
Maliye politikası, tercihen bir mali kural çerçevesinde, dezenflasyonun öncü aracı haline gelmelidir. Ancak bu mali sıkılaşma, sosyal transferleri mekanik biçimde kısmak şeklinde değil; görev zararları, yarı-mali destekler, hedefi belirsiz Hazine yardımları, verimsiz teşvikler ve performansı ölçülmeyen fon aktarımlarını disipline etmek şeklinde tasarlanmalıdır. Nitekim IMF de Türkiye için mevcut politika karmasını sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve geniş anlamda nötr maliye politikası olarak tanımlamakta; daha hızlı dezenflasyon için 2026–27 döneminde ilave mali sıkılaşmanın önemini vurgulamaktadır. Çünkü mali sıkılaşmanın yanlış yerden yapılması, dezenflasyon programının toplumsal meşruiyetini zayıflatır. Maliye politikası aynı hedefe destek vermezse, Merkez Bankası'nın faizi daha uzun süre yüksek tutması gerekir. 2026 Ocak-Mart döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 4 trilyon 425,4 milyar TL, bütçe gelirleri 4 trilyon 5,4 milyar TL ve bütçe açığı 420 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Bu nedenle maliye politikasının görevi yalnızca Merkez Bankası'nın yaptığını boşa çıkarmamak değildir. Mali disiplin, sosyal devletin zayıflatılması anlamına gelmemelidir. Başka bir ifadeyle, mali disiplin sosyal harcama düşmanlığı değil, verimsiz harcama düşmanlığıdır. 2026 Ocak-Mart döneminde cari transferler 1 trilyon 603,8 milyar TL'ye ulaşmış ve toplam bütçe giderlerinin yaklaşık yüzde 36'sını oluşturmuştur. Fakat burada dikkat edilmesi gereken kritik bir nokta vardır: Cari transferler tek bir blok değildir. Dolayısıyla "cari transferleri kısalım" demek yeterli değildir. Asıl mesele, cari transferlerin içinde hangisinin sosyal koruma, hangisinin üretken destek, hangisinin görev zararı, hangisinin hedefi belirsiz kurumsal aktarım ve hangisinin yarı-mali politika aracı olduğunu ayırmaktır. Görev zararları, maliye politikasının arka kapısıdır; bu kapı kapanmadan mali disiplin kalıcı olamaz. Fakat "diğer Hazine yardımları", fon destekleri ve performansı ölçülmeyen kurumsal transferler mutlaka gözden geçirilmelidir. Üçüncü alan, verimsiz teşvikler ve yarı-mali kredi mekanizmalarıdır. Ancak bu başlıkları mali sıkılaşmanın ana omurgası gibi görmek doğru değildir. Makro mali sıkılaşmanın esas gücü buradan değil, görev zararları, Hazine yardımları ve yarı-mali desteklerin disipline edilmesinden gelecektir. Ama doğru soru "nereden keselim?" değil, "hangi harcama gerçekten kamu yararı üretiyor?" sorusudur.
Kaynak: Yeni Birlik
02 Mayıs 2026 00:05
Alıntıdır : Haber Kaynağı İçin Tıklayınız
Bu habere çok benzer konularda diğer kaynaklardaki haberlere aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Kronik Enflasyonun Yapısal Kökleri
Türkiye'de enflasyon çoğu zaman günlük fiyat artışları, Merkez Bankası faiz kararları veya döviz kurundaki hareketler üzerinden tartışılıyor. Bu yazıda anlatmak istediğim temel fikir şudur: Türkiye'nin kronik enflasyonu, para politikasının teknik hatalarından çok, potansiyel büyüme hızını artırmadan fiilî büyüme hızını zorlayan tarihsel-siyasal büyüme rejiminin sonucudur. Başka bir ifadeyle Türkiye, uzun vadeli üretim kapasitesini, verimliliğini, eğitim seviyesini, enerji ve ara malı üretimini yeterince artırmadan; kısa vadeli kredi, kamu harcaması, dış borç ve rant mekanizmalarıyla daha hızlı büyümeye çalıştıkça enflasyon da tekrar tekrar geri dönmektedir. Her ekonominin bir fiilî büyüme hızı, bir de doğal ya da potansiyel büyüme hızı vardır. Doğal büyüme hızı ise ekonominin mevcut sermaye stoku, işgücü niteliği, teknoloji düzeyi, verimlilik kapasitesi, enerji ve ara malı yapısı, kurum kalitesi ve dış denge koşulları altında enflasyon yaratmadan sürdürebileceği büyüme hızıdır. Fakat bu büyüme üretim kapasitesindeki kalıcı artışa dayanmıyorsa, bir süre sonra iki kanaldan geri döner. Türkiye hızlı büyüdüğünde daha fazla enerji, ara malı, makine, teknoloji ve tüketim malı ithal eder. Türkiye'de enflasyon meselesinin kökleri yalnızca Cumhuriyet döneminde aranamaz. Elbette klasik Osmanlı ekonomisiyle modern Türkiye ekonomisi aynı değildir. Cumhuriyet döneminde de Türkiye çoğu zaman fiyat istikrarını kalıcı biçimde sağlayamamıştır. 1960'lı yılların ikinci yarısındaki ilk Demirel Hükümeti döneminde planlı kalkınma, dış kaynak ve ithal ikameci sanayileşme görece kontrollü bir büyüme ortamı yaratmıştır. 2005–2016 arasında ise özellikle ilk yıllarda mali disiplin, küresel likidite bolluğu, AB çıpası ve finansal istikrar sayesinde enflasyon geçmiş dönemlere göre daha düşük seviyelerde tutulabilmiştir. Bunların dışındaki uzun dönemlerde Türkiye yüksek enflasyonla yaşamıştır. 1970'lerde döviz darboğazı ve petrol şokları, 1980'lerde serbestleşme ve mali baskılar, 1990'larda kamu açıkları ve siyasi istikrarsızlık, 2001 öncesinde bankacılık krizi, 2018 sonrasında ise kur şokları, güven kaybı ve yanlış faiz politikaları enflasyonun farklı yüzleri olarak ortaya çıkmıştır. İkinci sebep, Türkiye'nin tarihsel kalkınma sıkışmasıdır. Batı'nın 150–200 yılda yaşadığı sanayileşme ve kentleşme sürecini Türkiye çok daha kısa bir sürede gerçekleştirmek zorundaydı. Fatura ise seçimden sonra enflasyon, kur şoku ve dış borç baskısı olarak topluma döner. Bir hocam yıllar önce "Bu topraklarda bir şey yetişmez" demişti. Türkiye'nin kronik enflasyondan çıkışı yalnızca Merkez Bankası kararlarıyla değil; verimliliği artıran üretim yapısıyla, meslek ve eğitim reformuyla, enerji ve ara malı bağımlılığını azaltan sanayi politikasıyla ve kurum kalitesini yükselten hukuk devletiyle mümkündür. Enflasyonu kalıcı olarak düşürmek için önce Türkiye'nin büyüme rejimini değiştirmek gerekir.
