×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

L. Doğan Tılıç

Turkuazı Kırmızı Görmek!

11 Temmuz 2026 05:00

Biz protokolde ve resmi törenlerde kırmızıyı kaldırıp Türk mavisi olarak bilinen turkuaz kullanımına 2013'te geçtik. Trump ne bilsin, NATO Zirvesi için geldiği Ankara'da, bir başka zamanda ve olağan koşullarda her biri ciddi krizlere neden olabilecek cümleleri birbiri ardına sıralar ve kendi seviyor-sevmiyor falını açarken kırmızı halı da deyiverdi. " Erdoğan'ı seviyorum, Bibi'yi seviyorum. Erdoğan Bibi'yi sevmiyor ama benim için onunla savaşa girmedi, Sanchez'den nefret ediyorum, Grönland'ı istiyorum" dedi ve kendi yanında İran'la savaşa girmeyen Avrupalılara saydırdı. Avrupalılar Trump'tır ne dese yeridir diyerek mi, yoksa Trump'ın iddia ettiği gibi kapılar kapalıyken onu sevgiyle kucaklayarak mı gelip geçtiler Ankara'dan bilemiyorum. Bunlar Avrupalılarla Trump arasındaki mesele, ama Trump'ın desteğinin kamuoyu karşılığının ne olacağı konusu bizim için de önemli! Malum, kırmızı halı (aslında mor-kırmızı) ilk kez MÖ 458 yılında yazılan Aiskhylos'un tragedyası Agamemnon'da görülür. Kim bilir, oraya buraya bombalar atan, dünyanın en mükemmel savaş makinesine sahip olmakla övünen Trump da NATO Zirvesine gelirken kendisini Truva'dan dönen Agamemnon gibi hissetti ve turkuazı kırmızı gördü. Trump'ın, Antik Yunan tiyatrosunun en önemli eserlerinden biri ve Oresteia adlı üçlemenin ilk oyunu olan Agamemnon'dan haberdar olduğunu sanmam.

Selin Nakıpoğlu

Dijital Kafes

11 Temmuz 2026 05:00

George Orwell'in 1984 romanında Büyük Birader tele-ekranlar aracılığıyla herkesi gözetler. Geçen hafta TBMM'ye sunulan yasa teklifi, siber güvenlik alanındaki önemli görev ve yetkileri Siber Güvenlik Başkanlığı çatısı altında toplamayı hedefliyor. İnternet alan adlarının yönetimi, internet altyapısı ile iletişimin tespit ve analizine ilişkin yetkiler Başkanlığa devrediliyor. Teklif, Elektronik Haberleşme Yasası'na eklenecek yeni bir maddeyle Başkanlığa internet alan adlarına ilişkin strateji ve politika belirleme, düzenleme yapma ve siber güvenlik ile elektronik haberleşme altyapısını ilgilendiren acil durumlarda alınacak tedbirleri belirleyip uygulama yetkisi tanıyor. Teklifin satır araları başka bir hikaye anlatıyor: İnternet alan adlarının yönetimi tek elde toplanıyor. "Her türlü veri" gibi ucu açık ifadeler özellikle tercih ediliyor. Bugün siber güvenlik deniyor. Dün "dezenformasyon" denmişti. Ondan önce "milli güvenlik". Etkin yargısal denetim ve şeffaf güvenceler olmadan, siber güvenlik gerekçesi temel hak ve özgürlükleri sınırlamanın aracına dönüşebilir. Ve bir gün kimse susturulduğunu fark etmez. 143 eylem isnat edilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 'na fiilen "Ya altı saate sığdır ya da hiç konuşma" deniliyor. Çünkü Başkan başından beri "Savunmada değilim, hücumdayım" dedi. 2 bin 500 yıla varan hapis istemiyle yargılanan bir kişinin savunmasını istediği kapsamda ve sürede yapması en temel hakkıdır. Savunma hakkı mahkeme başkanının takdirine bağlı değildir.

Gürsel Köksal

Avrupa'nın Kendi Nato'su Olabilir Mi?

