×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Köşe Yazarı

Amerika'nın Yeni İmparatorluk Çağı

12 Ocak 2026 15:42

NEW YORK – ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela'daki eylemleri, uluslararası hukuku ihlal etmesi, yerleşik normları hiçe sayması ve Danimarka ile Kanada gibi müttefikler de dâhil olmak üzere diğer ülkelere yönelik tehditleri nedeniyle yoğun eleştirilerin hedefi oldu. Ancak artık, ne Amerika Birleşik Devletleri ne de dünyanın geri kalanı için işlerin iyi bitmeyeceğinin açık olması gerekir. 6 Ocak 2021'de yıl dönümünü "kutladığımız" ABD Kongre Binası'nda yaşanan ayaklanma onun haklı olduğunu gösterdi. 2024 seçimleri, Trump'ın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki hakimiyetini pekiştirdi ve partinin onu sorumlu tutmak için hiçbir şey yapmayacağını garanti altına aldı. Trump yönetiminin Venezuela'yı "yöneteceğini" ve petrolünü alacağını söylüyor; bu da ülkenin en yüksek teklifi verene satış yapmasına izin verilmeyeceği anlamına geliyor. Onlarca uyuşturucu kaçakçısı olduğu iddia edilen kişiyi, herhangi bir adil yargılama süreci olmaksızın öldürmenin ahlaki boyutu ve hukukun üstünlüğü gibi konular bir kenara itilmiş ve bir zamanlar Amerikan "değerlerini" gururla savunan Cumhuriyetçiler ise bu konuda neredeyse hiç ses çıkarmamışlardır. Bunu yapmak için Tayvan'ı "yönetmesi" gerekmez, sadece politikalarını, özellikle de ABD'ye ihracata izin veren politikaları kontrol etmesi yeterlidir. 19. yüzyılın büyük imparatorluk gücü olan Birleşik Krallık'ın 20. yüzyılda pek de iyi bir performans göstermediğini hatırlamakta fayda var. En azından Birleşik Krallık, sömürgelerine hukukun üstünlüğü ve bazı "iyi" kurumlar gibi, yönetime dair nispeten olumlu ilkeler ihraç etmeye çalışmıştı. Hukukun üstünlüğü olmadan, her zaman belirsizlik vardır. Lord Acton'un meşhur sözü şöyledir: "Güç yozlaştırır, mutlak güç muhakkak yozlaşır". Umarız ki "Trump zirvesine" ulaşmışızdır ve bu distopik kakistokrasi dönemi 2026 ve 2028 seçimleriyle sona erer. ABD'nin kalıcı ticaret açıklarının yarattığı "talep boşluğunu" doldurmak, dünyanın geri kalanı için, arz tarafındaki sorunlarla boğuşmak zorunda olan ABD'ye kıyasla çok daha kolaydır. *Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Joseph E. Stiglitz, Dünya Bankası'nın eski baş ekonomisti, ABD Başkanı'nın Ekonomik Danışmanlar Konseyi'nin eski başkanı, Columbia Üniversitesi'nde profesördür.

Köşe Yazarı

Halep Operasyonundan Hangi Sonuçlar Çıktı?

12 Ocak 2026 15:22

Suriye ordusuyla Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adını da kullanan YPG arasında aralık ayında başlayan, ocak ayının ilk günlerinde şiddetlenen Halep gerginliği, SDG'nin 10 Ocak itibariyle kenti terk etmesiyle sonlanmış gibi görünüyor. Halep'te Kürt yoğunluklu mahalleri de 2011 sonrasında kontrol etmeye başlayan YPG, Suriye ordusunun başlattığı operasyon sonucunda yaklaşık 15 sene sonra Halep'ten tamamen çekilmek zorunda kalmış oldu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da konuyla ilgili değerlendirmesinde, PKK'nın 10 Mart mutabakatına uyması için "mecbur kılacak şartların oluşması gerektiğini" kaydetmiş ve "Burada tabii Amerika'nın ve bölgedeki diğer bazı aktörlerin, Türkiye de dahil, ortaya koyacağı tercihler, tavırlar, çözüm önerileri önemli," değerlendirmesini yapmıştı. Ankara'daki güvenlik kaynaklarının, olayların başladığı andan bu yana yaptıkları gözlem ve analizler, 10 Mart mutabakatının yaşama geçirilmesi konusunda YPG/SDG ile PKK liderliği arasında önemli bir çatlağın ortaya çıktığını gösteriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da 8 Ocak'ta düzenlediği basın toplantısında, Türkiye'de sağlanan olumlu iklim ve Abdullah Öcalan'ın mektubuna rağmen adım atılmamasının yarattığı olumsuzluğa dikkat çekmiş, YPG'de bir grubun İsrail ile eşgüdümü tercih etmeye devam etmesinin yaratacağı sorunları gündeme getirmişti. Ancak hem Suriye ordusunun sahada daha etkinleşmesi hem de başta ABD olmak üzere uluslararası toplumun Şam yönetiminin operasyonuna karşı çıkmaması YPG açısından 10 Mart mutabakatını uygulamayı daha zorunlu hale getiriyor. ABD'nin, operasyonu engellemek ya da durdurmak için Suriye'ye baskı kurma yolunu tercih etmemesi, taraflara itidal içinde 10 Mart mutabakatını uygulama çağrısında bulunması dikkat çeken bir gelişme oldu. Bu harekatların en sonuncusunu Merkez Kuvvetler Komutanlığı, tam da Halep olaylarının yaşandığı 10 Ocak günü Suriye'nin Palmira kenti yakınlarındaki IŞİD hedeflerine karşı gerçekleştirdi.