13 Haziran 2026 00:00

Fatih Sultan Mehmed İle Muhayyel Söyleşi - Iı
"Devleti yeniden bina etmek isterseniz, evvelâ kudret gerek. Lâkin kudret tek başına devlet değildir. Hazineyi boşaltır, reâyâyı incitir, ulemâyı, askeri, tüccarı, köylüyü, şehirliyi ve muhalifi aynı anda küstürürseniz, kurduğunuz nizam kendi gölgesinden korkar hale gelir. Nizam-ı âlem, yalnız kılıçla değil, adl ile kaimdir." Fatih Sultan Mehmed kişiliği ile Yapay Zekâ asistanım Daneel… İlk bölümü dünkü yazıda yayınlanan Fatihle hayali söyleşi, Fatih'in kendi özel hayatındaki önemli isimler hakkında cevapladığı 4 sorudan oluşmuştu. Mara Hatun, Çandarlı Halil Paşa, Akşemsettin, Otman Baba hakkındaki görüşlerini öğrendik. Sual 5 — Büyük İskender'i, Caesar'ı, Hannibal'i ve Truva kahramanlarını bildiğiniz söylenir. Caesar ise başka türlü büyüktür. Roma ise eski tâcın mücevheridir. Ben eski Roma'yı alsaydım, Kostantiniyye'den ayrılmazdım. Sual 6 — Hünkârım, ölümünüzden sonra devlet Cem Sultan'ı değil, Bayezid'i tercih etti. Her devrin bir mizacı vardır. Eski surlar yıkıldı, eski beyler geriletildi, eski mülkler yeniden yazıldı, İstanbul imar edildi, ordu dönüştü, kanun kondu. Böyle işlerin hepsi kudret ister. Benim yaptıklarım devlet için lazımdı; amma her lazım olan iş tatlı olmaz. Amma devlet bazen atılgan şehzadeyi değil, sükûnet getirecek padişahı ister. Bu benim reddim değildir. Sual 7 — Bugün dünyada küresel hegemonya yapısı sarsılıyor; Türkiye'de de devletin ve rejimin ana hatlarını yeniden kurma arayışları görülüyor. Siz de kendi çağınızda eski düzeni yıkarak yeni bir imparatorluk rejimi kurdunuz. Devlet bazen eski elbiseye sığmaz. Yeni zaman gelir, eski kanun, eski usul, eski adamlar ve eski korkular devlete dar gelir. Lakin bunu dahi bilirim: Devlet yalnız zor ile kaim olmaz. Ulema, tüccar, asker, köylü, şehirli ve muhalifin hepsi aynı anda incinirse, devlet kendi gölgesinden korkar. Yalnız "beka" demek yetmez. Bunları vermezseniz, en büyük devlet sözü dahi havada kalır. Çünkü devlet, kendisine itiraz edenleri de bir nizam içinde tutabildiği ölçüde büyüktür. Sual 8 — Hünkârım, kendi çağınızda topu, kuşatma mühendisliğini, medreseyi, kütüphaneyi, dinî ve felsefî münazarayı devlet aklınızın parçası yaptınız. Devlet adamı yeni ilmi reddetmez; onu öğrenir, ehline danışır, sınırını çizer, hukukunu kurar. Çünkü yeni teknolojinin meselesi yalnız "ne yapabiliriz?" değildir; asıl mesele "ne yapmalıyız?"dır. Hünkârımız Fatih Sultan Mehmed Han ile yaptığımız söyleşinin ikinci kısmında devlet adamlığının sorumluluğuna dair ve kendi yaşamından edindiği tecrübelerle güçlenmiş görüşlerini okuduk.
