×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Köşe Yazarı

Azalan İş Yüküne Rağmen Devasa Büyüyen Yargıtay Binası

13 Ocak 2026 00:01

200 dönüme yakın arazi üzerinde kurulu, 10 bağımsız bloktan oluşan yeni kampüste toplam kullanılabilir kapalı alan tam 422 bin m2. Bu, akla ziyan genişlikte bir fiziki büyüklük ve muhtemelen dünyanın en büyük Yargıtay binası.. "En büyük" denilmeyi hakediyor; çünkü İnternet üzerinden yapılan araştırmada, dünya ülkelerinde bizimkine yaklaşan büyüklükte bir yüksek mahkeme binasına rastlanmadı. Bizimki kadar olmasa bile, yüksek sayıda temyiz incelemesi yapan bazı ülkelerin yargıtay binalarının büyüklüklerinden örnekler verelim: Fransa 22.000 m², Japonya 25.000 m², Güney Kore 66.000 m², Pakistan 44.000 m², İtalya 55.000 m², İspanya 35.000 m². Yargıtay'daki söz konusu fiziki büyüklüğün; istiab ettiği personel ve yürüttüğü hizmetler açısından nasıl bir ölçek oluşturduğunu, yani "alan büyüklüğü-fonksiyon ilişkisi" yönünden ne anlama geldiğini inceleyelim: Yargıtay'da toplam 330 civarında üye, 1000'e yakın tetkik hakimi veya savcı; 2300 idari, teknik ve destek hizmetleri sınıfından personel var. Örnek verdiğimiz diğer ülkelerdeki yüksek mahkeme binalarında, çalışan sayıları ve kişi başına düşen m2 büyüklükleri şöyle: Fransa 700 kişi, 31 m²; Japonya 850 kişi, 29 m²; Güney Kore 3.000 kişi, 22 m²; Pakistan 700 kişi, 63 m², İtalya 1.200 kişi, 46 m²; İspanya 800 kişi, 44 m². Bunu anlamak için, ofis mekanlarında uluslararası "işlev-alan büyüklüğü" kriterlerine bakalım: Dünyada kamu yapıları ve yüksek yargı kurumlarının büyüklük standartlarında, genelde BOMA (Building Owners and Managers Association) "alan ölçüm tanımları" (net, kullanılabilir ve brüt alan ayrımları) üzerine kurulu mekânsal planlama yaklaşımı esas alınıyor. Bunu da yapı tasarımında başlı başına bir "alan hovardalığı" ve dolayısıyla ciddi bir kaynak israfı olarak görmek gerekir. Yargıtay'da biriken dosya yükünü azaltmak amacıyla, ilk temyiz mercii olarak kurulan Bölge Adliye Mahkemeleri (BAM) faaliyete geçirildikten sonra, 2017 yılından itibaren Yargıtay'da görüşülüp karara bağlanan dosya sayıları şu şekilde gerçekleşmiştir: 2017'de 628.652, 2018'de 511.508, 2019'da 523.866, 2020'de 445.658, 2021'de 481.606, 2022'de 355.406, 2023'de 264.389, 2024'de 299.121, 2025'de 165.390. Yargıtay'ın verilerinden alınan bu rakamlar, Bölge Adliye Mahkemelerinin devreye girmesinden sonra binlerce dosyanın artık Yargıtay'a gelmeden buralarda istinaf aşamasında sonuçlandırıldığını ve buna paralel olarak Yargıtay'ın iş yükünün istikrarlı biçimde azaldığını açıkça gösteriyor. Bu fark, Türk yargı sisteminde "istinaf mekanizmasının" gerçek bir filtre gibi çalışmadığını, Yargıtay'ın hâlâ fiilen "gerekmediği halde pek çok dosyayı düzelten son durak" gibi kullanıldığını ve bu nedenle yüksek mahkemenin hukuk üretmek yerine seri dosya işleyen bir temyiz fabrikasına dönüştüğünü gösteriyor. Yüksek sütunlu görkemli girişi bulunan devasa bir Yargıtay binasını, "güçlü adalet sisteminin işareti" olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Taha Akyol