Duygu Merzifonluoğlu

Beşgen Piramitin En Aydınlık Yeri "Yalın Şeyler"

12 Ocak 2026 14:24

O an fark ediyorsunuz kitabın adı olan "Yalın Şeyler" meğer o beşgen piramitin tepesindeki en aydınlık yermiş... 2025 yılının Kasım ayı'nda, Kuzguncuk'ta kitabın başında yer alan zihin haritasının sağ alt köşesine şöyle bir cümle yazılmış: "kitabın kendisi gibi tuhaf, karmaşık, dolambaçlı ve farklı yönden okumalara açık." İnceliyorsunuz haritayı, çok detaylı. Kitabın 4'üncü sayfasında mesela bir anda içinde yüzen insanların ve de bir teknenin olduğu bir deniz manzarası çıktı karşıma. 2026'nın Ocak ayı'ndan son hız o manzaranın içine giriverdim. "Mimarlığı, mimarlık üzerine düşünmeyi, üretmeyi ve yazmayı seviyorum. Bu sevgimin özünde insanlığın potansiyeline aklı, ruhu ve iradesiyle yarattıklarına duyduğum hayranlık yatıyor." Kitap aslında mimar Ömer Selçuk Baz ve ortağı Okan Bal'ın 2005 yılından bu yana Yalın Mimarlık çatısı altında ürettikleri işlerini konu alan neredeyse 500 sayfalık bir kitap ve de içerisinde "Arketipler, Anlatılar, Örüntüler, Müşterekler, Doğa ile Diyalog, Tektonik ve İşbirliği" adlarını taşıyan bölümler var. *** Banu Uçak, Ömer Selçuk Baz ve ortağı Okan Bal'ın, bu iki önemli ismin mimarlığını uzun süredir yakından takip ettiğini söyleyerek, bu kitabı nasıl yazmaya karar verdiğini ve de bu süreçte hangi aşamalardan geçtiklerini anlatırken şöyle bir cümle kurmuş kitabın başındaki yazısında: "Yalın adını taşıyan bu ofisin de, bu kitabın da yalınlık iddiası biçime değil, anlamı kuran fikrin yalınlığına dayanıyor. Yoksa ne kitabın, ne de Yalın Mimarlık'ın işlerinin kelime anlamıyla yalın olduğu iddia edilemez." Kitabın bölümlerinin genel yapısı ve projeleri belirlendikten sonra ise Ömer Selçuk Baz'ın önerisiyle kitaptaki her bölümü dışarıdan bir gözle sorgulayıp tartışabilecekleri dostlarıyla bir araya gelmek istemişler. Banu Uçak "kitap içinde fasiküllerden oluşan yedi ayrı kitap tasarladı adeta" demiş kitabın tasarım hikayesini anlatırken. Ben ise sanırım en çok kitabın birleşim yerinde büyük harflerle "YALIN" yazmasını sevdim. Ve son olarak, yazısının sonunda bu kitaba dair şöyle bir şey yazmış Banu Uçak: "Uzun zamandır bu kadar keyifle, bu kadar zorlanarak, kendi sınırlarımın kıyısında dolaşıp başkasınınkini anlamaya çalışarak bir iş yapmamıştım. İnsanın coşkuyla kendini bıraktığı her süreç gibi bu kitap da beni değiştirdi." Sanırım kitabın tümünü daha okuyup bitiremeden, bu cümleler hep aklımda kalacak benim. "Onu en iyi anlamış ve anlamaya hazır olan yol arkadaşları ile değişim ve dönüşüm yolculuğuna çıkmak, kendini bir kitap aracılığı ile yeniden doğurup, kendi potansiyelinin en üst sınırına ulaşmak ve de fiziki boyuta böylesine değerli bir anı bırakmak.." Gerçek bir yazar olmak isteyen, yazı yazmayı seven herkesin bir benzerini yaşama şansı olur umarım. Bu sırada kitabın sonunda yer alan "Açık Yara" adını taşıyan, siyah sayfaların yer aldığı bölüm insanın nefesini kesen bir bölüm. Buradaki metnin başlığı: "Coğrafyanın Yükü ya da Kırılgan Hayatlar" Bu bölümde mimar Ömer Selçuk Baz bu bölümde, doğduğu yer olan Antakya'yı da yerle bir eden 6 Şubat Depremi sonrasında depremin mimarlığa bakışını nasıl dönüştürdüğünü anlatmış. YEM Yayın tarafından yayınlanan bu kitabın, en başından itibaren size verdiği tek bir yönlendirme var bana göre o da "özgürlük" ve de "düşünce kalıplarınızı kırarak, kitap boyunca farklı perspektiflerden dünyayı, yaşamı, insanı, doğayı ve de içinde yaşam olan tüm yapıları görmeye müsaade edebilmek.." Emeği, çabası ve de harcanan zamanı fazla olan bu özel kitap umarım en doğru zamanda doğru alıcısına ulaşır.

Köşe Yazarı

İran'dan Venezuela'ya Küresel Medya 'Kehanet' Diyor Ama... The Economist Kapaklarındaki Şifrelerin Sırrı