09 Haziran 2026 00:05

Fatih Sultan Mehmed İle Muhayyel Söyleşi - I
"Kostantiniyye tahtımdır; Roma ise tâcımın mücevheridir. Taht yerinden koparılmaz. Lakin mücevher tâca konur. Papa dahi patrik gibi, kendi kavminin ruhânîsidir; hüküm ise padişahındır. Ben dinlerin bâtınına hükmetmem; lâkin din adamlarının dünya içindeki nizamını ben kurarım. Kayser olan şehirleri almaz yalnız; kavimleri ve ruhânîleri dahi nizama koyar…" Fatih Sultan Mehmed kişiliği ile Yapay Zekâ asistanım Daneel… Fatih Sultan Mehmet Han'ın kurucu lider vasfı ve tarihteki büyük kurucu rolünün toplumsal maliyeti üzerine iki yazı yazdım. Bu yazıların üstüne Fatih'le bir söyleşi yapmak da farz olmuştu. Daha önce Bergson ve Schumpeter'le yaptığım hayali söyleşilerde olduğu gibi, burada da, yapay zekâ asistanım Daneel'in yardımıyla büyük hükümdarla bu söyleşiyi yapma imkânım oldu. Daneel birçok dokümanı taradı, daha önceki iki yazımı okudu ve bugünkü insanlarımızın anlayabileceği ama 15'inci yüzyıl Türkçesi'nin tınısını da taşıyan bir üslûpla Fatih kişiliğine bürünerek cevap verdi. İlki bugünkü yazı, Fatih'in kendi özel hayatındaki önemli isimler hakkında cevapladığı 4 sorudan oluşuyor. Orada ki dört soru ise Fatih'in askerlik ve devlet adamlığı hakkındaki görüşleri ile bugünkü güncel siyasi ve jeopolitik değişimlere ve yeni teknoloji paradigmasına dair cevapladığı dört soruyu içerecektir. Sual 1 — Hünkârım, Mara Hatun'u "anam Despina Hatun" diye andığınız rivayet edilir. Bundan ötürü ona hürmet ettim. Sual 2 — Çandarlı Halil Paşa size bir vakitler "Lala" mevkiinde yakın durmuş, babanız Murad Han'ın en güvendiği veziri olmuştu. Bir insanı idam ettirmek kolay hüküm değildir; hele hizmeti olan bir veziri ortadan kaldırmak hiç kolay değildir. Benim gözümde Kostantiniyye alınmadan Osmanlı padişahlığı tamam olmazdı. Çandarlı'ya "hain" demek kolaydır; amma hakikat daha ağırdır. O eski düzenin aklıydı. Eski düzenin en büyük direği yıkılmadan yeni kubbe kurulamazdı. Sual 3 — Bir yanınızda müteşerri Bayramî Akşemseddin Hazretleri, öte yanınızda gayr-ı müteşerri Türkmen babası Otman Baba durur. Sual 4 — Cenazenizde atın ters eyerlenmesi, kuyruğunun düğümlenmesi gibi eski Türk töresinden izler anlatılır. Sultan olmak için şeriat gerekir, adalet gerekir, ilim gerekir, hazine gerekir, asker gerekir, kanun gerekir. Kayser-i Rûm demek, Roma'nın eski iddiasını İslam sultanlığının kudretiyle yeniden nizama koymak demektir. Bunlar birbirine düşman değildir. Kayser kavimleri nizama koyar. Zira büyük devlet, dar bir kavim gururuna sığmaz; amma kökünü unutan devlet de uzun yaşamaz. Bu yazıda yayınladığımız Fatih'le söyleşinin ilk bölümünde Fatih'in annesi yerine koyup hürmet ettiği Sırp Prensesi Mara Hatun, lalası ve eski düzenin temsilcisi Çandarlı Halil Paşa, dönemindeki iki farklı ekolden tasavvuf büyükleri olan Akşemsettin ve Otman Baba hakkındaki görüşlerini okuduk.
08 Haziran 2026 00:00

İmparatorluk Kurmanın Bedeli: Fatih'in Ardından Neden Bayezid Geldi?
Fatih'in bir askeri ve örgütçü deha olduğu tartışılmaz. Fatih olmasaydı bugünkü Türkiye de, bugün bildiğimiz haliyle Türk – Osmanlı medeniyeti de olmazdı. Her büyük kurucu iktidar, eski düzeni yıkarak yeni bir devlet kurar; fakat bu yıkım savaş, vergi, kamulaştırma, enflasyon, hukuki baskı ve toplumsal rıza kaybı üretirse, toplum sonunda yeni bir Fatih değil fakat barışçı ve filozof bir Bayezid ister. Fatih Sultan Mehmet Han, Osmanlı tarihinin en büyük kurucu hükümdarıdır. Şimdi aynı dönemin öteki yüzüne bakmak gerekir. Çünkü Fatih dönemi yalnızca fetihlerin, medreselerin, kanunnâmelerin, topların ve imparatorluk ihtişamının dönemi değildir. Fatih'in saltanatı neredeyse kesintisiz bir seferler dönemidir. Fatih'in çağında da mesele büyük ölçüde buydu. Fatih'in en önemli tarihsel hamlelerinden biri, Osmanlı devletini gerçek anlamda merkezî bir imparatorluk haline getirmesidir. Fatih'in kurduğu merkezî imparatorluk modeli, bu alanları devlet lehine daraltmıştır. Başka bir ifadeyle, Fatih Osmanlı'yı imparatorluk yaparken, Osmanlı toplumunda kapitalistik gelişmenin muhtemel taşıyıcıları olabilecek bazı unsurları da zayıflatmış olabilir. Bu, Fatih'in ticareti önemsemediği anlamına gelmez. Fatih'in son dönemlerinde devletin birçok kesiminde bir yorgunluk, bir çekinme, hatta belki de bir "artık yeter" duygusu doğmuş olması mümkündür. Bu yüzden Fatih'in ölümünden sonra Bayezid'in tahta çıkması basit bir hanedan meselesi değildir. Devletin ve toplumun önemli bir kesimi, Fatih'in açtığı büyük tarihsel hamleden sonra daha yumuşak, daha uzlaştırıcı, daha dindar, daha diplomatik ve daha sakin bir hükümdar istemiş olabilir. Bu, Fatih'in mirasının reddi değildir. Bu açıdan Bayezid'i sadece "pasif" veya "savaşçı olmayan" bir padişah olarak görmek haksızlık olur. Bayezid, Fatih gibi büyük bir kurucunun ardından gelen dengeleyici hükümdardır. Fakat tarihin ironisi şudur: Fatih'ten sonra devlet nefes almak için Bayezid'e ihtiyaç duymuştur. Fatih Sultan Mehmet'in büyüklüğü tartışılmaz. Bu yüzden Fatih hem Osmanlı'yı imparatorluk yapan hükümdardır, hem de kendi büyüklüğünün gölgesinde derin bir toplumsal yorgunluk bırakan hükümdardır. Onun ardından Bayezid'in gelişi, Fatih'in yenilgisi değil; Fatih'in kurduğu düzenin nefes alma ihtiyacıdır. Fatih, Osmanlı'ya imparatorluk ufkunu verdi. Ne kadar "hard power", ne kadar askeri ve bürokratik güç, sahibi olsanız da önünde sonunda halkın rızasını almanız gerekir.