İran Kaynıyor

13 Ocak 2026 00:01

Vali Nasr gibi İslam kültürü ve bilhassa piyasa ekonomisinin İslam düşüncesi üzerindeki etkileri hakkında önemli eserleri bulunan bir akademisyene göre, rejim "başörtüsü konusundaki dini kuralları gevşettiği halde" protestolar yayılıyor. "İslam Cumhuriyeti, ABD ve İsrail'in dış tehdidi ile kitlesel iç ayaklanma tehdidi arasında sıkışmış durumdadır. Bu çıkmazdan kolay bir çıkış yok. İslam Cumhuriyeti'nin topyekûn çöküşü an meselesi olmayabilir; ancak İran devrimi artık sona yaklaşmış görünüyor." Herkes hem kaostan sakınmak hem teokratik istibdattan dersler çıkarmak zorundadır. Sorun öyle bir noktaya geldi hem rejime karşı hem açıkça "Dini rehber" e karşı bir ayaklanma manzarası var. - Rejime ilk büyük tepki 2009'da, Devrim'in 30. Blooomberg analisti İran asıllı Dina Esfendiyari, rejimin 1979 devriminden bu yana "en zorlu" dönemini yaşadığını, "mevcut haliyle 2026 sonuna kadar hayatta kalmasının zor olduğunu" yazdı. Şii İran halkının gözünde Şah, "Yezid" di. İran'daki "entelektüel değişim" de önemlidir. İlahiyatçı Doç. Dr. Asiye Tığlı'nın "İran'da Entelektüel Dinî Düşünce Hareketi" adlı değerli eserinde anlattığı gibi, Devrim'e büyük umutlar bağlamış, İslamcı aydınlarının pek çoğu, fıkıh sistemini eleştiriyor, Batı tarzı demokrasiyi savunuyorlar. On öç sene önce şöyle yazmıştım, bugün de yazımı bu temenni ile noktalıyorum: "İran'da laik veya başka amaçlı herhangi bir devrim girişimi ya da toplumsal şiddet, zaten kan banyosu yapan bölgede hepsinden büyük felaket olur. Aklın yolu, istikrarı bozmadan, sistemin adım adım demokratikleşmesidir." (Hürriyet, 5 Ağustos 2013

Mehmet Ali Verçin

Osmanlı'nın Ganimet, Müsadere Ve Vergileme İmkanı Bitince…

13 Ocak 2026 00:01

Bu dönemde, "işletme sermayesi ve mülkiyet haklarına hukuki güvence" sağlamanın, en büyük siyasi güç kaynağı olabileceği henüz bilinmiyordu. Tarihi süreçler, Osmanlılarda "işletme sermayesi ve özel mülkiyet hakları" nı her geçen gün zayıflatırken; Avrupa'da her geçen gün güçlendiriyordu. Avrupa'daki "siyasi fetret döneminde" devletçikler birbirlerine karşı hegemonik bir askeri ve siyasi üstünlük oluşturamamıştı. Bu dönemde Kilise, Avrupa'da "özel işletme sermayesi ve özel mülkiyet haklarını adeta kutsal bir zırhla" koruma altına aldı. Bu istikrarlı işbirliği ortamı hem "işletme sermayesi ve özel mülkiyete" koruma sağladı hem de Avrupa'da yağma, aşırı vergi ve müsadere gibi sermaye düşmanı uygulamaları neredeyse bitirdi. "Devletçikler" adeta sermayenin çıkarını koruyan birer aygıt a dönüştü. "Büyük işletme sermayeleri ve mülkiyet hakları" Osmanlılarda istikrarsızlığın bir unsuru olarak görüldüğü için planlı bir şekilde kısıtlanırken; Batıda, işletme sermayeleri ve mülkiyet hakları her geçen gün biraz daha kök salıyordu. Bu "İktisadi ve askeri güç farkı" her geçen gün açılmaya devam etti. Avrupa'nın gelişmişlik seviyesiyle ilgili "gözleme dayalı her türlü bilgi" Osmanlı topraklarına akıyordu. Mevcut tahkiyemize (anlatıya) göre Osmanlı'nın, Avrupa'daki bu başarıları görünce; işletmeler kurdurup "sermaye birikimi ve özel mülkiyeti" geliştirmesi beklenir. 2) Osmanlılar, Avrupa'da artık yeni ülkeleri feth edemeyeceğini anlayınca, bu defa "iç fetihler" e yöneldiler. Prof. Dr. Yücel Özkaya, "Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Ayanlık" adlı kitabında, 18. Yüzyılda Anadolu ve Rumelide Ayanlık Kurumunun güçlendiğini ve ayanların o güne kadar özel kesimde görülmemiş tutarlarda sermayeye sahip olduklarını belirtir. Tarımsal vergi kaynağı toprakların çoğu "malikane sistemiyle satıldığı için" bu defa gümrük gelirlerini "Esham" ihaleleriyle satmaya başladı. ] Esham Satışı yöntemiyle "iç borçlanmanın tadını alan yöneticiler" burada durmayacak ve iç borçlanma mekanizmalarını çeşitlendireceklerdir: Esham, Faizli Kaime, Eshamı Mümtaze, Hazine Tahvili, Tahvilatı Mümtaze, Eshamı Cedide, Eshamı Umumiye vs. Yağma, ganimet, müsadere ve vergileme çeşmeleri kuruyunca devlet bu defa borçlanma yöntemlerini artırmaya başladı. Öyle görünüyor ki, yok olmaktan korkan Osmanlılar, 19. yüzyılda kendilerine şu sözlerle teselli etmişlerdir: "borçlanarak batmak, savaşarak batmaktan daha iyidir? Not: Gelecek yazılarda "Osmanlının borçlanma yüzyılı olan 1854 - 1954" dönemini, yani Finansal Çöküş Merdiveni nin [Ganimet -> Tımar -> İltizam -> Malikane -> Esham -> Tahvil -> İç borç -> Dış Borç] son basamağı olan dış borç aşamasına değineceğiz.