12 Ocak 2026 13:55

21 Haziran günü The Economist dergisi, İran bayrağının 6'ya bölünmüş bir çiziminin yer aldığı kapakla çıktı. Başyazıda "Trump bir ödünleşimle karşı karşıya. Amerika, İsrail'in tek başına verebileceğinden daha büyük zarar vererek saati daha geriye alabilir" diyerek 'olup biteni yorumlamak' yerine 'olabilecekleri normalleştirmeyi seçti. 22 Haziran'da ABD çatışmalara doğrudan müdahil oldu, İran'daki Fordow, Natanz ve Isfahan nükleer tesisleri hedef alındı. ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela'ya düzenlediği operasyonla Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores'i esir aldı, mahkemeye elleri kelepçeli şekilde çıkardı. Mülkiyeti The Economist Group aracılığıyla özel hissedarlarda ve 2026 itibarıyla en büyük pay sahibi, Agnelli ailesi nin holdingi Exor N.V. Peki kim bu aile, ona da kısaca bakalım: Agnelli ailesi, İtalya'nın en köklü sanayi ve yatırım hanedanlarından biri; kökleri 19. yüzyıla, Fiat'ın kurucusu Giovanni Agnelli'ye dayanıyor ve bugün Exor N.V. adlı Hollanda merkezli holding aracılığıyla çok çeşitli sektörlerde küresel yatırımlar yönetiyor. John Elkann John Elkann 2025 yılının Ocak ayında Washington'da 4 gün geçirdi ve Donald Trump'ın yanı sıra yönetiminin üst düzey yetkilileriyle bir dizi görüşme gerçekleştirdi. Exor'un 2025 yılı Haziran ayı verilerine göre net varlık değeri 43 milyar dolara yaklaştı. Fonladığı medya kuruluşları arasında Reuters, Financial Times, The Guardian gibi ana akım yayınlar olduğu kulaktan kulağa konuşulan aile, The Economist'teki yaklaşık yüzde 27'lik hissesini 2025'in Ekim ayında satışa çıkardı. Evelyn de Rothschild Rotschildlerin 2024 yılı sonundaki varlığı 15,7 trilyon dolar olarak tahmin ediliyordu.

Köşe Yazarı

50 Yılda 400 Olay... Sadece Bir Tanesi 10 Binden Fazla Kişiyi Etkiledi: Laboratuvar Sızıntılarının Ardındaki Gerçek Ne?

12 Ocak 2026 11:37

Laboratuvar sızıntıları bağlamında son 50 yılda 400'ün üzerinde olay kayda geçti. Barselona'da Hayvan Sağlığı Merkezi'nin (CReSA) biyolojik kontrol biriminin başındaki isim olan Abad, "SARS-Cov-2 virüsünün laboratuvardan sızma ihtimali pek olası değil, değil mi? Ama pekâlâ mümkün" ifadelerini kullandı. İspanyol emniyet birimlerinin kısa süre önce, Afrika domuz ateşi virüsünün sızıntısı şüphesi çerçevesinde söz konusu araştırma merkezinde denetim yaptığını ve türlü kanıtlar aradığını da hatırlatan Abad, "Laboratuvarlardaki olaylar ve kazalar hakkında çok şey okudum. Dünya çapında 100'den fazla olay kayda geçti ve bunlar gerçekte meydana gelenlerin sadece görünen yüzü" şeklinde konuştu. Xavier Abad, laboratuvarlarda yüzlerce olay meydana geldiğini anlatırken abartmıyor çünkü Kosta Rikalı bilim insanı Esteban Zavaleta ve ekibi tarafından geçtiğimiz yıl mart ayında yapılan bir incelemeye göre, son 50 yılda laboratuvar kaynaklı enfeksiyonlara dair 435 vaka kayda geçti. Tesiste görev yapan bir virolog, 12 Mart 2009'da, bir fareye ölümcül Ebola virüsü enjekte ederken talihsiz bir kaza yaptı. Uluslararası bilim insanları tarafından kurulan bir ekip, 10 yıl önce, 3 ve 4'üncü seviye yüksek güvenlik seviyesine sahip laboratuvarlarda kaç tane kaza kaynaklı enfeksiyon görüldüğünü tespit etmek için bir adım attı. Harvard Üniversitesi'nde Bulaşıcı Hastalık Dinamikleri Merkezi Başkanı epidemiyolog Marc Lipsitch, İspanya'daki Afrika domuz gribi vakasını spesifik olarak yorumlamaktan kaçındı ancak diğer vakalara ilişkin olarak, "Bulaşıcı mikroplar aşırı güvenlikli laboratuvarlardan kaçtı, hatta bunlar arasında BSL3'ün üzerindeki laboratuvarlar bile vardı" değerlendirmesinde bulundu. Lipsitch, bu kapsamda 2014'ten bu yana yaşanan 3 örneği sıraladı: Güvenlik seviyesi 3 olan bir laboratuvardan ABD Tarım Bakanlığı'na yanlışlıkla yüksek derecede patojenik H5N1 influenza virüsü bulaşmış materyallerin gönderilmesi. Oxford Üniversitesi'nde mikrobiyoloji çalışmaları yürüten Prof. Dr. Stuart Blacksell ve ekibi ise, 2000-2024 yılları arasında BSL3 seviyesindeki laboratuvarlarda 16, BSL4 seviyesindeki laboratuvarlarda da 4 vaka tespit ettiklerini belirtti. Bütün araştırma laboratuvarları hesaba katıldığında ise, aynı aralıkta 276 enfeksiyon ve 8 ölümün kayda geçtiği belirtiliyor: Deli dana hastalığından 2, Ebola, hantavirüs, monkey B virüsü, bakteriyel menenjit, SARS, veba ve Creutzfeldt-Jakob hastalığından dolayı birer can kaybı kayda geçti. Dünyanın en etkili düşünce kuruluşları arasında yer alan İngiltere merkezli Chatham House tarafından iki yıl önce hazırlanan bir raporda da laboratuvar kazalarının "potansiyel felaketlerle sonuçlanabileceği" konusunda uyarıda bulunulmuştu. Raporda ayrıca, "Laboratuvar kazalarının gerçek ölçekleri net değil" değerlendirmesine yer verilerek, 2000-2021 yılları arasında yaklaşık 100 laboratuvarda 309 kişinin enfekte olduğu bilgisi yer aldı. Dünya Sağlık Örgütü'nün bağımsız uzmanlarla kurduğu bir araştırma ekibi, geçtiğimiz yıl 27 Haziran'da yaptığı açıklamada, "mevcut kanıtların, virüsün doğrudan bir yarasadan ya da ara bir konaktan, yani hayvanlardan geçtiğini gösterdiğini" ifade etti. Dünya çapında kaç tane yüksek güvenlikli laboratuvar olduğunun kesinleşmediğine dikkat çeken Peters, BSL3 seviyesindeki tesislerin, dışarı çıkan havayı iki kere filtreleme, çalışanlara tesislerde duş alma zorunluluğu, akışkanları kimyasal kirlenmeden arındırma ve atık yakma gibi ciddi önlemler hayata geçirdiğinin altını çizerek, şu açıklamayı yaptı: "Yine de BSL3 laboratuvarları her zaman beklendiği kadar güvenli olmayabilir. Şahsen, ben virüs sızıntısının imkansız olduğunu düşünmüyorum. Çünkü sonuç olarak, laboratuvarların patojenleri güvende tutması meselesi, insan davranışına bağlı bir konu. Doğrudan insan hatası olmasa bile arkasında insan tarafından oluşturulan çevreyle ilgili sorunlar ya da sadece talihsizlik yatıyor olabilir."