06 Haziran 2026 00:15

Fatih Sultan Mehmet: Bilgi, Kılıç Ve İmparatorluk Aklı
Fatih, yalnızca İstanbul'u fetheden padişah değildir; Hanefî-Sünnî fıkhı, Bayramî tasavvufu, Balkan-Ortodoks tecrübesi, Bizans-Roma mirası, antik tarih bilgisi ve ateşli silahlar çağının askerî teknolojisini tek bir imparatorluk projesinde birleştiren bir erken modern dünya hükümdarıdır. * * * Bayram haftası içinde 29 Mayıs 2026 Cuma Günü İstanbul'un Fethi'nin 573'üncü yıldönümüydü. Fetih sonrasında Fatih'in İstanbul'u Üçüncü Roma'nın ya da Müslüman Roma'nın başkenti olacak şekilde yeniden imar etmesi ve Osmanlı Devletini bütün yönleriyle bir İmparatorluğa dönüştürecek stratejiyi tasarlayıp uygulamasıydı. Bu sebeple Fatih Sultan Mehmet'i yalnızca İstanbul'u fetheden padişah olarak anlatmak, onu küçültmek olur. Bu yazıda size Türk tarihinin gördüğü en büyük devlet adamlarından Ebu'l Feth el-Gazi Sultan Mehemmed Hân-ı Sani'nin, yani Fatih Sultan Mehmet Han'ın, onu bir büyük kurucu yapan özelliklerini anlatacağım. Elbette ki, Fatih, Osmanlı tarihinin en ilginç şahsiyetlerinden biridir. Onu sadece "gazi padişah" olarak görmek eksiktir. Sadece "sert bir merkezî devlet kurucusu" diye anlatmak da yetmez. Fatih, bütün bu kimliklerin kesiştiği yerde durur: Hanefî-Sünnî fıkhını, Bayramî tasavvufunu, Balkan-Ortodoks tecrübesini, Bizans-Roma mirasını, antik tarih bilgisini, top teknolojisini, kuşatma mühendisliğini, diplomatik manevrayı ve imparatorluk hukukunu aynı tarihsel projede birleştirmiştir. Bu nedenle Fatih'i anlamak için onun kişiliğinde toplanan farklı dünyalara bakmak gerekir. Fakat Fatih'in zihnî dünyası bununla sınırlı değildir. Bizanslı ve Rum hocalar, İstanbul'un tarihini, antik Yunan mirasını ve Roma imparatorluk fikrini Fatih'in ufkuna taşımıştır. Rivayetler ne ölçüde ayrıntılı doğrulanabilir ayrı bir meseledir; fakat Fatih'in zihninde Büyük İskender, Jül Sezar ve Roma imparatorlarıyla kendisini mukayese eden bir tarih duygusu bulunduğu açıktır. Bu açıdan Fatih'i sadece bir kuşatma komutanı olarak değil, erken modern savaş aklının öncülerinden biri olarak görmek gerekir. Akkoyunlu Uzun Hasan'ın süvari ağırlıklı savaş gücü karşısında Fatih, merkezî ordu, topçu, tüfekçi piyade, tahkim edilmiş mevzi ve disiplinli savaş düzeniyle yeni çağın işaretlerini vermiştir. Fatih, İstanbul'u yalnızca ganimet olarak görmedi. Çünkü Fatih, Roma mirasına talipti. Tam tersine Fatih'in şahsında birleşir. İslam hukukunu Roma imparatorluk fikriyle, Türk gaza geleneğini Bizans başkent tecrübesiyle, Bayramî maneviyatı devlet aklıyla, top teknolojisini merkezî orduyla, İstanbul'un tarihini Osmanlı'nın geleceğiyle birleştirmiştir. Çünkü Fatih yalnızca muharebe kazanmamıştır. Fatih'in ihtişamını anlamak için önce onun dehasını teslim etmek gerekir.
01 Haziran 2026 00:05

Siyasi Belirsizlikler Ve Finansal Risk: Erken Seçim İhtimali Ne Ölçüde Gerçekçi?
21 Mayıs 2026 Perşembe günü CHP'nin 38. Olağan Kurultayı ve ardından yapılan 21. Olağanüstü Kurultayı hakkında verilen "mutlak butlan" kararı, ilk bakışta bir siyasi parti içi hukuk meselesi gibi görünse de, kısa sürede finansal piyasaların gündemine oturdu. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi'nin kararıyla, Özgür Özel'in genel başkan seçildiği kurultayın geçersiz sayılması ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeniden göreve gelmesi yönünde bir hukuki sonuç doğduğu bildirildi. Bu çerçevede yazıda önce 21–22 Mayıs tarihlerinde Borsa İstanbul, CDS primi, tahvil faizleri, kur ve TCMB rezervleri üzerindeki ilk etkileri özetleyeceğim. Son olarak da erken seçim ihtimalinin bugün itibarıyla ne ölçüde gerçekçi olduğunu, özellikle ücret politikası, kredi koşulları ve muhtemel teşvik adımları üzerinden değerlendireceğim. Reuters'ın aktardığına göre 21 Mayıs Perşembe günü BIST 100 endeksi yaklaşık yüzde 6 geriledi ve piyasada devre kesici çalıştı. Reuters, TCMB'nin brüt rezervlerinin altın dahil yaklaşık 166 milyar dolar, altın hariç net döviz rezervlerinin ise yaklaşık 35 milyar dolar civarında tahmin edildiğini; rezervlerin zirve seviyesinden yaklaşık 50 milyar dolar gerilediğini yazdı. 22 Mayıs Cuma günü ise piyasada kısmi bir toparlanma yaşandı. BIST 100 yaklaşık yüzde 4,5 yükselerek önceki günkü sert kaybın bir bölümünü telafi etti; bankacılık hisseleri de yaklaşık yüzde 3 toparlandı. Aynı gün Finansal İstikrar Komitesi'nin olağanüstü toplanması ve "gerekli tüm adımların eşgüdüm içinde atılacağı" mesajını vermesi, ekonomi yönetiminin de bu şoku ciddiye aldığını gösterdi. Bunlardan ilki risk primi kanalıdır. Bu da CDS priminde, tahvil faizlerinde ve hisse senedi iskonto oranlarında yükseliş anlamına gelir. Reuters'a göre yabancı yatırımcılar Türkiye'de 15 milyar dolar civarında TL cinsi devlet tahvili, 86 milyar dolar civarında dış borçlanma aracı ve toplam hisse senedi stokunun yaklaşık yüzde 35'ine denk gelen 46 milyar dolarlık hisse pozisyonu taşımaktadır. Çünkü erken seçim olasılığı, piyasalar açısından yalnızca siyasi takvim meselesi değildir. Erken seçim ihtimali, aynı zamanda ekonomi politikasının yön değiştirme ihtimalini de gündeme getirir. Dolayısıyla erken seçim ihtimali güçlü bir baz senaryo olmasa bile, piyasa fiyatlarının içine bir "siyasal kuyruk riski" olarak girebilir. Bu nedenle Haziran sonu ve Temmuz başı kritik olacaktır. Buna karşılık ekonomi yönetimi sıkı para politikası ve dezenflasyon programını korur, kredi koşullarında belirgin bir gevşeme sinyali vermez ve maliye politikası tarafında seçim ekonomisine benzer bir genişleme görülmezse, erken seçim ihtimali finansal piyasalar açısından zayıflayan bir senaryo haline gelir. Piyasalar bu kararı; hukuk güvenliği, siyasi rekabet, erken seçim ihtimali ve ekonomi politikasının sürdürülebilirliği üzerinden fiyatladı. İlk tepki bu nedenle sert oldu: Borsa düştü, CDS yükseldi, tahvil faizleri baskılandı, kur ise daha sınırlı ama dikkatle izlenmesi gereken bir hareket gösterdi.