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

İbrahim Kiras

Halep'te Çözüm Süreci

13 Ocak 2026 00:01

Abdullah Öcalan 2013'te "Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir" diye örgütüne çağrı yapmıştı. Dolayısıyla artık "Getirisi sadece Türkiye'deki Kürtlere demokratik haklar verilmesinden ibaret olan" çözüm sürecine de muhtaç değillerdi... MHP lideri Bahçeli'nin bir yıl önce başlattığı "üçüncü çözüm süreci" terör örgütü PKK'nın -tüm bileşenleriyle birlikte- kendisini feshederek silah bırakmasını öngörüyordu. Bahçeli silah bırakacak yapılar içinde Suriye'deki YPG/PYD'yi de sayıyordu. Öcalan da "Tüm gruplar silah bırakmalı" diyordu. Türkiye'de sürdürülen çözüm sürecinin taraflarından biri durumundaki PKK ve DEM Parti kanadından da Öcalan'ın "PKK'nın silah bırakıp kendisini feshetmesi" çağrısının örgütün Suriye kolu olan YPG'yi kapsamadığı şeklinde itirazlar yükselmeye başladı. Bahçeli, sürecin mimarı olarak, "YPG çağrıdan muaf değildir" açıklaması yaptı. Buna karşı, Öcalan'ın Rojava için "kırmızı çizgimdir" dediği açıklandı. Kimileri, öyle anlaşılıyor ki Suriye'nin kuzeyinde ortaya çıkmış bulunan "bir müstakil devlete sahip olma" fırsatının yanında Türkiye'de elde edilecek "kazanım" ları önemsiz görüyorlar. İnsanımızda "terörsüz Türkiye" hedefi adına ümit uyandıran üçüncü çözüm sürecinin de bu haliyle yürütülemeyeceği ortaya çıkarsa hem kendi vatandaşlarımızın ümit ve beklentilerinin hayal kırıklığına dönüşmemesi hem de bölgedeki Kürtlerin kazanılması ("düşman saflarında bırakılmaması") için hangi politikaların seferber edilmesi gerektiğini düşünmek zorundayız. "Çözüm süreci" de bu anlamda ancak duyguların yönetilmesiyle başarılabilecek bir girişim. Söz gelimi, PKK'nın Suriye kolunun oradaki yönetime entegre olması talebini "Buradaki açılımın sınır ötesindeki devamı" olarak anlatmak mümkünken, sanki oradaki Kürtlerin yok edilmesi çabası gibi algılanmasına izin veriliyor. Bir taraf terör örgütü etkisizleştirilecek diye memnun ama öbür taraf "Görüyorsunuz, Kürtlere hiçbir yerde hayat hakkı tanımıyorlar" propagandasının etkisinde duygusal tepkiler veriyor. Tam da "Milli birlik, terörsüz Türkiye" derken etnik milliyetçilik eğilimlerinin zirveye çıktığı, milli birliğin sarsıldığı bir tablo yarattık. Şam hükümeti SDG ile 10 Mart mutabakatının ardından bu iki mahalle için de 1 Nisan anlaşmasını imzalamıştı. Yansıtılanın aksine, Halep'teki çatışma SDG unsurlarının sivil halka ve güvenlik noktalarına yönelik saldırıları üzerine başladı. Eş zamanlı olarak da Türkiye'de ve dünyada "Şam yönetimi sivil Kürtlere yönelik etnik temizlik yapıyor" propagandasına girişildi. Bu insanların duygularının da "yönetilmesi" gerektiği akla gelmedi.

Köşe Yazarı

İran'da Neler Oluyor, Neden Oluyor?

13 Ocak 2026 00:01

İsrail bir yandan Gazze'de Filistinlilerin üzerine ölüm yağdırırken, bir yandan da İran'ın askeri gücünü yok edecek girişimlerde bulundu. Geçen yıl 12-13 Haziran tarihlerinde, İran'ın nükleer altyapısına, füze ve gaz depolarına saldırılar düzenlendi; Genelkurmay başkanı Gen. Muhammed Bakıri ile İslam Devrim Muhafızları Ordusu'nun (IRGC) başkomutanı Gen. Hüseyin Selami ve hava kuvvetleri komutanı Gen. Amir Ali Hacızade aynı saldırılarda öldürüldü. Hiç kuşkusuz rejimin askeri gücü açısından önemli kayıplar bunlar.. Saldırılarda hayatını kaybetmesinden kısa süre önce, Gen. Bakıri, "Milletimizin saldırgan güçlere karşı direnebilmesi mucizevi bir durum (..) Bir millet esir alınamamışsa, bir millet direniş bayrağını yükseltmiş ve dini liderinin eylem ve söylemlerine uygun davranıyorsa, o millet asla mağlup edilemeyecektir" güvencesini vermişti. Ayrıca, İran'ın Yemen'de destek verdiği Husileri zora sokacak girişimlerde bulundu. İran'ı dış ilişkilerinde yalnızlaştırma ve gücünü gösterememe durumunda bırakarak zayıflatma yöntemini uyguladı İsrail ve büyük çapta bunda da başarılı oldu. Nedenleri açık: Yakın sayılabilecek bir tarihte (1952), İngiltere ve ABD tarafından planlanarak CIA eliyle hayata geçirilmiş bir rejim değişikliği operasyonuna muhatap olduğu biliniyor İran'ın… Kapalı Çarşı esnafının, tıpkı 1979'da olduğu gibi, kepenk kapatarak gösterileri başlatmaları elbette önemli; ancak Trump'ın elinde 'İran'ı yeniden büyük yapalım' (MİGA) yazan bir şapkayla verdiği pozlar ve sıkça askeri müdahale tehditlerine ek olarak, Gazze'de soykırım yapan İsrail'in de gelişmeye ilgi duyduğunu fazlaca belli etmesi zihinleri karıştırıyor olmalı.