11 Temmuz 2026 05:00

Önce önümüzdeki dönemde daha da "Avrupalılaştırılacağı" ileri sürülen NATO'nun en azından Avrupa'daki liderliğini üstlenmesi beklenen Almanya'nın Başbakanı Friedrich Merz'in Ankara'dan ayrılırken yaptığı değerlendirmelere bir göz atalım: "Sayın bayanlar ve baylar, şu anda Ankara'daki NATO zirvesini sonlandırıyoruz. Bu yılki NATO zirvesinin Ankara'da, son derece çalkantılı bir dönemde gerçekleşmesi ve hazırlanmasındaki çabalarından dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan'a bir kez daha şahsen teşekkür ettim. Her şeyden önce, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı tırmandırmaya devam ettiğine tanık oluyoruz. Bunun hepimiz için sonuçları var. Euro-Atlantik bölgesinde özgürlük, güvenlik ve refah için sonuçları var. Bu nedenle, geçen yıl Lahey'deki NATO zirvesinde, savunma harcamalarımızı on yıllık bir dönemde milli gelirlerin yüzde beşine çıkarmayı kabul etmiştik. Ankara'da, ilk sonuçları değerlendirme fırsatı bulduk ve sonuçlar son derece olumlu. Sadece son on iki ayda, NATO'nun Avrupa üyesi ülkeleri savunma harcamalarını 100 milyar avrodan fazla artırdı. Almanya'nın payı yaklaşık 25 milyar avro. Savunma harcamalarımızı neredeyse 125 milyar avroya çıkardık. 2022'den bu yana dört yıl içinde savunma yatırımlarımızı ikiye katladık. Böylece Lahey'de kararlaştırılan yüzde beş hedefine planlanandan çok önce ulaşacağız. Bu rakamlar sözlerimizi eyleme dönüştürdüğümüzü gösteriyor. Bu büyük girişime kendimizi adadık ve bunu gerçekleştiriyoruz—kimseye iyilik yapmak için değil, kendi güvenliğimizi güçlendirmek için. Bunu kendi çıkarımız için yapıyoruz. Rusya her gün siber saldırılar, sabotaj, casusluk ve hedefli dezenformasyon yoluyla kararlılığımızı test ediyor. Bu nedenle, Ankara'da NATO Antlaşması'nın 5'nci maddesine olan bağlılığımızı açık ve net bir şekilde yeniden teyit etmemiz çok önemliydi." Merz "Ankara ruhu" gibi kavramlarla süslediği değerlendirmesinin sonunda da şöyle diyor: "Yani Ankara'da her açıdan başarılı olduğumuz iyi bir gün geride kaldı. Yeni NATO'yu kurma yolunda önemli bir adım attık. Şöyle özetlemek isterim: Bugünden itibaren NATO her zamankinden daha da Avrupalıdır ve transatlantik bağı da güçlü bir biçimde kalacaktır. Erişilmez güçte kalacaktır, her şeyden önce de birlik içinde." Bizce "NATO 3.0" olarak tarif edilen bu yeni durumun üç önemli ayağı var: Birincisi meşhur 5'nci madde, ikincisi hep vurgulanan "birlik içinde olma" durumu, üçüncüsü da Trump'lı ABD'nin bu birliğin bir parçası olması. "Başarılı zirve" imajına rağmen bütün bunların doğru olmadığını biliyoruz. 5'nci madde ve Trump Amerika faktörünü de Almanya'nın en büyük radyo televizyon kurumlarından WDR'nin Brüksel NATO muhabirinin zirve değerlendirmesinden aktaralım: "Bugün, birçok Almanın kendisine şu soruları sorduğu bir gün: İran'la savaş mı? Bu daha ne kadar sürecek? Benzin ve dizel fiyatları yine mi artacak? vesaire. Bence bugün, neyin artık eskisi gibi devam edemeyeceğinin her zamankinden daha net görülebildiği bir gün. Bu da bildiğimiz şekliyle NATO'nun hikayesidir. Not almanız için söylüyorum: Donald Trump, bugünden itibaren İran'la karşı uluslararası hukuka aykırı bir savaşı yeni bir boyuta taşıyor. Kendisini bu konuda eleştiren İspanya ile ticareti askıya almak istiyor. Bu savaşın bir NATO operasyonu olmadığını belirten ülkelere de benzer tehditler savuruyor. Ah, bir de tabii ki Grönland'ın ABD'nin bir sonraki eyaleti olması gerekiyor. Müttafik kelimesi Trump için muhtemelen yabancı bir sözcük. Farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse: Bugün yaşananlardan sonra, Rusya'nın olası bir saldırısında—diyelim ki Litvanya'ya—böyle birinin gerçekten ABD'den asker göndereceğine kim ciddi ciddi inanabilir? Ben, NATO'nun karşılıklı savunma taahhüdü olan 5. Madde'nin öldüğüne inanıyorum. Ve bununla birlikte bildiğimiz şekliyle NATO da ölmüştür. Politikacıların çıkıp 'Bu doğru değil, NATO'nun nabzı hâlâ atıyor' demelerini anlıyorum. Ancak bence kendileri de gerçeği çok daha iyi biliyorlar." Bildiğimiz NATO öldü, Yeni NATO'nun nasıl olacağını bilemiyoruz. Misafirlere bir de kitap hediye etmiş Cumhurbaşkanı: "Cesaret Politikası: Erdoğan ve Türkiye'nin Yükselişi". Ankara'dan gayet memnun, hem silahlanmış hem de entelektüel destek almış vaziyette ayrılan liderler, şimdi önce kendi halklarına, her fırsatta "demokratik sistemle yönetilen ve demokrasileri korumayı hedefleyen ülkelerin ittifakı" olarak tanımladıkları NATO'nun hiç de "demokratik olmayan" bir ülkesindeki misafirliklerini ve o ülkenin liderinden alıp bellerine taktıkları tabancalarını izah edecekler.

