Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Halep'te Çözüm Süreci
Abdullah Öcalan 2013'te "Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir" diye örgütüne çağrı yapmıştı. Dolayısıyla artık "Getirisi sadece Türkiye'deki Kürtlere demokratik haklar verilmesinden ibaret olan" çözüm sürecine de muhtaç değillerdi... MHP lideri Bahçeli'nin bir yıl önce başlattığı "üçüncü çözüm süreci" terör örgütü PKK'nın -tüm bileşenleriyle birlikte- kendisini feshederek silah bırakmasını öngörüyordu. Bahçeli silah bırakacak yapılar içinde Suriye'deki YPG/PYD'yi de sayıyordu. Öcalan da "Tüm gruplar silah bırakmalı" diyordu. Türkiye'de sürdürülen çözüm sürecinin taraflarından biri durumundaki PKK ve DEM Parti kanadından da Öcalan'ın "PKK'nın silah bırakıp kendisini feshetmesi" çağrısının örgütün Suriye kolu olan YPG'yi kapsamadığı şeklinde itirazlar yükselmeye başladı. Bahçeli, sürecin mimarı olarak, "YPG çağrıdan muaf değildir" açıklaması yaptı. Buna karşı, Öcalan'ın Rojava için "kırmızı çizgimdir" dediği açıklandı. Kimileri, öyle anlaşılıyor ki Suriye'nin kuzeyinde ortaya çıkmış bulunan "bir müstakil devlete sahip olma" fırsatının yanında Türkiye'de elde edilecek "kazanım" ları önemsiz görüyorlar. İnsanımızda "terörsüz Türkiye" hedefi adına ümit uyandıran üçüncü çözüm sürecinin de bu haliyle yürütülemeyeceği ortaya çıkarsa hem kendi vatandaşlarımızın ümit ve beklentilerinin hayal kırıklığına dönüşmemesi hem de bölgedeki Kürtlerin kazanılması ("düşman saflarında bırakılmaması") için hangi politikaların seferber edilmesi gerektiğini düşünmek zorundayız. "Çözüm süreci" de bu anlamda ancak duyguların yönetilmesiyle başarılabilecek bir girişim. Söz gelimi, PKK'nın Suriye kolunun oradaki yönetime entegre olması talebini "Buradaki açılımın sınır ötesindeki devamı" olarak anlatmak mümkünken, sanki oradaki Kürtlerin yok edilmesi çabası gibi algılanmasına izin veriliyor. Bir taraf terör örgütü etkisizleştirilecek diye memnun ama öbür taraf "Görüyorsunuz, Kürtlere hiçbir yerde hayat hakkı tanımıyorlar" propagandasının etkisinde duygusal tepkiler veriyor. Tam da "Milli birlik, terörsüz Türkiye" derken etnik milliyetçilik eğilimlerinin zirveye çıktığı, milli birliğin sarsıldığı bir tablo yarattık. Şam hükümeti SDG ile 10 Mart mutabakatının ardından bu iki mahalle için de 1 Nisan anlaşmasını imzalamıştı. Yansıtılanın aksine, Halep'teki çatışma SDG unsurlarının sivil halka ve güvenlik noktalarına yönelik saldırıları üzerine başladı. Eş zamanlı olarak da Türkiye'de ve dünyada "Şam yönetimi sivil Kürtlere yönelik etnik temizlik yapıyor" propagandasına girişildi. Bu insanların duygularının da "yönetilmesi" gerektiği akla gelmedi.
13 Ocak 2026 00:01

