu bağımlılığının aileyi içeriden çökerten etkisi. Birinde bir oğul babasını öldürdü. Diğerinde bir baba oğlunu. Her iki olayın merkezinde de uyuşturucu bağımlılığı vardı. Oysa asıl soru şuydu: Bu sorunun cevabını son yıllarda artan aile içi cinayetlerde görmek mümkün. Aile artık aile olmaktan çıkıyor; adeta bir rehine düzenine dönüşüyor. Bugün ise birçok aile çok daha temel bir korku yaşıyor: Daha da acısı, bazı aileler için korku bununla sınırlı değil. Sorun tam da burada başlıyor. Aileler ise çoğu zaman bu mücadeleyi tek başına vermeye çalışıyor. Sonuçta ortaya yalnız bırakılmış aileler çıkıyor. Bugün ise birçok aile sorunlarını kendi dört duvarı arasında yaşamaya çalışıyor. Oysa çoğu zaman o cinayet bir günde ortaya çıkmıyor. Baba ile evlat arasındaki güvende görülür. Daha güçlü sosyal politikalar gerekir. Birinde baba toprağa evladını verdi. Diğerinde evlat toprağa babasını. Çünkü bu haberler bize çok açık bir gerçeği hatırlatıyor: Uyuşturucu yalnızca kullanan kişiyi değil, onunla aynı sofraya oturanları, aynı evde yaşayanları, aynı kaderi paylaşanları da yavaş yavaş tüketiyor. Türkiye'nin önündeki asıl soru da budur: Verilecek cevap, gelecekte kaç babanın evladını, kaç evladın babasını toprağa vereceğini de belirleyecektir.
05 Haziran 2026 00:01