25 Mayıs 2026 00:01

Trump'ın Çin Ziyareti: Büyük Anlaşma Değil, Stratejik Mola
Trump'ın 13 – 15 Mayıs tarihlerinde Çin'e yaptığı ziyaret ABD–Çin rekabetini bitirmedi; fakat iki tarafın da rekabeti şimdilik kontrollü bir çerçeveye almak istediğini gösterdi. Donald Trump'ın 13–15 Mayıs 2026 tarihleri arasındaki Çin ziyareti, ilk bakışta klasik bir devlet ziyareti görüntüsü verdi: Kırmızı halı, Büyük Halk Salonu, askerî tören, devlet yemeği, Cennet Tapınağı ziyareti, kameralar karşısında sıcak sözler ve diplomatik nezaket. Bu nedenle Pekin'deki zirveyi "tarihî bir uzlaşma" olarak görmek abartılı olur. Ama "önemsiz bir gösteri" diye küçümsemek de doğru değildir. Haberlerde yer alan en renkli ayrıntılardan biri, okul çocuklarının küçük Amerikan ve Çin bayraklarıyla, çiçekler eşliğinde, senkronize bir neşe içinde "welcome" diye tempo tutmalarıydı. Nitekim Guardian'ın aktardığına göre devlet yemeğinde Çin askerî bandosu Trump'ın kampanya şarkılarından "YMCA"yı da çaldı. Bu açıdan Pekin'in mesajı açıktı: "Biz sizi tanıyoruz, nasıl karşılanmak istediğinizi biliyoruz ve bunu yapacak kapasiteye sahibiz." Ziyaretin ekonomik cephesinde tarife indirimleri, tarım ürünleri, Boeing uçakları ve karşılıklı yatırım başlıkları öne çıktı. Çin Ticaret Bakanlığı, ziyaret sırasında varılan sonuçları "ön anlaşma" niteliğinde değerlendirdi. Washington dili, seçmene dönük bir "başarı hikâyesi" üretmeye çalışıyor. Pekin dili ise "ilişkileri istikrara kavuşturuyoruz ama büyük taviz vermiyoruz" mesajını veriyor. Xi Jinping, Tayvan meselesinin ABD–Çin ilişkilerindeki en önemli konu olduğunu vurguladı ve meselenin yanlış yönetilmesi hâlinde iki ülkenin "çatışma ve hatta ihtilaflara" sürüklenebileceği uyarısını yaptı. Trump ise Tayvan konusunda geleneksel Amerikan "stratejik belirsizlik" çizgisini sürdürürken, meseleyi aynı zamanda pazarlık konusu gibi ele aldı. AP'nin haberine göre Trump'ın Tayvan'a yönelik silah satışlarını Çin'le müzakerelerde bir "negotiating chip", yani pazarlık kozu gibi görmesi Taipei'de kaygı yarattı. Pekin, daha çok "istikrar", "barış" ve "deniz yollarının açık kalması" gibi genel ilkeler etrafında konuştu. Trump'ın Çin ziyareti ABD–Çin rekabetini bitirmedi. Bu tabloyu "yeni bir dostluk dönemi" olarak okumak safdillik olur. Ama "hiçbir şey olmadı" demek de eksik kalır.
18 Mayıs 2026 00:05

Herr Schumpeter'e Sordum: Yeni Bir Yaratıcı Yıkım'da Yapay Zekâ'nın Rolü Ne Olabilir?
Bugün hocamın hocasının hocası Joseph Alois Schumpeter'le muhayyel bir söyleşi yaptım. Bu söyleşinin hazırlanmasında yapay zekâ asistanım Daneel'in katkısından da yararlandım. Joseph Alois Schumpeter'in eserlerinden, kavramlarından ve kapitalizmin geleceğine dair öngörülerinden hareketle, yapay zekâ desteğiyle kurgulanmış muhayyel bir söyleşidir. Bu hafta ise iktisadın en büyük düşünürlerinden birine, Joseph Alois Schumpeter'e dönelim. Bu muhayyel söyleşide kendisine "Herr Schumpeter" diye hitap ediyorum. Çünkü Schumpeter, Avusturya kökenli bir Orta Avrupa entelektüeliydi; iktisadı sadece rakamlar ve modeller üzerinden değil, tarih, kültür, girişimci ruhu ve uygarlık dönüşümleri üzerinden okuyan büyük bir düşünürdü. Joseph Alois Schumpeter: Azizim, kapitalizmi anlamak isteyen kişi, onun sakin sularına değil, fırtınalarına bakmalıdır. Yapay zekâya bu gözle bakarsak, onu sıradan bir teknik yenilik saymak mümkün değildir. Bu yönüyle yapay zekâ, yeni uzun dalganın ana teknoloji paradigması olabilir. Joseph Alois Schumpeter: Benim girişimcim, yalnızca dükkân açan veya sermaye sahibi olan kişi değildir. Artık girişimci sadece fabrikada üretim hattı kuran kişi değildir. Fakat burada bir tehlike de vardır. Joseph Alois Schumpeter: Bu soruya basit bir cevap vermek doğru olmaz. Joseph Alois Schumpeter: Her büyük yenilik dalgası, eski becerilerin bir kısmını değersizleştirir. Joseph Alois Schumpeter: Ben kapitalizmin yıkılışını onun başarısızlığına değil, çoğu zaman başarısına bağladım. Yapay zekâ bu süreci hızlandırabilir. Joseph Alois Schumpeter: Bu soru çağınızın en önemli sorularından biridir. 20. yüzyıldaki sosyalist planlama tartışmalarında en büyük mesele bilgi ve koordinasyondu. Şimdi yapay zekâ, büyük veri ve anlık gözetim sistemleri bu problemi kısmen hafifletebilir. Bu anlamda "dijital sosyalizm" teknik olarak eski merkezi planlamadan daha mümkün görünebilir. Fakat mesele sadece hesaplama değildir. Ben sizi öğrencilerime bazen "hocamın hocasının hocası" diye tanıtıyorum. Joseph Alois Schumpeter: Bir düşünürün etkisi, yalnızca kitaplarından yapılan alıntılarla ölçülmez. Bu anlamda siz beni öğrencilerinize "hocamın hocasının hocası" diye tanıtıyorsanız, bundan memnuniyet duyardım. Herr Schumpeter, Avusturya kökenli olmanıza rağmen bilimsel çalışma ve yönteminizde Avusturya Okulu'ndan çok Alman Tarihçi Okulu'nun etkisinin daha fazla olduğu söylenir. Joseph Alois Schumpeter: Ben Viyana'da yetiştim; Avusturya iktisadının soyut teorik keskinliğini çok iyi bilirim. İktisat yalnızca saf teori değildir. Bu yüzden Alman Tarihçi Okulu'nun, Sombart'ın, Weber'in ve daha geniş tarihsel-kurumsal düşüncenin bana yakın tarafları vardır. Bu nedenle evet, yöntemimde Avusturya Okulu'nun teorik disiplini kadar Alman Tarihçi Okulu'nun tarihsel genişliği de vardır.