Filtreleme Haberleri

Elif Çakır

Erdoğan "Partisinden İstifa Eden Milletvekilinin Vekilliği De Düşsün" Diyordu…

Geçen hafta CHP, DEVA ve Gelecek Partisi'nden istifa ederek AK Partiye geçen üç milletvekilinin, rozetleri takıldıktan sonra sarf ettikleri sözler, Winston Churcill'in "Bazı insanlar ilkeleri uğruna partilerini değiştirir; bazıları ise çıkarları uğruna partilerini…" sözünün somut örneğini ve tespitindeki haklılığı bir kez daha gözler önüne serdi. Mesela CHP'den İYİ Partiye geçen 15 Milletvekili için "Ey 15 milletvekili siz iradenizi nasıl oluyor da bu kadar ucuza satıyorsunuz" demişti. (30 Nisan 2018) Erdoğan başbakanlığı döneminde 2005 yılında AK Partide yaşanan istifaların ardından "Partisinden istifa eden milletvekilinin vekilliği de düşsün, yedek milletvekili sistemi getirelim, yedekte kim varsa sıradan o devam etsin" önerisi getirmiş CHP'den de destek istemişti. DEVA ve Gelecek Partisinin kurulacağı AK Parti'den bazı milletvekillerinin de bu iki partiye geçeceği haberleri çıktığı dönemde, DEVA Partisi lideri Ali Babacan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kendisini davet ettiğini, görüşmede kendisine "ümmeti parçalamaya hakkınız yok" dediğini aktarmıştı. 2005 yılında AK Partiden istifalar olduğunda "istifa eden milletvekillinin vekilliği de düşsün" diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan bugün partisine katılımları "Bizim kapımız ülkesine ve milletine hizmet etmek isteyen herkese açık" sözleriyle savunuyor. DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen katıldığı bir televizyon programında "Yeni Yol grubundaki bazı milletvekillerine AK Partiden, Külliyeden çok yoğun bir baskı var. Sistematik ve uzun süreli bir ilgi ve baskı oluşturuyorlar" demişti. Şahin'in "baba ocağı, gençlik yuvası" tanımlaması boşuna değil; kurulduğu tarihten itibaren AK Parti kadrolarında siyaset yapmış bir isim. 2019 yılında AK Partiden istifa ederken de "baba ocağı, yuva" tanımı kullanmış "AK Partinin milletin partisi olmaktan çıkarak, kişilerin partisi haline dönüştüğü, ahlaki çürümenin yaşandığı ve bu çürümeye hiçbir çözümün üretilmediği, adalet kavramının ciddi şekilde yara aldığı" gerekçesiyle istifa ettiğini açıklamıştı. (9 Kasım 2019) Bir hukukçu olduğu Şahin'in Gelecek Partili olarak AK Partiye eleştirileri hukuk ekseninde oldu "hukuk devleti" ilkesinin ciddi hasar aldığını, CB sisteminin ülkeyi otoriterleştirdiği, ülkenin keyfilikle yönetildiği eleştirilerini yaptı. Meclis Kürsüsünden AK Parti sıralarına "2018'de başlayan CB sistemiyle yargı yürütmeye bağımlı hale geldi, AYM kararlarına uymayan bir hakim getirildi Adalet Bakanı yardımcısı yapıldı. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay krizi. Bizim için konu Can Atalay meselesi, bir milletvekili meselesi değildir. Bu konu basit bir kriz de değildir. Mesele Türkiye'nin hukuk devleti olması, devletin içinde çöreklenmiş klik bir yapının Türkiye'yi daha otoriter hale getirme meselesidir, bu bir devlet krizidir" diye sesleniyordu. Ancak siyasetin cari matematiği şimdilik bu tiyatroya izin vermektedir." (8 Ocak) Hazır aklıma gelmişken sorayım. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 18 Mart 2020 tarihinde "Siyasi Partiler ve Seçim Kanununda milletvekili transferlerini engelleyecek bir kanun değişikliği" yapılması çağrısında bulunmuştu. Dönemin AK Parti Grup Başkanı Naci Bostancı da sosyal medya hesabından "Milletvekillerinin temsil ettiği siyasi iradenin çeşitli oyunlarla ahlaka, demokrasiye aykırı şekilde değiştirilmesine, pazara çıkarılmasına imkan vermeyecek bir hukuki çalışmayı MHP ile birlikte yürütmekteyiz" demişti.

13 Ocak 2026 00:01

Akif Beki

'Dindarlar İyi İnsandır' Algısı Niye Kötüleşti?