Köşe Yazarı

3-30-300 Ve Türkiye'nin Hali

11 Temmuz 2026 05:00

3-30-300 Kuralı kent ormancılığı-yeşil altyapı konusunda ortaya atılmış çok yeni bir önerme. "Kentsel alanları dönüştürme ve herkes için daha yeşil, daha sağlıklı ve daha adil kentler yaratma çabalarına yön veren yol gösterici bir yıldız" olarak değerlendirilen 3-30-300'e göre 3; herkesin evinin penceresinden baktığı zaman en azından 3 ağacın görünüyor olması, 30; bir semtteki ağaç örtüsünün (Canopy) o semtin toplam alanının en azından %30'unu kaplaması, 300 ise herkesin rekreasyon faaliyetlerine uygun, kaliteli bir kamusal yeşil alana (park, kent ormanı vb.) en fazla 300 metre mesafe içinde oturuyor olması temeline dayanıyor. Bu forumun kurucularından olan ve 30 yıldır tanıdığım Cecil'le kaldığımız otelde kahvaltı yaparken geliştirdiği 3-30-300 kuralı hakkında da konuşma fırsatı bulduk. Hatırlarsınız daha önce "Ormanımız var ama yok" başlığını taşıyan yazımda ülkemizde orman olarak tanımladığımız alanların 2/5'inin aslında uluslararası ölçekte orman sayılmadığını, ağaç örtüsü (kapalılığı) %10'dan küçük orman alanlarımızın, mevcut ormanlarımızın %41'ini kapladığını söylemiştim. Yani bırakın 3-30-300 kuralının önerdiği gibi kentlerimizdeki ağaç örtüsünün kapalılığı en azından %30 olmasını, bizim ormanlarımızın %41'inin kapalılığı %10'unun altında kalıyor. Onlara göre "Ağaçlandırmada dünyada dördüncü, Avrupa'da birinciyiz", "Ormanlarımızı yaptığımız ağaçlandırmalarla AKP iktidarı artırdı", "Orman yangınlarına karşı mücadelede o kadar başarılıyız ki, diğer ülkeler bizi örnek alıyor".

Murat Ağırel

İran'dan Türkiye'ye: 'Böbrek' Dolandırıcılığı

11 Temmuz 2026 04:00

Sağlık Bakanlığı'nın 2025 yılı verilerine göre ülkemizde 9 milyondan fazla böbrek hastası var. Dünya genelinde her 10 erişkinden birinde, ülkemizde ise her 6-7 erişkinden birinde böbrek hastalığı bulunuyor. Çünkü Mehmet Bey'in hikâyesi 20 yıl önce başlamış. Mehmet Bey'e 20 yıl önce böbrek nakli gerçekleştirilmiş ancak nakil yapılan böbrek artık ömrünü bitirmiş. Doktor kalan böbreğinin 1-2 ay dayanacağını belirtiyor. O da Mehmet Sadık Karaca'yı 16 yıldır tanıdığını beyan ettiği İran asıllı Mete Hane Han ile tanıştırıyor. Bu kişi İran'dan kendisine böbrek ayarlayabileceğini söylüyor ve Mehmet Bey'i Muhammed Ali Davudian ile böbrek bulacaklarına inandırıyorlar. Beraber İran'a gidiyorlar 2-3 defa. Hayatını kurtarabileceklerini, daha önce de bu tür bir süreci yönettiklerini beyan ederek İran'a gidip yasal izin alınacağını, 3-4 kişiden test yapılacağını ve uygun donör ile naklin gerçekleşeceğini söylüyor. İlk ödeme olarak 70 bin doları Aksaray'da bulunan Emlak Pasajı'ndaki "Mete" isimli kişinin kargo ofisinde Muhammed Ali Davudian isimli kişi alıyor. Mehmet Bey 4 defa İran'a gidip geliyor. "Urumiye'de ayarladık" diyerek götürüyorlar ama o sırada 10 bin dolar daha alıyorlar. Mehmet Bey kalan parayı ameliyat sonrası vereceğini belirtiyor. Bu gelişme üzerine İranlılar Mehmet Bey'in eşini arıyorlar ve ameliyat için her şeyin hazır olduğunu ancak Mehmet Bey'in huzursuzlandığını, sinirlendiğini belirterek yaşaması için söz konusu paranın tamamlanmasını istiyorlar. Velhasıl Mehmet Bey bu kişilere 160 bin dolar para vermiş ve böbrek nakli yapılacağı belirtilerek dolandırıldığını belirterek Bakırköy Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmuş.