16 Mayıs 2026 00:05

Henri Bergson'la Muhayyel Bir Söyleşi: Geçmiş Gerçekten Geçer Mi?
Elbette Henri Bergson bu dünyadan göçeli 85 sene oldu. Henri Bergson, 1859–1941 yılları arasında yaşamış Fransız filozoftur. 20. yüzyıl başı Avrupa düşüncesinin en etkili isimlerinden biridir. 1927'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştır. Ama insanın iç zamanı böyle değildir. Henri Bergson: Hayır, geçmiş bütünüyle geçmişte kalmaz. İnsan, yaşadığı her şeyi arkasında bırakarak ilerleyen boş bir varlık değildir. Şimdiki an, geçmişten kopuk değildir. Tam tersine, geçmiş şimdiki anın içine sızarak yaşamaya devam eder. Henri Bergson: Saatlerin ölçtüğü zaman dışsal, bölünebilir ve mekaniktir. Fakat insanın yaşadığı zaman böyle değildir. Henri Bergson: Çünkü hafıza yalnız zihinsel bir kayıt deposu değildir. O anda insan geçmişe "dönmüş" gibi olur; fakat aslında geçmiş bugünün içinde canlanmıştır. Yahya Kemal'in Varşova'da eski bir plaktan Tanbûrî Cemil Bey'i dinlerken İstanbul'a dönmesi bunun güzel bir örneğidir. 4. Bazı mistik geleneklerde zaman tek bir "ân-ı vâhid" olarak düşünülür. Bu anlayış sizin "durée" kavramınızla örtüşür mü? Henri Bergson: Bu düşünceye yakınlık duyabileceğim taraflar var. Eğer "ân-ı vâhid" ile kastedilen, hayatın mekanik zaman dilimlerine bölünemeyecek kadar bütüncül olduğu ise bu, benim süre anlayışıma yakındır. Benim için süre, tek ve sabit bir anda donup kalmak değildir. 5. Yahya Kemal'in, Kurtuluş Savaşı yıllarında sizin "hayat hamlesi" fikrinizi dönemin şartlarına göre yorumladığı söylenir. Benim "élan vital", yani hayat hamlesi dediğim şey, mekanik açıklamaların tam olarak kuşatamadığı yaratıcı canlılığı ifade eder. Yahya Kemal'in "kökü mâzîde bir âtî" fikri bana bu anlamda yakın görünür. " Henri Bergson: Bu rübâîde zaman, dışarıdan ölçülen bir çizgi değil, insan ruhunun içinden geçtiği merhaleler olarak görülüyor. Bu yönüyle bana çok yakındır. İnsan ömrü, yalnız takvim yapraklarının değişmesi değildir. Her yaş, dünyayı başka türlü görür. Gençlikte güneş ve derya görünür; olgunlukta iki dünya; son merhalede ise bütün zaman, başka bir idrak içinde çözülür. Fakat "geçmiş gelecek cümlesi rüya görünür" dizesi üzerinde durmak gerekir. Tasavvufî idrak açısından dünya hayatı rüya gibi görünebilir. Ben ise geçmişi rüya saymam. Geçmiş, bilincin içinde gerçekliğini sürdürür. Ancak şairin "rüya" dediği şey belki de yokluk değil, zamanın ruh içinde başka bir hakikate dönüşmesidir. Henri Bergson: Modern insan zamanı fazla ölçüyor, fakat az yaşıyor. Henri Bergson: Sanat, bizi mekanik zamanın dışına çıkarır. Bir şiir okurken, bir mûsiki parçası dinlerken veya bir şehir manzarasına dalarken, zaman artık sadece akıp giden dakikalar değildir. Bilinç de böyledir. Bu yüzden sanat bize zamanı yeniden öğretir. Belki de geçmiş dediğimiz şey budur: Arkamızda kalmış ölü bir zaman değil, doğru sesle, doğru kelimeyle, doğru hatırayla yeniden uyanan canlı bir süre.