Tanrıların Arabaları kitabıyla adını dünyaya duyuran İsviçreli yazar Erich von Daniken hayattaymış. 90 yaşında öldüğü haberiyle fark ettim. Onu ve 1968 tarihli kitabını dindarların bir dergisi tanıtmıştı bana. Pierre Boulle'nin Maymunlar Gezegeni kitabıyla da bir camide tanıştığımı yazmıştım. Necip Fazıl'ın piyesleri Reis Bey ve Tohum'la birlikte Maymunlar Gezegeni de raftaydı. İlk o camide okumuştum. 40 sene öncesinin en uçta da olsa karşı görüşe hayat hakkı tanıyan, açık tartışma ortamında büyüdüm. Din ve ahlâk kendi nefsinde yaşamak içindir, başkalarına dayatmak için değil. Toplumu neyin rahatsız ettiğini, dindarlık adına nerede yanlış yapıldığını düşünme zamanı... İnananlar için din ve güzel ahlâk, kendimizi sınırlamayı emreder. Dışlayıcı, kindar, ayrıştırıcı tahriklerle kutuplaştırma siyaseti yürütülebilir ama kucaklayıcı dini davet yürümez. Siyasi karşıtını bir kalemde dinden, imandan kovup milletten çıkaran anlayışı bırakıp şu dizeyi anlama zamanı: "Çok Müselmânı bu soğuklar eyledi âteşperest"...

13 Ocak 2026 00:01

Ahmet Taşgetiren

Dem Rol Kargaşası Yaşıyor

Bir bakalım: Türkiye SDG'yi bir "dış mesele" olarak görmüyor. DEM Pcarti de son aldığı tavırla SDG'yi "dış mesele" olarak görmediğini ortaya koymuş bulunuyor. PKK terör örgütü idi, Türkiye onu tasfiye etmek için büyük mücadele verdi, Türkler'den – Kürtlerden binlerce kişi can verdi, şimdi, PKK'nın kendini feshiyle başladığı ifade edilen bir süreç sonrasında Suriye'de, Türkiye'nin hemen burnunun dibinde yeni bir silahlı örgüt yapılanmasını "Türkiye'ye tehdit" olarak değerlendiriyor. DEM çizgisi şimdi de Suriye'deki silâhlı yapıyı, SDG'yi "Terörr örgütü" olarak görmüyor, içerdekine benzer bir pozisyon içinde SDG'yi savunuyor. Ankara'nın geldiği "SDG'nin en azından silâhlı yapısının tasfiyesi" talebine karşı mücadele veriyor. Ankara bu tavrını yakın zamana kadar Dışişleri Bakanı Fidan ve MSB Bakanı Güler tarafından seslendiriyordu, DEM bu iki ismi "süreci baltalama rolü üstlenmek" ile itham ediyordu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bahçeli, muhtemelen içerdeki sürecin nezaketi sebebiyle sessiz kalıyorlardı, en son Erdoğan da Bahçeli de, SDG'nin silâhlı yapısının tasfiyesini seslendirmeye başladılar, DEM de bu tavrı "tehdit dili" olarak niteleme noktasına geldi. Bazı bölgelerde HADEP'in, HDP'nin dışındaki partilere mensup "dikkat" Kürt milletvekilleri dahi, Kürt milletvekili adayları dahi, siyasi faaliyet yapamaz hale gelmişlerdi. Evet Amerika Kandil'in zihnini "Suriye'de size özerk bölge açıyoruz, Türkiye'de niye daha azına razı olasınız ki?" diye iğfal ettiği, o yüzden örgüt militanlarının içerde "özerklik ilânı" na yeltendiği, HADEP de bu sapmanın suyuna gittiği için akamete uğramıştı. Şimdi de DEM Parti, PKK'nın silinmesi anlamına gelen süreçte yine Suriye'de "bir şeyler" i korumak için rol üstlenmiş durumda. Anlaşıldığı kadarıyla DEM, kendine göne Ankara'nın iradesinin "süreç" le pasifize edildiği bir durumu kurgulamış, oradan Suriye'nin oturmamışlığı içinden SDG'nin "bir şeyler" kotaracağını hesap etmiş. DEM çizgisi, 2013 – 2015 sürecinde o hendek – özerklik oyunlarında sağlıklı tavır koyabilse ve Türkiye bütünlüğüne yatırım yapabilseydi, bugün Suriye işindeki rolü de, kuşku ile karşılanmazdı. "Bizde örgüt çökse de, yarın yeniden gelmek üzere Suriye'de bir varlığı devam ettirelim" hesabına kimse razı olmaz. 6 - 8 Ekim olaylarına gelişteki yanlış hesap, bugünkü kuşkuların da beslenme zeminidir.