Tüik Bu Gömleğin Fiyatı Ne?
2020 yılının ilk aylarında ilk kez mağazada gördüğümde gömleğin fiyatı 180 liraydı. Şimdi bu ürünlerin fiyatı 4.500 liraya çıkmış durumda. TÜİK genel enflasyonu %643,5 olarak açıklamış. Buna göre gömleğin 300 liralık etiket fiyatı bugün 2.230 lira olmalıydı. İyi ama TÜİK genel enflasyonu daha yüksek açıklarken "giyim" sektöründe fiyatların yüzde 225,2 arttığını açıkladı. Buna göre bu gömleğin etiket fiyatı 300 liradan 975 liraya çıkmalıydı. Alt kategoride ise "Erkek Giyim" fiyatları var. TÜİK'e göre fiyatların %643,5 arttığı bu dönemde İTO'ya göre fiyatlar %958,3 artmış. Yani TÜİK Ağustos 2020'ye göre fiyatları yüzde 42,3 daha düşük ilan etmiş. Ama asıl şok giyimde gizli: TÜİK giyim fiyatlarını %225,2 arttı derken İTO diyor ki hayır; giyim fiyatları %869,4 arttı.
13 Ocak 2026 00:01

İran'da Neler Oluyor, Neden Oluyor?
İsrail bir yandan Gazze'de Filistinlilerin üzerine ölüm yağdırırken, bir yandan da İran'ın askeri gücünü yok edecek girişimlerde bulundu. Geçen yıl 12-13 Haziran tarihlerinde, İran'ın nükleer altyapısına, füze ve gaz depolarına saldırılar düzenlendi; Genelkurmay başkanı Gen. Muhammed Bakıri ile İslam Devrim Muhafızları Ordusu'nun (IRGC) başkomutanı Gen. Hüseyin Selami ve hava kuvvetleri komutanı Gen. Amir Ali Hacızade aynı saldırılarda öldürüldü. Hiç kuşkusuz rejimin askeri gücü açısından önemli kayıplar bunlar.. Saldırılarda hayatını kaybetmesinden kısa süre önce, Gen. Bakıri, "Milletimizin saldırgan güçlere karşı direnebilmesi mucizevi bir durum (..) Bir millet esir alınamamışsa, bir millet direniş bayrağını yükseltmiş ve dini liderinin eylem ve söylemlerine uygun davranıyorsa, o millet asla mağlup edilemeyecektir" güvencesini vermişti. Ayrıca, İran'ın Yemen'de destek verdiği Husileri zora sokacak girişimlerde bulundu. İran'ı dış ilişkilerinde yalnızlaştırma ve gücünü gösterememe durumunda bırakarak zayıflatma yöntemini uyguladı İsrail ve büyük çapta bunda da başarılı oldu. Nedenleri açık: Yakın sayılabilecek bir tarihte (1952), İngiltere ve ABD tarafından planlanarak CIA eliyle hayata geçirilmiş bir rejim değişikliği operasyonuna muhatap olduğu biliniyor İran'ın… Kapalı Çarşı esnafının, tıpkı 1979'da olduğu gibi, kepenk kapatarak gösterileri başlatmaları elbette önemli; ancak Trump'ın elinde 'İran'ı yeniden büyük yapalım' (MİGA) yazan bir şapkayla verdiği pozlar ve sıkça askeri müdahale tehditlerine ek olarak, Gazze'de soykırım yapan İsrail'in de gelişmeye ilgi duyduğunu fazlaca belli etmesi zihinleri karıştırıyor olmalı.
13 Ocak 2026 00:01