Filtreleme Haberleri

Şükran Soner

Kaldık Mı Yine Biz Bize Diz Dize?

"Dostum Trump" Ankara'ya gelmeden önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı çok mutlu edecek müjdeden söz edip durmuştu. Ankara'ya gelen NATO üyesi siyasi liderler ile görevli resmi temsilcilerinin beklentilerine dönük sınırsız çabalarından hangi ölçeklerde mutlu edilebildiklerini öngörebilme şansımız yok. Aklıma artık yaşıyor olmadıkları için "Ruhları şad olsun" diyerek en üst katlarda görevde gezilere katılmış büyüklerimizden, hanım ya da beylerimizin seçmeleri için saraylarda yaşanılan ülkelerde, şeker gibi uzatılan kıymetli taşları alırken "Bu bana, bu kızıma, bu da gelinime..." denilerek alındıkları örneklerle de yüzleşmiştik. Gerçi sonrası yetkili açıklamaları ile ikram edilmiş kıymetli taşların, alındıkları ülkelerin sultanlıklarına geri verildikleri açıklamaları da yapılmıştı. Şimdi ise güncel son yaşanmışlıklar üzerinden, sözün özü ile Ankara'daki NATO toplantısının maliyetleri üzerinden, tüm alanların uzmanlarının görevlerini yapma sorumlulukları olmalı.

11 Temmuz 2026 04:00

Örsan K. Öymen

Militarizm Ve Faşizm

Militarizm ve faşizm genelde paralel bir biçimde gelişen ve birbirini besleyen hareketlerdir. Türkiye'de AKP iktidarı döneminde gelişen faşizm, teokratik bir faşizm, başka bir deyişle dincilik ve mezhepçilik temelli bir faşizm olarak da nitelendirilebilir. AKP-MHP iktidarının ve işbirlikçilerinin "beka meselesi", "devlet aklı" ve "derin devlet" söylemleri, faşizmi besleyen militarizmin yüzeydeki yansımalarıdır. NATO bu nedenle hem Türkiye gibi NATO üyesi olan ülkelerde hem de NATO üyesi olmayan ülkelerde demokrasinin var olup olmadığıyla ilgilenmez. NATO kendi çıkarına hizmet eden diktatörlükleri de destekleyen militarist bir örgüttür. NATO, Avrupa Birliği ülkelerini asimile etmektedir, Avrupa Birliği ülkeleri, NATO bağlamındaki çıkarlarını, Avrupa Birliği'nin kuruluş değerlerinin üzerinde tutmaktadır.