Filtreleme Haberleri

Köşe Yazarı

Trump'ın Yeni Papatya Falı: İran Mı? Grönland Mı?

Dünya, Maduro'nun ülkesinden askeri bir operasyonda kaçılmasını hazmedemeden yeni bir Trump agresifliği için tahminde bulunmaya çalışıyor. Trump, Salı günü İran'a yönelik seçeneklerin önüne serileceği bir brifing alacak. Bunların hangisi ya da hangileri Trump'ın aklına yatar bilinmez ama Trump'ın İran'ı vurmak, rejimi yıkmak için yanıp tutuşan İsrail'i de dizginlemesi gerekiyor! 13 Haziran'da ABD ile İran nükleer müzakere masasına dönüşü müzakere ederken İsrail ani bir baskınla İran'ın önemli komutanlarını, nükleer bilim insanlarını öldürmüş yani masayı devirmişti. İran'ın füze misillemesinden İsrail'i kurtaran ise ABD oldu. İran bu saldırılardan ağır hasarla çıktı ama İsrail'in 'Demir Kubbe'sinin de geçilemez olmadığını tüm dünyaya gösterdi. 500 den fazla ölü 10 binden fazla gözaltı var ama 34 eyalete de yayılan gösteriler de sürüyor. Ancak İşadamı-Başkan Trump'ın önceliği Grönland olabilir! Danimarka Başbakanı bunun NATO'nun sonu olacağı şeklindeki açıklaması-tehdidi ise ABD de pek karşılık bulmadı. Gayrimenkul zengini Trump, Manhattan adasındaki potansiyeli görüp iş değişikliği yapan ailesinden miras 'köşe dönme' uyanıklığı olarak Grönland'ı istiyor.

12 Ocak 2026 11:33

Merdan Yanardağ

İdeolojinin Dili, Dilin İdeolojisi

Örneğin; ABD'nin Venezuela'ya yönelik emperyalist haydutluğuna meşruiyet üretmenin bir aracına dönüşmüş ise, tam aksine zorbalığın ideolojik bir parçası ve aracı haline gelmiş demektir. MEDYANIN SEFALETİ Gelelim Venezuela'nın seçilmiş Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun ABD tarafından zorla ve kan dökerek kaçırılması olayının medyada yer alma biçimine. Çekirdeğinde ileri teknoloji (dijital teknoloji) şirketlerinin bulunduğu yeni Amerikan oligarşisinin çıkarları ve küresel hesaplarının esas alındığı, Yeni ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, aslında olacakları haber veriyordu. BBC MÜDAHALESİ/ SANSÜRÜ Bilindiği gibi, olayın daha ikinci günü ünlü İngiliz "saygın" yayıncılık kurumu BBC, bütün birimlerine yayınladığı bir genelge ile Maduro ve eşi için "kaçırıldı" ifadesinin kullanılmasını yasakladı. Bu ifade yerine, "yakalandı" gibi sözcüklerin ve yüklemlerin kullanılması istendi. Maduro sanki mahkeme kararıyla aranan bir uyuşturucu suçlusu gibi, "mahkemeye çıkarıldı" ya da "iddianamesi bir günde hazırlandı" veya "mahkeme tutuklama kararı verdi" gibi kavramları sorgusuz sualsiz kullandı. Öyle ki, bir haber bülteninde "tutukluluğun devamı kararı verildi" bile denildi. İşin vahim yanı, muhalif/bağımsız bazı medya kuruluşlarının da bu dili şaşırtıcı şekildeki, hadi "benimsemesi" demeyelim ama özensizliği, kabul edilir gibi değildi. Oysa Maduro ve eşi Cilia Flores –ki eski savcı ve Hugo Chavez'in avukatıydı– yaptıkları ilk konuşmada, "biz savaş esiriyiz" demişler ve ülkelerinden, evlerinden kaçırıldıklarını belirtmişlerdi. Ancak bu açıklama bile, "ilk ifade" diye veriliyordu. KAN DÖKÜLDÜ, CİNAYET İŞLENDİ Daha vahim olan yan da, ABD'nin haydutluk saldırısının "başarısı"na ilişkin adı konulmamış, örtülü bir hayranlık ve korkuyla karışık yaklaşımın, neredeyse konuya ilişkin sunum ve haberlerin büyük bölümüne sinmesidir. Öyle ki; kullanılan kanıtlardan biri, bir helikopterin düşmesi ve bir kişinin yaralanması dışında "kimsenin burnu kanamadı" kalıbıydı. ABD bu korsanlık sırasında yaklaşık 100 kişiyi öldürdü. Nitekim Küba hükümeti yaptığı açıklamada, "Orduya ve İçişleri Bakanlığımıza bağlı 32 subayımız öldü" diyerek iki gün yas ilan etti. Yaygın medya ise hiçbir Amerikalı ölmedi diye haberi "kimsenin burnu kanamadı" diye veriyordu. Bu nedenle sol ve sosyal demokrat çevrelerden ABD haydutluğu hakkında yapılan ilk açıklamaların bir bölümü, "ama" ve "fakat" diye bölünen cümlelerden oluşuyordu. Yani, "ABD'yi şiddetle kınıyoruz, ama Maduro'nun dürüst bir seçim yapmamış olmasını" ya da "rakibine yasak koymasını" da doğru bulmuyoruz diye devam ediyordu. Oysa Donald Trump, operasyonu dünyaya ilan ettiği 3 Ocak günlü canlı basın toplantısında bir gazetecinin "yönetime Maria Machado mu gelecek" şeklindeki soru üzerine, "İyi bir insan ama halkın desteği yok, o olamaz" diye yanıtladı. Machado da, "Rejim halkı kandırdığı ve bir bölümü de uyuşturucu etkisinde olduğu için yüzde 60'ı bana oy vermedi" diye saçma, ama halkın desteğini alamadığını itiraf eden bir açıklama yapacaktı. Trump, Machado'nun seçimleri kazanamadığını, dolayısıyla Maduro'nun halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı seçildiğini dolaylı olarak kabul etti. Kaldı ki, partisinin Maduro karşısına çıkardığı adayı da ancak %30 civarında bir oy almıştı. Ancak medya ne Maria Machado –ki ABD işgalini istemişti– ne de Venezuela'nın sergilediği taraflılık bizim medyada neredeyse atlandı.