Erdoğan "Partisinden İstifa Eden Milletvekilinin Vekilliği De Düşsün" Diyordu…
Geçen hafta CHP, DEVA ve Gelecek Partisi'nden istifa ederek AK Partiye geçen üç milletvekilinin, rozetleri takıldıktan sonra sarf ettikleri sözler, Winston Churcill'in "Bazı insanlar ilkeleri uğruna partilerini değiştirir; bazıları ise çıkarları uğruna partilerini…" sözünün somut örneğini ve tespitindeki haklılığı bir kez daha gözler önüne serdi. Mesela CHP'den İYİ Partiye geçen 15 Milletvekili için "Ey 15 milletvekili siz iradenizi nasıl oluyor da bu kadar ucuza satıyorsunuz" demişti. (30 Nisan 2018) Erdoğan başbakanlığı döneminde 2005 yılında AK Partide yaşanan istifaların ardından "Partisinden istifa eden milletvekilinin vekilliği de düşsün, yedek milletvekili sistemi getirelim, yedekte kim varsa sıradan o devam etsin" önerisi getirmiş CHP'den de destek istemişti. DEVA ve Gelecek Partisinin kurulacağı AK Parti'den bazı milletvekillerinin de bu iki partiye geçeceği haberleri çıktığı dönemde, DEVA Partisi lideri Ali Babacan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kendisini davet ettiğini, görüşmede kendisine "ümmeti parçalamaya hakkınız yok" dediğini aktarmıştı. 2005 yılında AK Partiden istifalar olduğunda "istifa eden milletvekillinin vekilliği de düşsün" diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan bugün partisine katılımları "Bizim kapımız ülkesine ve milletine hizmet etmek isteyen herkese açık" sözleriyle savunuyor. DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen katıldığı bir televizyon programında "Yeni Yol grubundaki bazı milletvekillerine AK Partiden, Külliyeden çok yoğun bir baskı var. Sistematik ve uzun süreli bir ilgi ve baskı oluşturuyorlar" demişti. Şahin'in "baba ocağı, gençlik yuvası" tanımlaması boşuna değil; kurulduğu tarihten itibaren AK Parti kadrolarında siyaset yapmış bir isim. 2019 yılında AK Partiden istifa ederken de "baba ocağı, yuva" tanımı kullanmış "AK Partinin milletin partisi olmaktan çıkarak, kişilerin partisi haline dönüştüğü, ahlaki çürümenin yaşandığı ve bu çürümeye hiçbir çözümün üretilmediği, adalet kavramının ciddi şekilde yara aldığı" gerekçesiyle istifa ettiğini açıklamıştı. (9 Kasım 2019) Bir hukukçu olduğu Şahin'in Gelecek Partili olarak AK Partiye eleştirileri hukuk ekseninde oldu "hukuk devleti" ilkesinin ciddi hasar aldığını, CB sisteminin ülkeyi otoriterleştirdiği, ülkenin keyfilikle yönetildiği eleştirilerini yaptı. Meclis Kürsüsünden AK Parti sıralarına "2018'de başlayan CB sistemiyle yargı yürütmeye bağımlı hale geldi, AYM kararlarına uymayan bir hakim getirildi Adalet Bakanı yardımcısı yapıldı. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay krizi. Bizim için konu Can Atalay meselesi, bir milletvekili meselesi değildir. Bu konu basit bir kriz de değildir. Mesele Türkiye'nin hukuk devleti olması, devletin içinde çöreklenmiş klik bir yapının Türkiye'yi daha otoriter hale getirme meselesidir, bu bir devlet krizidir" diye sesleniyordu. Ancak siyasetin cari matematiği şimdilik bu tiyatroya izin vermektedir." (8 Ocak) Hazır aklıma gelmişken sorayım. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 18 Mart 2020 tarihinde "Siyasi Partiler ve Seçim Kanununda milletvekili transferlerini engelleyecek bir kanun değişikliği" yapılması çağrısında bulunmuştu. Dönemin AK Parti Grup Başkanı Naci Bostancı da sosyal medya hesabından "Milletvekillerinin temsil ettiği siyasi iradenin çeşitli oyunlarla ahlaka, demokrasiye aykırı şekilde değiştirilmesine, pazara çıkarılmasına imkan vermeyecek bir hukuki çalışmayı MHP ile birlikte yürütmekteyiz" demişti.
13 Ocak 2026 00:01