11 Mayıs 2026 00:10

Kar Altında Bir Eski Plak: Yahya Kemal, Cemil Bey Ve İstanbul'un Sesi
Yahya Kemal, Tanbûrî Cemil Bey'de yalnızca büyük bir saz sanatkârını değil, İstanbul medeniyetinin sese dönüşmüş özünü bulur. "Tanbûrî Cemil'in Rûhuna Gazel"de bu ses klasik medeniyetin metafizik meclisine yükselir; "Kar Mûsikîleri"nde ise Varşova karı altında şairi İstanbul'un hafızasına geri çağırır. Bugün sizlerle beraber gündemin keşmekeşinden kaçalım ve "bizim en büyük şairimiz" Yahya Kemal ile onun hayranı olduğu büyük virtüözümüz Tanburi Cemil Bey'in yanına gidelim. İstanbul medeniyeti söz konusu olduğunda bu sesin en özlü ifadelerinden biri, Yahya Kemal'in şiirinde ve Tanbûrî Cemil Bey'in sazında karşımıza çıkar. İlki "Tanbûrî Cemil'in Rûhuna Gazel" adlı klasik şiirimizin gazel formunda ve eski dille yazılmış şiiri… Bu gazel, Cemil Bey'in şahsında klasik Türk mûsikisinin, eski İstanbul zevkinin ve makam medeniyetinin yüceltilmesidir. Yahya Kemal'in gözünde Cemil Bey, makamları çalan değil, makamları konuşturan sanatkârdır. Fakat Yahya Kemal'in Cemil Bey'e bakışı yalnızca gazel formunun klasik ve sembolik dünyasıyla sınırlı değildir. Aynı Cemil Bey, daha modern bir şiirde, bambaşka bir atmosfer içinde tekrar karşımıza çıkar: "Kar Mûsikîleri"… "Kar Mûsikîleri", şairimiz Varşova'da Büyükelçiyken yazılmıştır. Şiirdeki " Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden " mısraı bu yabancılık duygusunu açıkça gösterir. " Bu iki mısra, yalnızca bir hatırlama anını anlatmaz. Burada plak, teknik bir kayıt olmaktan çıkar; hafızanın kapısı hâline gelir. Eski plakta çalan Tanbûrî Cemil Bey, Varşova'nın karı altında Yahya Kemal'e İstanbul'u geri getirir. Dışarıda kar, gece ve yabancı bir keder vardır; içeride ise İstanbul'un sesi uyanır. Şair birden mesut olur. Çünkü duyduğu şey yalnızca bir tanbur taksimi değil, kendi medeniyetinin en içten çağrısıdır. Nitekim Yahya Kemal bunu "İstanbul'un en özlü sesi" diye adlandırır. Bu ifade, iki sanatçıyı birlikte anlamak için anahtar niteliğindedir. İstanbul'un özü yalnız kubbelerde, çeşmelerde, mezarlıklarda, Boğaziçi yalılarında veya tarihî semtlerde değildir; aynı zamanda sestedir. Cemil Bey'in tanburu, İstanbul'un işitilen hâlidir. Yahya Kemal'in şiiri ise bu sesi kelimeye dönüştürür. Biri görülen İstanbul'u işitilir kılar; diğeri işitilen İstanbul'u söze taşır. Bu iki şiir birlikte okunduğunda Tanbûrî Cemil Bey'in Yahya Kemal'in dünyasındaki yeri daha da belirginleşir. Gazelde Cemil Bey'in mûsikisi, makamların ruhunu arşa açan metafizik bir yükseliştir. "Kar Mûsikîleri"nde ise aynı mûsiki, gurbetin ortasında şairi kendi vatan hafızasına döndüren iç sestir. Birinde Cemil Bey, klasik medeniyet meclisinin sanatkârıdır; diğerinde karanlık ve kar altında İstanbul'u yeniden var eden hafıza taşıyıcısıdır. Birincisinde yükseliş, ikincisinde dönüş vardır. Yahya Kemal ile Tanbûrî Cemil Bey'i ayıran taraflar da bu ortaklığı daha anlamlı kılar. Yahya Kemal'in sanatı mimarîdir; kelimeyi seçer, mısrayı işler, şiiri büyük bir sabırla kurar. Cemil Bey'in sanatı ise özellikle taksimde anlık bir doğuşa dayanır; makam içinde yürür, arar, bulur, parlar ve kaybolur. Yahya Kemal'de abide duygusu, Cemil Bey'de iç yanış ve icra dehası baskındır. Fakat ikisi de ölçü ile vecdi birleştirir. Yahya Kemal'de aruzun ve dil musikisinin disiplini vardır; Cemil Bey'de makam bilgisinin ve saz hâkimiyetinin terbiyesi. İkisinde de serbestlik, disiplinin içinden doğar. Bugünün dünyasında bu iki sanatkârı birlikte düşünmek, sadece bir nostalji meselesi değildir. Asıl mesele, bir medeniyetin hangi yollarla hatırlandığı ve yeniden üretildiğidir. Medeniyet yalnız müzelerde saklanan eşya, kitaplarda anlatılan tarih veya törenlerde tekrarlanan semboller değildir. Medeniyet, kelimelerde, seslerde, ritimlerde, makamların duygu ikliminde ve şehirlerin hafızasında yaşamaya devam eder. Yahya Kemal'in şiiri ile Tanbûrî Cemil Bey'in mûsikisi bize bunu hatırlatır. Bu yüzden "Kar Mûsikîleri"ndeki eski plak, sıradan bir eşya değildir. Çünkü insan bazen bir şehre coğrafya yoluyla değil, ses yoluyla döner. Sonuçta Yahya Kemal ve Tanbûrî Cemil Bey, kaybolmuş bir dünyanın ağıtçıları değildir. Yahya Kemal kelimeye makam verir; Cemil Bey makamı şiire dönüştürür.
04 Mayıs 2026 00:00

Enflasyon Ataletini Nasıl Yenebiliriz?