11 Temmuz 2026 04:00

Öner Yağcı

Susmak-konuşmak

Oktay Akbal 1987'de çalışmaya başladığım Cem Yayınevi'nde yayımlanan kitaplardan olan Susmak mı Konuşmak mı?'daki yazılarında susmanın boyun eğmek olduğunu söylüyordu. Aziz Nesin'in "Sus, Konuşma" yazısı geldi aklıma (Nutuk Makinesi): "1915'te doğdu. Evde ağlayamazdı. Hemen annesi, ' Sus!' diye paylardı. Gülemezdi, bağıramazdı. Babası, ' Sus!...' diye azarlardı. Misafir gelince, 'Ayıptır, sus!' derlerdi. Yabancı kimse yokken de evdekiler, 'Başımı dinleyeceğim, sus!' derlerdi. Yedi yaşına kadar bu, böyle sürdü. İlkokula gitti. Derste bir şey soracak olsa öğretmeni, 'Sus!...' diye çıkışırdı. Derse kalksa, 'Ne sorulursa onu söyle, çok konuşma!...' derdi öğretmenleri. On iki yaşına kadar da böylece sürdü. Ortaokula gitti. Ağzını açacak olsa, büyükleri, 'Her lafa karışma!' dediler. Müdür, 'Söz gümüşse, sükût altındır!' vecizesini öğretti. Türkçe öğretmeni, 'İki dinle, bir söyle... Bak, iki kulak, bir ağız var!...' dedi. 'Sus!... Sesini kes!... Çok konuşma!...' On beş yaşına kadar böylece sürdü. Liseye gidiyordu. Burada öğrendiği en güzel şey: 'Essükütü hayrün mineddırdır' sözü oldu. Yani'Susmak, dırdırdan hayırlıdır.' 'Çok konuşma!... Sus!... Kes sesini!...' On dokuz yaşına kadar böylece sürdü. Üniversiteye girdi. Evde, 'Büyüklerin yanında konuşulmaz!' diye öğretiyorlardı. Annesi, 'Söz büyüğün, sus küçüğün!' diyordu. Profesör bir gün ona, 'Dilini tut!...' demişti. Yirmi üç yaşına kadar böylece sürdü. Askere gitti. Onbaşısı, 'Sus len!...' diye bağırdı. Çavuş, 'Dırlanma!' diye azarladı. Yüzbaşı, 'Pısss!... Sısss!...' dedi. Karakola çağırdılar. Polis, 'Çok konuşma!' dedi. Komiser, 'Sus be!...' dedi. İşe girdi. Arkadaşları, işaret parmaklarını dudaklarına koyar, 'Şışşşt!' derlerdi. ' Aman şışşşt... Aman sus, aman başın derde girer. Aman haaa!...' 'Sen her şeye burnunu sokma!...' derlerdi. 'Sen anlamazsın... Sana mı kaldı... Sen sus...' Evlendi. Karısı, 'Aman sus... Sen karışma!...' derdi. Sonra çocukları oldu. Büyüdü çocukları, 'Sen sus baba!... Çakmazsın bu işlerden...' demeye başladılar. Bu adam, biraz benim, biraz sizsiniz, biraz hepimiziz. Eskiden kadınlar, kocalarına kendilerine dırdır etmesinler, çok konuşmasınlar diye eşek dili yedirirlerdi. O inanışa göre, eşek dili yiyenlerin sesi çıkmazdı. Bize de sanki eşek dili yedirmişler. Arayın bakalım, ağzınızda diliniz var mı? Dilimizi yutmuşuz. Dilimizi içimize sokmuşuz. Ağzımız var; dilimiz yok. Şimdi bu biraz bana, biraz size benzeyen adam söz hürriyeti istiyor. Konuşacak. Ama ona, 'Sus!...' diyorlar. İçimden, 'Konuş... Konuş... Konuş be!...' diye bağırmak geliyor. Ama ne konuşacağız, nasıl konuşacağız? Dilimiz nerede?" Pablo Neruda "Buğdayın Türküsü" nü yazmıştı: "Halkım ben, parmakla sayılmayan/ Sesimde pırıl pırıl bir güç var/ Karanlıkta boy atmaya/ Sessizliği aşmaya yarayan -- Ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa/ Tohuma dururlar yeniden/ Ve halk, toprağa gömülü/ Tohuma durur bir yerde/ Buğday nasıl filizini sürer de/ Çıkarsa toprağın üstüne/ Güzelim kırmızı elleriyle/ Sessizliği burgu gibi deler de -- Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde." Niemüller'in "Susma, sustukça sıra sana gelecek" sözünün sloganlaşması boşuna değildi.

11 Temmuz 2026 04:00

Olaylar Ve Görüşler

'Özgürlük Tam Olmalıdır, Her Alanda Ve Herkes İçin' - Cevat Bayrak

Felsefeci, dilbilimci, eleştirmen, şair ve sanat tarihçisi Doç. Dr. Mustafa Bedrettin Cömert bundan 48 yıl önce, 11 Temmuz 1978'de Ankara'da sabah saatlerinde alçakça düzenlenen silahlı saldırı sonucu öldürülmüş; eşi Maria ise ağır yaralanmıştı. "Bir yazarı, bir sorunu açarak; anlayışımıza, beğenimize ışık tutan, yazı ve yapıtlarıyla bilgilerimize yeni şeyler ekleyen değerli eleştirmenlerimiz var. Ama hemen hepsinde çok önemli bir de eksik görülüyor: Eleştiri sorunları bakımından çağdışı kalmış olmaları... Evet, eleştiri gerçekçi olmalıdır ama kaba ve kolaycı bir gerçekçilik, toplumcu eleştiriye ancak zarar verir. Toplumcu eleştiri, hiçbir güçlükten kaçmayan, önüne çıkan her sorunu, her ayrıntıyı ciddi bir sorun kabul edip onu çözecek en sağlam ve gelişmiş araştırma yollarını arayan, amacına ulaşmak için hiçbir yolu ve aracı küçümsemeyen eleştiridir... Eleştirinin geleceğinin gerçekçi ve diyalektik görüş ve uygulamada olduğu kesindir artık. Bir yapıtı anlamak için tek başına araştırma yeter mi acaba? Öyle olsaydı, iyi eleştirmen olmak için akademik olmak yeterdi. Eleştirmenin, eleştirmen olmadan önce iddiasız, alçakgönüllü, sevgi ve coşku dolu bir okur olmasını bilmesi gerekir... Çağdışılık, hepimizi yutmak için pusuda bekliyor. Kişisel kurtuluş yok bunda." (s.223-228) Cömert, devrimci sözcüğünün kapsamının kolayca belirlenememesi, her yana çekilebilen bir etiket olma durumu, eylemin gerçek içeriğini ve bu eylemin kaçınılmaz tabanını sınıfsallıktan uzaklaştırma ve sanatın kendisinin unutulmasına yol açma tehlikesi nedeniyle "devrimci sanat" nitelemesine katılmadığını belirtir: "Bu nedenle, daha köklü bir ayrımdan yola çıkarak devrimci sözcüğünü başka bir nitelemeyle değiştirmenin zorunluluğuna inanıyorum. Böyle bir değiştirme hem sanatın özgüllüğüne hem de sınıfsallığına daha uygun düşecek." Cömert'e göre sanatçılık bilgi ve bilinçten önce bir yetenek (işçilik) sorunudur ve şöyle der: "Yaşadığımız sınıflı toplumlarda ancak şu iki sanatsal ayrımı yapabiliriz: 1- Kentsoylu gerçekçi sanat görüşü (kapitalist azınlığın görüşü). 2- Toplumcu gerçekçi sanat görüşü (toplumcu ideolojinin sanatı). Toplumculuk, toplumsal nitelikli sorunların yapıta sokulması değildir, bireysel sorunların işlenmemesi de değildir. Gerçek toplumcu sanat insanı, birey-toplum bütünlüğü içinde görüp yansıtabilen sanattır. Toplumculuğun özü içerik değil yöntemdir. Toplumcu gerçekçi sanat ilericidir, iyimserdir, iç açıcıdır, umutlandırıcıdır, atılgandır, araştırıcıdır. Ama her şeyden önce kolay değildir." (s.351,353) Özellikle plastik sanatlar ve edebiyat eserleri üzerine yaptığı nesnel değerlendirmeleriyle toplumcu gerçekçi eleştiri geleneğimizin (bazı konularda farklı değerlendirmeler yapsalar da yakın arkadaşı Asım Bezirci ile birlikte) önemli temsilcilerinden birisi olan Bedrettin Cömert'e göre sanat ve düşünce tek başına devrim yapamaz, devrime ortam hazırlar. KAYNAKÇA: 1- Bedrettin Cömert, Eleştiriye Beş Kala, Deki Yay., 2007. 2- Bedrettin Cömert, Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak, Deki Yay., 2007.