13 Ocak 2026 00:01

Köşe Yazarı

İnsanın Merkezinde Sakladığı

Hayat da çoğu zaman böyle ilerler. İnsan bir noktada şunu fark ediyor: Kimse onu kendisinden daha iyi tanımıyor. Hayatının merkezine kendini koymak çoğu zaman yanlış okunuyor, bencillik deniyor. Kendini merkeze almak, her şeyi kendi arzusuna göre yapmak değil. Kendimize gelince hep "sonra". Ama o sonra çoğu zaman gelmiyor. Bir şeyi mutlaka merkeze koyuyor. Kimi zaman dünyayı, kimi zaman işi, kimi zaman korkuları, kimi zaman da kaçtıklarını. Ama insan şunu da fark ediyor: Kalbin asıl huzuru, her şeyle dolduğunda değil, doğru yerde durduğunda geliyor. Hayat geçici bir durak gibi. Asıl mesele kendini merkeze koymak değil; kendini nihai merkez sanmamak.

13 Ocak 2026 00:01

Rahmi Turan

Türkiye Akıl Almaz Çelişkiler İçinde!

İktidar en düşük emekli maaşını 20 bin liraya çıkartıyor, AKP Grup Başkanvekili Abdullah Güler bunun bütçeye 69.5 milyar lira yük getirdiğinden bahsederek "Fedakârlık" yapıldığını anlatıyor. "Bir dokun, bin ah işit!" Asgari ücretlilerin, işçi, memur ve emeklilerin dramı bir yana... Ülkede paraya para demeyen, 9 milyon liralık kol saati kullananlar da var. "Zengini malı züğürdün çenesini yorar" denir ya... Bir AKP milletvekilinin Meclis'e kolunda 9 milyon 200 bin liralık saatle gelmesi kamuoyunda günlerce konuşulmuştu... "Ne var yani? Adam çalışmış, çabalarmış, kazanmış... Sen de çalış, senin de olsun" diye ironi yapanlar olmuştu! Neyse, konumuz adamın 9.2 milyonluk saati değil... Ülkemizde bir yanda yoksulluk, diğer yanda yaşanan görkemli hayatlar var... "Adalet bu mu?" diye soranlar da var. Orta Asya ve Afrika ülkelerine yaptığımız milyonlarca dolarlık yardımları düşününce de "Ayranı yok içmeye" atasözü geliyor aklıma... Vatandaş sadece "Hakça bir düzen" istiyor, o kadar! Trafik polisi, kırmızı ışıkta geçen bir aracı çevirir, kadın sürücüye: "Hanımefendi, kırmızı ışıkta geçtiniz!" der. Kadın mahcup bir halde: "Çok üzgünüm memur bey..." diye cevap verir. Kadın boynunu büker: "Sizi görmedim memur bey!" Bir kere uyanmaya görsün!

13 Ocak 2026 00:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Köşe Yazarı

Şerif Bilal!

"Gerçek kolluk kuvvetleri, Trump'ın ABD vatandaşlarına saldırmak için kurduğu yeni ordu yani sahte ICE değildir. Söylediklerimi duydunuz mu? Hiçbir kolluk kuvveti maske takamaz. Hem de hiçbiri... Maske takıp suç işlemeye gelenleri bölge savcımız içeri atacak. Açıkça söylüyorum. Bunu burada yaparsanız tutuklanırsınız. Beyaz Saray'daki suçlu, sizi hapse girmekten de kurtaramaz." Bu sözler bir aktiviste, bir siyasetçiye değil; üniforma taşıyan bir kolluk yöneticisine ait. Philadelphia'nın kadın Şerifi Rochelle Bilal, Minneapolis'te 37 yaşındaki Renee Nicole Good'un "göçmen yakalama" polisleri tarafından aracında vurularak öldürülmesinin ardından, maske takarak bölgede 'operasyon' yapan Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) görevlilerine "sahte kolluk kuvveti" dedi ve açıkça uyardı: "Burada suç işlerseniz tutuklanırsınız." ABD'de bu sahnenin mümkün olmasının bir nedeni var. Resmi anlatıya göre ICE, "yasadışı göçle mücadele eden" federal bir kolluk gücü. Trump, kaçak göçle mücadele için kurulan bu kolluk kuvvetini kişisel ve özel bir "intikam timine" çevirdi. Beğenmedikleri Amerikan vatandaşlarını "yanlışlıkla" kaçak göçmen sanarak derdest ediyorlar. Birçok destekçisi bu kuvvetlere katılarak karşıt görüştekilere "siyasi intikam savaşının" bir parçası oluyor. İlk kez 2019'da seçildi, 2023'te yeniden seçilerek görevini sürdürdü. Şerifler ise -özellikle "county" denilen ilçelerde- sandıkla gelir. "Gerçek kolluk kuvvetleri hareket halindeki araçlara ateş etmez" derken aslında bir sınır çiziyor... Trump'ın ilk döneminde, Minneapolis'te George Floyd adlı bir siyahinin boğazına basılarak öldürülmesi, ülke çapında "Black Lives Matter" isyanlarını tetiklemişti. O gün de devlet "meşru güç" dedi. Görüntüler "aşırı şiddet" i gösterdi. Rochelle Bilal'in yaptığı tam olarak bu...