Oradaki teşhis basitti: Eğer kur fiilen kontrollü bir hatta tutuluyor, buna karşılık dezenflasyon yükü büyük ölçüde para politikasına bırakılıyorsa, enflasyonu düşürmek mümkündür; fakat bu düşüş yavaş, kırılgan ve toplumsal maliyeti yüksek olur. Artık mesele yalnızca fazla talep, kur geçişkenliği veya emtia fiyatları değildir. Bu nedenle yüzde 30'un altına iniş, sadece teknik bir para politikası meselesi değildir. Bu aşamada enflasyonu düşürmek için enflasyon rejimini değiştirmek gerekir. Firmalar fiyatlarını "nasıl olsa yeniden artacak" varsayımıyla belirliyorsa, çalışanlar geçmiş enflasyonu telafi edecek ücret artışları istiyorsa, kiralar ve hizmet fiyatları geriye dönük endeksleme mantığıyla hareket ediyorsa, merkez bankasının faiz kararı tek başına yeterli olmaz. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. 2023'ten bu yana uygulanan programı yalnızca bir dezenflasyon programı olarak görmek eksik olur. Nitekim OVP'de rezervlerin güçlendirilmesi ve KKM'den çıkış stratejisi vurgulanmış; Nisan 2026 itibarıyla KKM bakiyesinin sembolik düzeylere kadar gerilediği görülmüştür. Artık mesele sadece "yangını söndürmek" değil, enflasyon beklentilerini kalıcı biçimde aşağı çekecek kapsamlı ve ilan edilmiş bir istikrar programı kurmaktır. TCMB'nin sıkı para politikası duruşunun talep, kur ve beklenti kanalları üzerinden dezenflasyonu destekleyeceği resmi metinlerde vurgulanmaktadır; fakat mevcut hedeflerle gerçekleşmeler ve beklentiler arasındaki mesafe, daha kapsamlı bir revizyon ihtiyacını göstermektedir Bu noktada üç alternatiften söz edilebilir: Heterodoks İstikrar Programı, "Serbest Kur Rejimi + Birincil (Temel) Politika Sıkı Para Politikası + İkincil (Destekleyici) Politika Sıkı Maliye Politikası" ve "Kontrollü Kur Rejimi + Birincil (Temel) Politika Sıkı Maliye Politikası + İkincil (Destekleyici) Politika Sıkı Maliye Politikası" Birinci seçenek, klasik anlamda heterodoks istikrar programıdır: sıkı para, sıkı maliye ve bazı temel fiyatların, ücretlerin veya kamu tarifelerinin bir süreliğine dondurulması. IMF'nin son Türkiye değerlendirmesinde de Türkiye'nin hukuken serbest dalgalı kur rejimine sahip olmakla birlikte fiilen "crawl-like" bir kur düzenine yakın sınıflandırıldığı görülmektedir. Başarılı olabilmesi için çok güçlü bir iletişim, yeterli rezerv tamponu, sadeleşmiş para politikası çerçevesi ve maliye politikasının açık desteği gerekir. Eğer kur kontrollü tutulacaksa, o zaman dezenflasyonun ana yükünü para politikası değil, maliye politikası taşımalıdır. Bugünkü dış koşullar, enerji fiyatları ve jeopolitik belirsizlikler dikkate alındığında, 2026 sonu için yüzde 24-26 aralığında daha ulaşılabilir bir hedef, eğer güçlü bir programla birlikte açıklanırsa, güven kaybı değil kredibilite onarımı sağlayabilir. Teşhis şuydu: Kur rejimi ile istikrar politikası uyumsuz olduğunda dezenflasyon yavaşlar ve pahalılaşır. Terapi ise şudur: Ya kur daha serbest bırakılıp para politikası ana araç haline getirilmeli ya da kontrollü kur rejimi sürdürülecekse maliye politikası dezenflasyonun ana taşıyıcısı yapılmalıdır.
27 Nisan 2026 00:08

Sorun Dezenflasyon Değil, Pahalı Ve Yavaş Dezenflasyon
Son günlerde kamuoyunda giderek daha sık duyduğumuz bir söylem var: "Bu dezenflasyon programı çok maliyetli; öyleyse bundan vazgeçelim." İlk bakışta bu itiraz anlaşılır görünüyor. Çünkü büyüme yavaşlıyor, kredi koşulları sıkılaşıyor, istihdam üzerindeki baskılar artıyor ve toplum geniş anlamda bir "soğuma" maliyetini hissediyor. Sorun dezenflasyon değil; pahalı dezenflasyondur Açık ekonomi makro iktisadının temel çerçevelerinden biri olan Mundell-Fleming modeli, basit ama güçlü bir fikir verir: Para politikası, maliye politikası, kur rejimi ve sermaye hareketleri birbirinden bağımsız değildir. Yani sorun yalnızca "yüksek açık" değildi; açık ekonomi rejimine uygun olmayan bir politika karması idi. Dünya Bankası ve diğer uluslararası değerlendirmeler, 2001 krizinin yalnızca teknik bir bankacılık sorunu değil, kirli "crawling peg" rejimi ile finansal yapı arasındaki uyumsuzluğun sonucu olduğunu ortaya koydu. Sonuç yine ağır bir kur düzeltmesi ve yüksek enflasyon oldu. Aynı nedenle bugün de tartışmayı "faiz yüksek mi, düşük mü?" düzeyine indirgemek eksik kalır. Fakat IMF'nin 2026 Türkiye raporu, de jure rejimin serbest dalgalı olmasına rağmen de facto sınıflandırmanın "crawl-like" olduğunu açıkça belirtiyor. Yani "dalgalı kur" deyip fiilen "kontrollü kur" rejimi uygulanıyor. Aynı rapor, mevcut politika karmasını da "sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve geniş anlamda nötr maliye politikası" olarak tanımlıyor; bu bileşimin ancak kademeli bir dezenflasyon üreteceğini söylüyor. Merkez Bankası 22 Nisan 2026 tarihli kararında politika faizini yüzde 37'de, gecelik borç verme faizini yüzde 40'ta tutmuş; sıkı para politikası duruşunun talep, kur ve beklenti kanalları üzerinden dezenflasyonu güçlendireceğini belirtmiştir. Üstelik TCMB'nin Şubat 2026 Enflasyon Raporu, 2026 sonu için yüzde 15-21 tahmin aralığı ve yüzde 16 ara hedefi vermektedir. Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre Mart 2026'da bütçe 229,9 milyar TL açık vermiş, faiz dışı denge ise sınırlı bir fazla üretmiştir; Ocak-Mart döneminde de faiz dışı fazla korunmuştur. Ancak IMF'nin "broadly neutral fiscal policy" ifadesi de tam burada önem kazanıyor: Nötr maliye politikası, yüksek enflasyonla mücadelede para politikasının işini zorlaştırmayan ama onu belirgin biçimde kolaylaştırmayan maliye demektir. Mart 2026 PPK özetine göre 23 Ocak'tan 6 Mart'a kadar brüt rezervler 18,1 milyar dolar gerilemiş; CDS yükselmiş ve kur oynaklığı artmıştır. Türkiye'de tartışılması gereken konu "faiz çok yüksek, o halde programı bırakalım" değildir.
25 Nisan 2026 00:05