11 Temmuz 2026 04:00

Oktay Ekşi

İki Olay Ve Biz...

İkincisi "NATO zirvesi" isimli toplantıya katılmak üzere bazıları NATO'yla uzaktan bile ilgisi olmayan 32 ülkenin cumhurbaşkanı veya başbakanını Ankara'da ağırlamamıza imkân veren iki günlük toplantılardı. Bunu da görünür kılan sorun, NATO üyesi ülkelerin NATO'nun savunma sorunlarını ABD'nin sırtına yükleme kolaycılığından vazgeçmek için her yıl milli gelirlerinin artık yüzde 2.5'ini değil, yüzde 5'ini savunma giderlerini karşılamak için ayırmaya söz vermeleriydi. Örneğin, Türkiye'ye aziz dostu "Tayyip Erdoğan'ı mutlu edecek kadar eli dolu gideceğini" söylemişti. Bu sözler başta iktidar çevreleri olmak üzere bazı kesimleri çok heyecanlandırmış, "Trump F-35 savaş uçaklarının Türkiye'ye satılmasını engelleyen kararı kaldıracak" yorumlarına yol açmıştı. Trump Türkiye'ye geldikten sonra da aynı sözleri Erdoğan'a da söylemiş olmalı ki Erdoğan beş adet F-35 alacağımızı söyledikten bir gün sonra Trump bu konuyu soran gazetecilere "Düşüneceğiz" dedi. Bir de Ankara halkına yaklaşık bir haftalık acımasızca sıkıntılı bir "açık hapishane" hayatı yaşattı.

11 Temmuz 2026 04:00

Mustafa Balbay

Yeni Bir Heyecan!

Bugün CHP'nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel 'le hareket eden delegelerin olağanüstü kurultay istemiyle topladıkları 833 imzayı toplamak üzere harekete geçmelerinin üzerinden bir ay geçti. Buna yargının vereceği yanıt büyük olasılıkla şu olacak: "Bölge adliye mahkemesi bir karar vermiştir. Bu kararın Yargıtay aşaması sonuçlanmadan bir karar verilemez!" Bu eşik de aşıldıktan sonra adli tatilin başlayacağı 20 Temmuz son aşama olarak görünüyor. Öteki 7 ilde başkanlar belirlenmiş görünüyor. Eskişehir'den Zonguldak'a Özel'in gittiği illerde belediye başkanlarının çoğu il başkanı ile birlikte karşılama heyetindeydi. Şöyle: Özel'i destekleyenler: 90 (yüzde 67.2) Kararsızlar: 15 (yüzde 11.2) Üçüncü yol diyenler: 5 (3.7) Kılıçdaroğlu'nu destekleyenler: 24 (yüzde 17.9) Önceki gece itibarıyla Özel ekibinin saptaması böyleydi! İl başkanlarının WhatsApp grubunda her ilin milletvekili için yapılan değerlendirmede Özel'e destek tahmini 99 milletvekili çıkmış! *** Bazen büyük krizler büyük fırsatlar doğurabilir.