13 Ocak 2026 00:00

Emin Çölaşan

Özgür Özel'in Mitingler Dizisi

Sevgili okurların, Özgür Özel 'in birbiri ardına düzenlediği mitingler genelde iki televizyon kanalı tarafından canlı yayınlanıyor. Birkaç ayda 80 miting... Başta İstanbul olmak üzere Türkiye'nin dört bir yanında düzenlenen mitingler bunlar. Onların düzenlediği mitingler ise epeyce farklı oluyor! Sonra bazılarına Recep Tayyip katılıyor, otobüsün üzerine çıkıp nutuk atıyor. Özgür Özel meydanları başarıyla dolduruyor. Örneğin, yapılacağı açıklanan Yozgat mitinginin... Yozgat bütün kesimleriyle iktidar yandaşlarının ve sağ kesimin en güçlü olduğu tutucu illerimizin belki de en başta geleni. Yozgat mitingi, süregelen CHP mitinglerinin dönüm noktası olmuştur. Kim ne derse desin Özgür Özel bu mitingler konusunda büyük bir başarının altına imzasını koymuş ve liderliğini perçinlemiştir... Çünkü birkaç ay içerisinde ülke çapında 80 başarılı miting düzenlemek öyle her babayiğitin harcı değildir. Orada bulunan bazı vatandaşlarla kendince muhabbet ederken sözü döndürüp dolaştırıp yine kafasındaki aynı konuya getirmişti: "Çoğalalım, nüfusumuz artsın..." Sonra orada bulunan birine sormuştu: "Sen ne iş yapıyorsun, kaç çocuğun var?.." Adam devlet memuru imiş, bir çocuğu varmış. "Bir yetmez, en az üç çocuk olmalı. Bas gaza." Geçtiğimiz Pazar günü İslam'la ilgili bir toplantıda konuştu ve artık ezberlediğimiz sözlerini bir kez daha söyledi: "Biliyorsunuz devamlı söylediğim bir söz var. En az üç çocuk diyorum. Yani bu, güçlü bir ailenin olmazsa olmazı. Neslimizi çoğaltmamız lâzım. Bu tabii bizim arzumuz değil, Rabbimizin emri. Sevgili Habibi'nin (peygamberinin) bizlere sürekli olarak tavsiyesi. Peygamberimiz'diğer toplumlara karşı ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim' diyor..." Ancak gelin görün ki Recep Tayyip bu konudaki gelişmelerden memnun değil, tam tersine şikayetçi imiş. Sözlerini şöyle sürdürdü: "Ama biz hâlâ bir netice almış değiliz. Şu anda gelişmeler iyi değil. En yakınlarımızla bile sohbet ederken bakıyorsunuz onlar da, en dost bildiklerimiz bile maalesef nüfus artışına karşı çıkıyorlar. Bu da bizi tabii ciddi manasıyla üzüyor." Kendi ağzıyla itiraf ediyor, demek ki beyefendinin nüfus artışı hülyaları boşa gitmiş, en yakınlarını bile inandırması mümkün olmamış.

13 Ocak 2026 00:00

Damla Doğan Tuncel

Mor Kravat Direnirken

ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell hakkında soruşturma açıldı. Powell'ın kendisine göre bile bu "bahane". Cumhuriyetçilerin "kırmızı", Demokratların "mavi" rengine atıfla, ikisinin karışımı olan mor kravat taktı. "Bu cezai suçlama tehdidi, FED'in faiz oranlarını Başkan'ın tercihlerini izlemek yerine, halka neyin hizmet edeceğine dair en iyi değerlendirmeye dayanarak belirlemesinin bir sonucudur" dedi. "Hiç kimse, FED Başkanı da dahil olmak üzere, kanunların üstünde değildir. Ancak bu benzeri görülmemiş eylem, yönetimin tehditleri ve süregelen baskısı bağlamında daha geniş bir perspektiften değerlendirilmelidir." Bu sözlerle Powell, bir anda Trump sistemine karşı tek başına duran bir figüre dönüştü. "Başkan bile olsa, Trump bağımsız olması gereken kurumlarımıza müdahale edemez" tartışmaları iyiden iyiye alevlendi. 2019 Temmuz'unda Cumhurbaşkanı Erdoğan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle dönemin Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya'yı görevden aldı. "Davul birinin elinde, tokmak birinin elinde olmaz" dedi. Şubat 2022'de Rusya-Ukrayna savaşı başladığında Rusya Merkez Bankası sert bir faiz artırımı yaptı. "Karışamam, Merkez Bankası bağımsız" dedi. Ve ekledi: "Yoksa sonumuz Türkiye gibi olur." Bu bir uyarıydı. Türkiye yıllarca "Amerika gibi olmayı" hayal etti. Şimdi ABD, hızla "büyük Türkiye" olma yolunda ilerliyor. Bu bir "faiz" tartışması değil.