12 Ocak 2026 10:15

Zeytinköy'ün Kaderi Değişiyor

Davet Sabit Bey'den geldi. * Dedi ki, "Zeytinköy'e yönelik başlattığımız projeyi yazdın, değişimi de gel, gözlerinle gör." * Planlamamızı yaptık, yola çıktım. * Saat 00.15'te Zeytinköy'deydim. * Sabit Bey beresini taktı, rotayı çizdi ve başladı anlatmaya: "İstisnasız her gece buradayız. Tüm sokakları, bağlantılı caddeleri karış karış dolaşıyoruz. Bu işe ilk başladığımızda her sokakta uyuşturucu satıcı ve kullanıcıları vardı. Her duvar dibinden zombi topluyorduk. Yapılan operasyonlar, kararlı duruşumuz bu tabloyu değiştirdi. Her sokağı ayrı ayrı değerlendirdik. Muhtarla, vatandaşla iş birliği yaptık. Aydınlatma sorununu büyük ölçüde çözdük. Yerel yönetimlerin de desteğiyle mahalledeki metruk binalar bir bir yıkıldı. Geniş, gözle bile kontrol edebileceğimiz alanlar açıldı. Mahallenin her köşesini karış karış biliyorum, talimatlarımı ona göre veriyorum. Zehir satanlar, tuzağa düşenler aldığımız önlemleri belki geçici sandı. Ama onlar da bu meseleye ne kadar ciddi baktığımızın farkına vardı. Mücadelemiz güçlenerek devam edecek. * Sabit Bey bunları anlatırken mahallenin her köşesine girdik, çıktık. * Son durağımız ise mahalleye yeni kurulan polis noktasıydı. * Bu alana farklı birimlerin oluşturulacağı modern nitelikli konteynırlar konulmuş. * Yani polis noktası tam bir polis merkezine dönüştürülmüş. Şimdi gelelim işin yorum kısmına… * Filmlere bile konu olan Zeytinköy sokaklarını ilk kez bu kadar yakından gördüm. * Çünkü hiçbir polis müdürü, suçla anılan bu mahalleyi bu kadar önemsememişti. * Hiçbir polis müdürü istisnasız her akşam bu mahallenin sokaklarında hem de yaya olarak dolaşmamıştı. * Bugün farklı bir anlayışla karşı karşıya olduğumuz kesin. * Şuna da şahit oldum: Polis, sadece o sokaklarda gezmiyor. * Sokakların aydınlatılmasına, metruk binaların yıkılmasına vesile oluyor. * Polis çalıştıkça, belediye başkanları, kaymakamlar, muhtarlar da topa giriyor. * Girmek zorunda kalıyor! * * Ben güvenlik uzmanı değilim. * O yüzden ahkam kesemem. * Ama şunu söyleyebilirim: Devletin üniformasıyla sokakta olması elbette önemli. * Ama asıl farkı yaratan şey, o üniformanın süreklilik, kararlılık ve samimiyet taşıması. * Bugün Zeytinköy'de atılan her adım, yarın başka mahalleler için de bir ölçü, bir örnek olabilir. * Bazen bir şehrin kaderi, tam da böyle gecelerde, sessiz adımlarla değişmeye başlar. Sabit Bey'le yaptığımız yürüyüş tam 50 dakika sürdü. * Bir an yavaşlamadı, durmadı. * Kondisyonunun sırrını sordum, anlattı: "Her gece buradayız.