11 Temmuz 2026 04:00

Miyase İlknur

Ortadoğu Nato'su 2.0

Ankara'da toplanan 36. NATO Liderler Zirvesi'ne büyük anlamlar yüklenmişti. İddialı olsun diye de bu toplantı, gayrıresmi olarak "NATO 3.0" diye adlandırılmıştı. Bu fırçanın etkisiyle Avrupalı müttefikler, "Savunma harcamalarımızı emrettiğiniz üzere artırıyoruz efendim" demek dışında gıkını bile çıkaramadı. F-35 içinse "Allah kerim" mealinde bir şeyler söyledi. Tabii ki İran'a karşı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, İngiltere'nin Ortadoğu ülkeleriyle kurduğu ittifaklar ve üs anlaşmaları artan Arap milliyetçiliğinin tehdidi altınaydı. İngiltere, Ortadoğu'da içinde Türkiye'nin de olacağı bazı Arap devletleriyle birlikte bölgesel bir savunma örgütü kurmak istiyordu. Ama İngiltere tarafından başlatılan iki Ortadoğu savunma önerisi Arap ülkeleri tarafından reddedildi. Bu kez Eisenhower Doktrini adı altında ABD tarafından desteklenen "Kuzey Kuşağı" savunma konseptini geliştirdi. Türkiye ve Pakistan ile Arap ülkelerinin katılacağı savunma işbirliği sağlayan bir anlaşma ile Ortadoğu'da Sovyetler'in bölgede güç kazanmasının önüne geçilmek istendi.

11 Temmuz 2026 04:00

Mehmet Ali Güller

Abd'nin Saadet Zinciri

Oysa 2021'de Brüksel'de 79, 2022 Madrid'de 22, 2023 Vilnius'ta 90 ve 2024'te Washington'da 38 maddeydi. Kısa sonuç bildirisindeki "50 milyar dolarlık silah anlaşması" odur. Anlaşmaya göre Güney Kore, "NATO ortak savunma tedarik pazarına" erişebilecek ve 10 milyar dolarlık silah alabilecek. ABD hem bu ülkelere silah satarak onları Çin'e karşı üs haline getiriyor hem de bu ülkelere silah satışında "parça üretimi" ile pay alan NATO üyelerini "Asya NATO'su" konusunda adım adım ikna etmeye başlamış oluyor. Emekli ABD Deniz Kuvvetleri Subayı Gary Tabach'ın F-35 ile ilgili İsrail basınına söyledikleri açıklayıcıdır: "İsrail olmadan F-35 uçmaz. F-35'in elektronik sistemlerinde, kaskında ve kanatlarında İsrail'de üretilen önemli parçalar var. Eğer F-35 bir gün Türkiye'ye satılırsa, Türkiye İsrail'e iyi davranmak zorunda kalır. Aksi halde uçakları uçmaz." (i24 news, 8.7.2026) "Türkiye F-35 alır ve uçurmak isterse, İsrail'le anlaşmak zorunda kalır" cümlesi eksik bir doğrudur. Çünkü daha doğrusu şudur: "Türkiye F-35 alırsa, ABD'nin belirlediği sınırlar içinde uçurabilir." Çünkü silahlar artık yazılımdır ve F-35 Amerikalı pilotuyla birlikte gelmektedir. "NATO silah pazarına erişim" tuzağı üzerinden NATO üyelerini ABD silahlarına bağlamak, Washington açısından çok değerli bir kazanımdır. "NATO silah pazarına erişim" tuzağı, bir ülkenin ulusal silahlanma ve savunma bağımsızlığını sınırlamanın tuzağıdır.