'Dindarlar İyi İnsandır' Algısı Niye Kötüleşti?
Tanrıların Arabaları kitabıyla adını dünyaya duyuran İsviçreli yazar Erich von Daniken hayattaymış. 90 yaşında öldüğü haberiyle fark ettim. Onu ve 1968 tarihli kitabını dindarların bir dergisi tanıtmıştı bana. Pierre Boulle'nin Maymunlar Gezegeni kitabıyla da bir camide tanıştığımı yazmıştım. Necip Fazıl'ın piyesleri Reis Bey ve Tohum'la birlikte Maymunlar Gezegeni de raftaydı. İlk o camide okumuştum. 40 sene öncesinin en uçta da olsa karşı görüşe hayat hakkı tanıyan, açık tartışma ortamında büyüdüm. Din ve ahlâk kendi nefsinde yaşamak içindir, başkalarına dayatmak için değil. Toplumu neyin rahatsız ettiğini, dindarlık adına nerede yanlış yapıldığını düşünme zamanı... İnananlar için din ve güzel ahlâk, kendimizi sınırlamayı emreder. Dışlayıcı, kindar, ayrıştırıcı tahriklerle kutuplaştırma siyaseti yürütülebilir ama kucaklayıcı dini davet yürümez. Siyasi karşıtını bir kalemde dinden, imandan kovup milletten çıkaran anlayışı bırakıp şu dizeyi anlama zamanı: "Çok Müselmânı bu soğuklar eyledi âteşperest"...
13 Ocak 2026 00:01

Dem Rol Kargaşası Yaşıyor
Bir bakalım: Türkiye SDG'yi bir "dış mesele" olarak görmüyor. DEM Pcarti de son aldığı tavırla SDG'yi "dış mesele" olarak görmediğini ortaya koymuş bulunuyor. PKK terör örgütü idi, Türkiye onu tasfiye etmek için büyük mücadele verdi, Türkler'den – Kürtlerden binlerce kişi can verdi, şimdi, PKK'nın kendini feshiyle başladığı ifade edilen bir süreç sonrasında Suriye'de, Türkiye'nin hemen burnunun dibinde yeni bir silahlı örgüt yapılanmasını "Türkiye'ye tehdit" olarak değerlendiriyor. DEM çizgisi şimdi de Suriye'deki silâhlı yapıyı, SDG'yi "Terörr örgütü" olarak görmüyor, içerdekine benzer bir pozisyon içinde SDG'yi savunuyor. Ankara'nın geldiği "SDG'nin en azından silâhlı yapısının tasfiyesi" talebine karşı mücadele veriyor. Ankara bu tavrını yakın zamana kadar Dışişleri Bakanı Fidan ve MSB Bakanı Güler tarafından seslendiriyordu, DEM bu iki ismi "süreci baltalama rolü üstlenmek" ile itham ediyordu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bahçeli, muhtemelen içerdeki sürecin nezaketi sebebiyle sessiz kalıyorlardı, en son Erdoğan da Bahçeli de, SDG'nin silâhlı yapısının tasfiyesini seslendirmeye başladılar, DEM de bu tavrı "tehdit dili" olarak niteleme noktasına geldi. Bazı bölgelerde HADEP'in, HDP'nin dışındaki partilere mensup "dikkat" Kürt milletvekilleri dahi, Kürt milletvekili adayları dahi, siyasi faaliyet yapamaz hale gelmişlerdi. Evet Amerika Kandil'in zihnini "Suriye'de size özerk bölge açıyoruz, Türkiye'de niye daha azına razı olasınız ki?" diye iğfal ettiği, o yüzden örgüt militanlarının içerde "özerklik ilânı" na yeltendiği, HADEP de bu sapmanın suyuna gittiği için akamete uğramıştı. Şimdi de DEM Parti, PKK'nın silinmesi anlamına gelen süreçte yine Suriye'de "bir şeyler" i korumak için rol üstlenmiş durumda. Anlaşıldığı kadarıyla DEM, kendine göne Ankara'nın iradesinin "süreç" le pasifize edildiği bir durumu kurgulamış, oradan Suriye'nin oturmamışlığı içinden SDG'nin "bir şeyler" kotaracağını hesap etmiş. DEM çizgisi, 2013 – 2015 sürecinde o hendek – özerklik oyunlarında sağlıklı tavır koyabilse ve Türkiye bütünlüğüne yatırım yapabilseydi, bugün Suriye işindeki rolü de, kuşku ile karşılanmazdı. "Bizde örgüt çökse de, yarın yeniden gelmek üzere Suriye'de bir varlığı devam ettirelim" hesabına kimse razı olmaz. 6 - 8 Ekim olaylarına gelişteki yanlış hesap, bugünkü kuşkuların da beslenme zeminidir.
13 Ocak 2026 00:01