12 Ocak 2026 10:08

Yaşar Aydın

Normalleşme İle İç Cephenin Kardeşliği

İki hafta önce "Medyada neler oluyor, AKP adına kim konuşacak?" tartışması yaparken, geçen haftaya normalleşme, iç cephe ve anayasa tartışmaları damga vurdu. Özgür Özel'in Manisa'da yaptığı bir konuşmanın içinde geçen "normalleşme" kelimesi, bir anda yandaş medyanın ilgisini çekti. Ama sanırım CHP lideri Özel de "gerilim" etiketinin kendi üzerinden kalkmasını istiyor. MADURO MESELESİ VE İÇ CEPHE UYARISI Haydut ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro'yu kaçırması Türkiye'de geniş yankı uyandırdı. Sosyalist yapılar durumu emperyalizmin saldırganlığı olarak değerlendirirken; Erdoğan, Bahçeli ve Fidan cephesinde olay "iç cephe" üzerinden tartışıldı. Okyanus ötesinde yaşanan emperyalist haydutluğu bir yandan Türkiye'de herkesi korku iklimine sürüklemek için kullanırken; aynı zamanda "terörsüz Türkiye" projesine bağlayarak "Bizim alternatifimiz yok" mesajı verdiler. Özellikle Erdoğan ve Fidan'ın ABD'ye ağzını açıp tek kelime etmeden "Şimdi anladınız mı neden iç cephe dediğimizi?" türünden yaklaşımları tam da bu duruşu ifade ediyor. "Türkiye sıkı bir duruş sergilemezse ABD Ankara'ya mı girecek?" ya da "ABD'nin sözünden çıkarsak sonumuz Maduro'dan beter mi olur?" demek istediler, belli değil. Ama ABD'nin Venezuela operasyonundan, muhalefete "İktidara destek olun" sonucu çıkarmayı başardılar. Bugünkü tartışma, aynı biçimde ve aynı başlıklarla bundan 18 ay önce de yaşanmıştı. CHP; "öteki mahalle, AKP-MHP seçmenine seslenme, herkesi kucaklama" gibi söylemlerinin dozunu artırıp bir adım öteye geçerse, Erdoğan buradan ekmek yemeye devam eder. Toparlarsak; bugün önümüze sürülen "normalleşme", "iç cephe" ve "anayasa" paketinin ülkenin ya da toplumun dertlerine derman olma isteğiyle uzaktan yakından ilgisi yok.

12 Ocak 2026 10:01

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Osman Öztürk

İş Cinayetleri Hız Kesmiyor

"Pandemi döneminden sonra en çok işçi ölümü 2025 yılında gerçekleşti. Bu duruma yıllardır ifade ettiğimiz Türkiye'deki 'olağanlaştırılmış bir iş cinayetleri rejimi'nin sonucu olarak bakmak lazım. Zira çalışma koşulları ağırlaşıyor, işçiler daha fazla sömürülüyor ve bu durum iş cinayetlerine yol açıyor. Tek bir failden, tek bir cinayet mahallinden, tek bir nedenden söz edemeyeceğimiz için; arka planında devlet aygıtının, idari ve yargısal mekanizmaların, üretim ilişkilerinin ve sermaye birikim modelinin bulunduğu bir durum bu. İş cinayetleri an itibarıyla sadece işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği (İSİG) önlemleriyle durdurulabilecek aşamayı geride bıraktı. İş cinayetleri çok katmanlı ve çok boyutlu bir olgu olup, temelde bir sonuçtur. Ana hatlarıyla iş cinayeti rejiminin kolonları; neoliberal politikalar, uluslararası iş bölümünde Türkiye'nin ucuz emek rezervi rolü, organize sanayi bölgeleri (OSB) ve özel endüstri bölgeleri ile Anadolu'nun 'küresel fabrikaya' dönüşmesi, kamunun varlıklarına el koyarak devam eden ilkel birikim, grevlerin ve işçi direnişlerinin engellenmesidir." *** Geçtiğimiz hafta yayınlanan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi 2025 Yılı İş Cinayetleri Raporu bu tespitlerle başlıyor. Saptanabildiği kadarıyla yıl boyunca en az 2 bin 105 işçi bu cinayetlerde hayatını kaybetmiş. Yıl içinde en çok iş cinayeti Kasım ayında gerçekleşmiş, en az 219 işçi o ay içinde hayatını yitirmiş. Kasım ayını en az 212 iş cinayetiyle Temmuz, 208 ölümle Eylül ayları takip etmiş. Geçtiğimiz 1 Mart'ta Antakya'da servis aracının bir TIR'la çarpışması sonucu üçü çocuk toplam yedi; 23 Haziran'da Batman Sason'da adli keşfe giden bilirkişi heyetini taşıyan aracın öndeki araca çarpması sonucu beş; 23 Temmuz'da Eskişehir Seyitgazi'deki yangını söndürme çalışmasında beşi Orman Genel Müdürlüğü işçisi, beşi AKUT gönüllüsü toplam on; 8 Kasım'da Kocaeli Dilovası'nda fabrika yangını sonucu üçü çocuk, altısı kadın olmak üzere toplam yedi can kaybı yaşanmış. İSİG Meclisi metal iş kolunda en az 108 işçi ölümünü kayda geçirmiş ama rapora "en fazla öğrenemediğimiz ölümün yaşandığı iş kolu" diye de not düşmüş. Geçtiğimiz yıl sanayi sektöründe 691, inşaat sektöründe 521, hizmet sektöründe 478, tarım sektöründe 415 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiş. İş cinayetlerinin nedenlerine bakıldığında ise ilk beş sırada en az 466 ölümle trafik ve servis kazaları, 374 ölümle ezilme ve göçük, 354 ölümle yüksekten düşme, 299 ölümle kalp krizi ve beyin kanaması, 95 ölümle elektrik çarpması yer alıyor.