11 Temmuz 2026 04:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Işık Kansu

Fatih'in Cenazesini Unutan Hırs

ABD başkanından "Güçlü lider, her istediğimi yapıyor" sözlerini bir kez daha duyabilmek, övgüler alabilmek, Saray'daki iktidarlarını kayıtsız koşulsuz sürdürebilmek için verilmeyecek ödün bırakmıyorlar. Değerli tarihçimiz İsmail Hakkı Uzunçarşılı, 1975'te Türk Tarih Kurumu'nun Belleten'inde yayımlanan "Fatih Sultan Mehmed'in Ölümü" adlı makalesinde böyle bir örnekten söz eder: Fatih Sultan Mehmet, Memlük Devleti üzerine yürümek için yola çıktığı Gebze'de Mayıs 1481'de ölür. Baltacılar Kethüdası Kasım'ın, Sultan Bayezid'e sunduğu belgede, Fatih Sultan Mehmed'in cesedinden yükselen koku nedeniyle kimsenin yanına yaklaşamadığı kaydedilir. Tarihsel gerçeklerle ilgili titiz kitap çalışmaları ile tanınan gazetemizin imtiyaz sahibi Dr. Alev Coşkun, CHP'nin kuruluşunun 4 Eylül 1919'da başlayan Sivas Kongresi olduğunu belirlemiştir. Sivas Kongresi'nde, AKP'nin milli eğitim bakanının "neyin kurtuluşu" olduğunu bilmediği bağımsızlık savaşının yürütme organı olan Heyet-i Temsiliye, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin üst kurulu haline gelmişti. O "Heyet-i Temsiliye Kasası" makbuzunun üstünde "İstiklal İrade-i Milliyenin Hâkimiyetiyle Kaimdir" yazısı yer alır. Yani, günümüz Türkçesiyle "Bağımsızlık ulus istencinin egemenliğiyle var olur" vurgusu yapılan tarihsel belgeyi, bugün CHP'nin başına Saray tarafından atanan butlancılar görsün diye yayımlıyoruz.

11 Temmuz 2026 04:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Eren Aysan

Affedersin Yoldaş... Ne Olur Diren!

"Asmin, üç bin metre doruklarda açan bir dağ çiçeğidir" diyor Ahmet Abi. "Bir de Çetin Öner 'in annesinin adı..." Kocaman bir gülümseme dudaklarımda... "Bu şiir Çerkes kardeşliği için mi yazıldı?" diye soruyorum. (Bilenler bilir Ahmet abi Çerkestir. Yine de 12 Eylül'ün uzun süren kışı artçılarıyla sürüyor. Ahmet abi, "Su çürüdü" demiş, "Adımdan gayrısını bilmiyorum" u da ekleyerek... Bu yüzden belki de şiirimizin hayatı savunan en güçlü şiirlerinden biridir, büyük bir itirazdır yaşamın sesini yok edenlere, "Su çürüdü". *** Bu şiirin yazıldığı tarihten neredeyse on yıl kadar sonrasında bir zaman dilimi söz açtığım... "Kumrular Sokağı hüzzamdı bir zamanlar/ Kale'ye rast vaktinde çıkılırdı/ Gariptir, Sezenler'deki hanende/ Çekip gitti Sargut'tan bir ay önce" dizelerindeki gibi, gözlerde o bir daha dönülemeyecek hazin günlere ait hüzün var. Benjamin'in, "Umut dediğimiz şey umutsuzlar adına bir beklentidir aslında" sözüne özenle yaslanmışız. Ahmet abi de 1402'lik olduğu için atıldığı işine dönmüş, emekli olmuş. O da Ulus Baker' le yaptığı "Vicdan: Romantizmin Ruhu" söyleşisidir. *** Ahmet abiyi düşününce önce aklıma Elsa Triolet' in çok sevdiğim romanı "Beyaz At" ta Michel Vigaud'un öyküsü gelir. Böyle durumlarda hep şöyle der: "Füme et haline gelmek istemiyorum ben." Oysa gizliden gizliye bir kahraman kişiliği taşımaktadır içinde. Ama bunun nasıl olacağını bir türlü bilemez: "Ne biçim dünya bu! Ne kurtaracak şehir kaldı ne öldürülecek bir ejderha! Allah'tan ki yollar var, bir de onlar olmasa..." Bir kez çıkar o fırsat önüne. Kurtardığı asker daha sonra şöyle anlatacaktır olayı: "Tam o sırada, birisinin, bana yardım için koştuğunu gördüm: Michel Vigaud'ydu bu... Bana yardım etmek için koşuyordu ve aynı zamanda patlayan bir bombayla üzerime yıkıldı kaldı. O durmadan kan kaybediyordu, beni suluyordu kanıyla ve ben, can çekişmekteydim. 'Affedersin!' diyordu arada bir. 'Affedersin yoldaş'" *** Bu söz anlatır Ahmet abiyi: "Affedersin yoldaş!" Geçtiğimiz yıl Ankara'da Bilim Sanat Edebiyat Derneği oluşumunda Ahmet Aydın'a; "Yeni dernek kuracağımızı haber vermek için Eren'i sen ara. Ben ararsam kendini zorunlu hisseder" deme inceliğini göstermiştir yine. "Korkudan midem yandı sanki" diyorum. Yıllar önce "Bakışın Senin" kitabını elime aldığımda tek dizeye takılıp kaldığımı söylüyorum: "ve, ülkem beni terk etti." "Öyle mi gerçekten?" diyorum. Üstelik bir başka dize, "ölüm de kaybediyor haysiyetini" İçinde kıvranıp kalmış, her şeyin anlamsızlaştığı günler içinde hemhal olmuşken... *** Ahmet abi yaşam için direniyor.

11 Temmuz 2026 04:00

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.