13 Ocak 2026 00:00

Can Coşkun

Kabine Hesabı "Dış" Olmaz

Türkiye Cumhuriyeti'nde bugün dış gündem kaynaklı birçok alana etki edilmesi muhtemel olsa da kabine bunların dışında... Dışarıda güçlü profil, iç seçmen gruplarının yalnızca kısıtlı halkalarında etkili, kalanı sadece "hep" ekonomiye bakar. Evet burası Türkiye ve dış politikadaki birçok adım uzun yıllar boyunca iç siyasetin malzemesi oldu. Hatta daha ileri götürelim, kimi adımlar bizzat iç hesaplı olarak atıldı. Artık iç siyasette malzeme olabilecek hiçbir şey yok. Halep'in iki mahallesi bile iç meselemiz. O kadar çok yargı-tutuklama-sağlık meselesiyle boğuşturuldu ki, oluşacak en ufak bir "gerçek" normalleşme adımı ülkeye nefes aldıracak. Peki "kabine demiştin", diyeceksiniz. Zira 2027'ye giderken başat koltuklarda olmasa da seçime endeksli adımların atılacağını anlıyoruz. "McKinley, hak ettiği takdiri hiç görmemiş harika bir başkandı. Gümrük vergileri konusunda harikaydı. Bu konuda sanırım onu geçeceğim. McKinley diğer ülkelerin ülkemize gelip iş yapmanın ayrıcalığı için ödeme yapmaları gerektiğine inanıyordu. Ve onları ödetti. Ve muazzam bir servet inşa etti." Bu sözler geçtiğimiz günlerdeki tarife adımlarını da Çin ile ısınan suları da kapsayacak bir bakiyeye işaret ediyor. Hawai ve Porto Riko gibi bölgelerin ilhak edilmesi gibi McKinley miraslarını da önemsediğini Venezuela adımından alıyoruz Trump'ın... Ve önceki satırlarda okuduğunuz üzere Trump, McKinley'i geçmekten bahsediyor. "Bir düşman çok, yüz dost azdır." - Kızılderili atasözü.

13 Ocak 2026 00:00

Saygı Öztürk

İran'da Yaşananlar Bizi Çok Yakından İlgilendiriyor

Hele söz konusu İran ise gelişmeleri "iç mesele" diyerek bir kenara atılmamalı. İran'da derinleşen toplumsal hareketlilik, artık rejimin kontrol edebileceği sıradan bir protesto dalgası olmaktan çıkıyor. İran'ın istikrarı, neredeyse İran'dan çok Türkiye için hayati önemdedir. Yaklaşık 560 kilometrelik Türkiye–İran sınırı, bugüne kadar tüm gerilimlere rağmen görece istikrarlı kalmış. Daha önce sınır boylarında görev yapan, İran'daki gelişmeleri yakından izleyen emekli Tümgeneral Rafet Kılıç, gelişmeleri bize şöyle yorumladı: "Karışıklıklar devam ederse bize ilk darbe sığınmacı meselesinden gelecektir. Nüfusu 90 milyona yaklaşan, ekonomisi çökmeye yüz tutmuş bir İran'dan kopacak kitlesel göç, Suriye deneyimini bile gölgede bırakabilir. Türkiye'nin mevcut demografik, ekonomik ve sosyal yükü ortadayken, böyle bir dalganın ülke üzerinde yaratacağı tahribat asla hafife alınamaz. Ancak tehlike burada bitmiyor. İ ran'da yaklaşık 30 milyon Türk kökenli nüfus yaşıyor. Merkezi otoritenin zayıflaması, dış aktörlerin devreye girmesi ve vekil yapıların sahaya sürülmesi hâlinde, etnik ve mezhepsel fay hatlarının kaşınmayacağını düşünmek, Ortadoğu'yu hiç tanımamaktır. Irak ve Suriye'de yaşananlar hâlâ belleklerimizdeyken, aynı senaryonun İran'da sahnelenmeyeceğini varsaymak akılcı değildir." Bu noktada PJAK gerçeği görmezden gelinemez. İran'da otorite zayıfladığında, bu yapının hem İran içinde hem de Türkiye sınır hattında daha aktif hâle gelmesi kaçınılmazdır. Emekli Tümgeneral Rafet Kılıç, neler yapılması gerektiğini şöyle anlattı: "Türkiye'nin tutumu net olmak zorundadır. İran'ın iç işlerine müdahale etmek başka, İran'ın çöküşüne kayıtsız kalmak başka bir şeydir. Türkiye, bir yandan İran'ın toprak bütünlüğünü ve istikrarını önceleyen bir diplomatik çizgiyi savunmalı; diğer yandan ise en kötü senaryoya göre askeri, istihbari ve siyasi tüm hazırlıklarını eksiksiz yapmak zorundadır. Sınır güvenliği, terörle mücadele kapasitesi ve göç politikası bu sürecin ertelenemez başlıklarıdır." İran'daki gelişmeler, Türkiye için uzak bir coğrafyanın sorunu değil. İran sarsılırken Türkiye'nin yapabileceği en büyük hata, "Bize bir şey olmaz" rehavetiyle hazırlıksız yakalanmak olur. Buna kadınlar "Beyaz Çarşamba" diyor. Caddelerde bunlar yaşanırken devlet dairelerinde ise katılık devam ediyor. Örneğin resmi dairelerde çalışanların namaz kılması da, 9 yaşında, yani ilkokul 3. sınıftaki kızların okullarda kapanması da zorunlu. Suriye'de iç çatışmalardan kaçan 4 milyona yakın Suriyeli ülkemize sığındı.

13 Ocak 2026 00:00

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.