12 Ocak 2026 09:56

Ateş İlyas Başsoy

Adım

Biri dedi ki, "Ceketin ne güzel, nereden aldın?" Ceketi çıkarıp ona verdim. Bir kadın "Gözlerin ne güzel" dedi, ikisini de çıkarıp avucuna koydum. "Yarım akılla mis gibi yaşayabilecekken beni reddettin. Bak şimdi ne hale geldin? Artık senden isteyeceğim bir şey de kalmadı." "Hayır" dedim. "Aklım var. Aklım hala var ve istersen sana tamamını verebilirim. Aklım olsa ilk anda verirdim ama o zamanlar akılsızdım, şimdi akıllandım. Al aklımı. Hepsi senin olsun." Kişinin yüzü karardı. "Senin aklını ne yapayım? Kimse senin aklınla ilgilenmiyor. Hem artık akıl para etmiyor. Aklın varsa sus ve yenilgiyi kabul et. Bu dünyaya vereceğin hiçbir şey kalmadı." İyi ki kalbim yok, olsaydı o anda kalp krizi geçirirdim, iyi ki gözlerim yok olsaydı hüngür hüngür ağlardım. "Sana verebilecek bir şeyim var. En değerli varlığım. Aklımdan daha değerli, bedenimden daha önemli. Sana onu versem kabul eder misin?" Kişi ilgilenir gibi oldu. "Neyin var? Söyle, senden geriye ne kaldı?" "Adım" dedim... "Al adım senin olsun. Onla ne istersen yap. İster dünyadan sil, ister üstüne işe. Bir adım kaldı, durma." Kişi adımı aldı. Sorulmasa da "iyi bilirdik" deyin.

12 Ocak 2026 09:48

Levent Köprülü

2026 Hareketli Olacak

2026'nın bir yandan Renault, Hyundai ile Tofaş'ın üretimine başlayacağı yeni modeller diğer yandan da Çinli markaların Türkiye yatırımlarıyla ilgili gelişme ve muhtemel kararlar açısından hayli hareketli geçmesi bekleniyor... Renault, Hyundai ve Tofaş, bu yıl yeni modellerin üretimine başlama konusunda son hazırlıklarını yaparken, BYD'nin Manisa'daki yatırımıyla ilgili olarak 2026'da bir hareketlenme yaşanması da beklentiler arasında. Şubat ayından itibaren otomobilin Türkiye'de satışa sunulmasıyla birlikte ciddi bir hareketlilik yaşayacak olan Oyak Renault, yine bu yıl içinde "Boreal" adlı SUV'un üretimine de başlayacak. Kia da uygun fiyatlı elektrikli yarışına giriyor Avrupa'da elektrikli araç konusunda ciddi iddiası bulunan ve bu konuda yatırım yapmayı sürdüren Kia, "Renault 4" ve "Volkswagen ID Polo"nun yanı sıra "Skoda Epiq" gibi yakında piyasaya sürülecek elektrikli uygun fiyatlı modellerle rekabet edecek küçük SUV modeli "EV2"yi tanıttı. Gazoo Racing ayrı marka haline geliyor Toyota'nın motor sporlarında kullandığı araçların yanı sıra bazı modellerinin performanslı versiyonlarını geliştiren "GAZOO Racing", bağımsız marka haline geliyor. GAZOO Racing, Toyota'nın yarış araçlarının yanı sıra "GR Yaris", "GR Supra", "GR86" gibi yol otomobillerini de geliştirmişti. Toyota, GAZOO Racing imzalı "GR GT" ve "GR GT3" modellerini de geçen yıl tanıtmıştı. Bozkurt, "Sektörümüz için 2025, globaldeki ve iç pazardaki gelişmeler yönünden tüm zorluklara rağmen olumlu bir yıl oldu... Yılın başında geçen seneye paralel bir pazar hacmi öngörülüyordu ancak Türkiye'nin yüksek nüfusu, artan mobilite ihtiyacı ve yaşlanan araç parkının yenilenme zamanının gelmiş olması, yeni rekor satış adetlerini destekleyen temel faktörler oldu" dedi.

12 Ocak 2026 09:44

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Cem Kılıç

Çalışana Rekabet Yasağı Nasıl İşler?

Mahkemeler arasında tartışma konusu olan bu durum 2023/1 Esas, 2025/3 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile kesin olarak çözüme kavuştur. Karara göre 6098 sayılı Kanun'un 444 ila 447. maddeleri uyarınca rekabet yasağına aykırılık sebebiyle açılacak davalarda asliye ticaret mahkemeleri görevlidir. Ciddi risk olmalı Rekabet yasağı sözleşmeleri ancak birtakım koşulların varlığı halinde geçerli kabul ediliyor. Çalışanın bahsedilen bilgilere ulaşma imkanı bulunsa da işverene ciddi zarar verme imkanı bulunmuyorsa yine rekabet yasağı geçerli olmayacaktır. Rekabet yasağının süresi iki yılı aşamaz. Rekabet yasağı ayrıca işverenin tüm faaliyet alanını kapsamamalı ve işçinin somut göreviyle sınırlanmalıdır. Bazı görüşler şirket, uluslararası bir şirket ise ve kişinin işini uluslararası şirketin diğer şehirlerinde yaparak şirkete zarar verme imkanı varsa uluslararası rekabet yasaklarını da kabul ediyor. Rekabet yasakları işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle derhal sona erdirmesi durumunda geçerli değil. İşverenin ağır ihlaline rağmen işçinin iş sözleşmesini sürdürmesini beklemek, hakkaniyete uygun bir durum olmayacaktır.

12 Ocak 2026 09:40

Vedat Karabulut

Yapay Zekâ Çağında Savaş

Şimdi ise sahnede yeni bir aktör var: yapay zekâ. Yapay zekâ savaş alanına girdiği anda, hız her şeyin önüne geçiyor. Çünkü artık savaş kararı, "geri dönülemez bir insan bedeli" hissiyle alınmıyor. Bugün büyük güçler yapay zekâyı savunma sistemlerine entegre ederken temel gerekçeleri aynı: Rakip yapıyorsa, ben de yapmak zorundayım. Fark şu: Nükleer silahlar kullanılmadıkça caydırıcıydı. Yapay zekâ ise kullanıldıkça gelişiyor. Bunların hiçbiri "kötü" olduğu için tehlikeli değil. Yapay zekâ, doğru kullanıldığında çatışmaları daha kısa sürede bitirebilir, sivil kayıpları azaltabilir, erken uyarı sistemleriyle büyük felaketlerin önüne geçebilir. Tarih bize şunu net biçimde gösteriyor: Hiçbir büyük yıkım "kötü niyet" etiketiyle başlamaz. Yapay zekâ bu süreci sadece daha hızlı, daha karmaşık ve daha az görünür hale getiriyor. Yapay zekâ bir araçtır.

12 Ocak 2026 09:39

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Uğur Kutay

Ayı-dayı Diyalektiği

Epey komik ve fazlasıyla trajik bir bölümdür, kitabın tamamı gibi... Şu satırlar, Selim'in intiharından sonra Turgut'un yana yakıla arayıp bulduğu kağıtlardaki bu biyografi çalışmasının genel ironik yapısını çok iyi özetler: "Evet! Turgut, tercümei halini yazan büyük müverrih Selim Işık'ın aksine, ilk tahsilini sokakta yapmıştı. Henüz üç yaşının baharındaydı. Güneşli bir günün sabahında, minimini Turgut, ilk defa sokağa çıkıyordu. Nasıl, minimini Newton, gene böyle güneşli bir günde, bahçesinde dolaşırken, başına düşen bir elma sayesinde yerçekimi kanununu bulmuşsa, Turgut da o gün, sokak, dolayısıyla hayat mücadelesi kanununu keşfetmişti. Evlerinin yanındaki boş arsada top oynayan çocukların arasına, yaşının verdiği teklifsizlikle sokulmaya çalışınca, beş yaşında kocaman bir sokak serserisinden ilk yumruğu yedi gözüne. Hidrostatik kanununu bulur bulmaz hamamdan fırlayan Arşimidis'in hızıyla geriye döndü ve annesine şikâyete koştu." (İletişim Yay., 8. Basım, 1992, s. 59) *** Oğuz Atay'ın yazım biçemini belki en iyi açıklayabilecek terim, Fredric Jameson'ın düşünce dünyamıza kazandırdığı 'diyalektik yazım tarzı'dır: En birbiriyle ilişkisiz gibi görünen unsurların bile, aslında tarihsel olarak nasıl da aynı gelişim/değişim çizgisini oluşturan noktalar olabileceğini gösteren, yüzeyin ardındaki derinliği işaret eden bir anlatım tarzı... Marxist edebiyat eleştirisinin son büyük isimlerinden Jameson, Marksizm ve Biçim adlı kitabında önerdiği bu terimin tarihsel gerekliliğini şöyle açıklar: "Engels, Balzac'ın çizdiği Fransız toplumunun tam bir tarihinden, 'ekonomik ayrıntılarda bile (örneğin, Devrimden sonra gerçek ve özel mülkiyetin yeniden dağıtılışı) zamanın profesyonel tarihçi, ekonomist ve istatistikçilerinin tümünden daha fazla şey öğrendim' şeklinde söz etmiştir. Gerçekten de, geleneksel olarak, Marksist yazın eleştirisi hem diyalektik yöntemin inceliklerine hem de Marksist sosyal ve ekonomik öğretiye uygun bir giriş sağlamıştır. Fakat çağdaş Marksist yazın eleştirisi, Engels'in içerikten öğrendiğinin, biçimin içersinde de geçerli olduğunu göstermek zorundadır." (Çev: Mehmet H. Doğan, YKY, İstanbul, 1997, s.29) Yazıyı alıntıya boğmak istemiyorum ama, Jameson'ın Adorno'nun Viyanalı entelektüellerin gelişiminden söz ettiği bir paragraf üstüne yaptığı şu saptamalar da 'diyalektik yazım tarzı'nı çok iyi tanımlar: "Avusturyalı karakterinin bir ruh çözümlemesi midir bu? Toplumun gerçekte üstesinden gelemediği çelişkileri imgesel alanda nasıl çözdüğüne değgin bir ibret dersi mi? Müziğin, simgesel mantığın ve parasal kağıtların biçemsel bir yan yana gelişi mi? Söz konusu metin bütün bunların hepsidir....Olan şey daha çok şu: göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir süre içinde, birbirinden kopuk gerçekliklerin, başlangıçta birbirinden ne denli uzak görünürse görünsün, yine de bir şekilde birbiriyle karıştığı ve birbirine sarıldığı birleşmiş bir dünya, bir evren görüyoruz; bu evren içinde olasılığın egemenliği, kısa bir süre için, gözün ulaşabildiği her yerde bir çapraz ilişkiler ağına, geçici olarak zorunluluğa dönüşmüş olan olumsallığa odaklanıyor yeniden." (s.27) *** Oğuz Atay'ın tüm kitapları, diyalektik yazım tarzı örnekleri olarak okunabilir. Birinci Dragut'un yaşam öyküsünde şöyle bir ifade geçer örneğin: "Akıl hocası Makyavel'in bir köprüyü geçişi sırasında, karşısına birdenbire çıkan bir ayıyı, annesinin erkek kardeşi sıfatıyla selamlaması gibi, Turgut da, kuvvetli olduğu yerlerde ayıya ayı dediği halde, işine gelmeyince onunla bir akrabalık kurması..." (age, s. 60) Gördüğünüz gibi, Atay, Türkiye'de doğup büyüyen herkesin erken yaşlardan itibaren öğrendiği ve belli ölçülerde benimsediği bir deyimi -'köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek'- tek bir cümlede farklı kültürel, sosyolojik ve felsefi katmanlarıyla çözümlüyor. İngilizce "Fake it 'til you make it" (hedefine ulaşana kadar numara yap) deyimiyle ya da 'takiye' kavramıyla akrabalık ilişkilerini, en fenası, bu deyimin bir toplumun yozlaşmış ahlak anlayışını, çarpılmış ekonomik ve politik kültürünü nasıl yansıtıyor olabileceğini henüz bilmiyordum.

12 Ocak 2026 09:38

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.