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

İnsanın Merkezinde Sakladığı
Hayat da çoğu zaman böyle ilerler. İnsan bir noktada şunu fark ediyor: Kimse onu kendisinden daha iyi tanımıyor. Hayatının merkezine kendini koymak çoğu zaman yanlış okunuyor, bencillik deniyor. Kendini merkeze almak, her şeyi kendi arzusuna göre yapmak değil. Kendimize gelince hep "sonra". Ama o sonra çoğu zaman gelmiyor. Bir şeyi mutlaka merkeze koyuyor. Kimi zaman dünyayı, kimi zaman işi, kimi zaman korkuları, kimi zaman da kaçtıklarını. Ama insan şunu da fark ediyor: Kalbin asıl huzuru, her şeyle dolduğunda değil, doğru yerde durduğunda geliyor. Hayat geçici bir durak gibi. Asıl mesele kendini merkeze koymak değil; kendini nihai merkez sanmamak.
13 Ocak 2026 00:01

Meleklerin Varlığına İman Eden Bir Toplum Böyle Olamaz
Sonra da kendini "iman ehli" olarak tanımlıyor. Kur'an bu gerçeği açıkça bildirir: "Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar." (İnfitar, 10-12) Bugün sokakta, çarşıda, iş yerinde, evde sergilenen İslam'a aykırı davranışlara baktığımızda şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Faiz normalleşmiş, yalan ticaretin dili olmuş, zina "özgürlük", israf "hayat tarzı" diye sunuluyor. İnsanlar "kimse görmüyor" diyerek her türlü harama cesaret edebiliyor. Oysa iman eden biri bilir ki görülmemek diye bir şey yoktur. Kur'an şöyle uyarır: "Ayrıca yanında onu gözetleyip duran ve ağzından çıkan her bir sözü anında kaydeden bir melek vardır." (Kaf, 18) Bu ayet yalnızca bilgi vermiyor; bir bilinç inşa ediyor. Meleklere iman eden biri, yalnızken de edep sahibidir. Meleklerin varlığına iman eden bir toplum: Eğer bugün bunların hepsi yaşanıyorsa, sorunu başka yerde aramayalım. Ve o iman, insanı yalnızken bile Allah'tan utandıran melek bilinciyle başlar.
13 Ocak 2026 00:00

Kimse Mutlu Herkes Haklı
Kendi seçmeni açısından baktığınızda; Trump sonuna kadar haklı. Generalleri, çamurlu cephe hattında takvimi 1 Nisan 2026'ya ayarlamış. Kendi beka pencerelerinden baktığınızda; onlar da haklı. Bizler sıcak koltuklarımızda "Avrupa ne der?" diye tartışırken, sahadaki gerçeklik çok daha soğuk bir hikaye yazıyor. "Kimse mutlu değil" tezinin en acı fotoğrafı, ağızlardan çıkan buharın donduğu o Kiev sokaklarıdır. Oldu bir şeyler, geçti bir şeyler dememek adına; henüz olmadan, vakit geçmeden söylemiş olalım: Bu kavga, sadece "iyiler ve kötüler" arasında değil; teknolojiyi, çipi ve üretim bantlarını elinde tutanlar arasında yaşanıyor. Şurası muhakkak; herkesin haklı olduğu, Kiev'in donduğu, Avrupa'nın tartıştığı bu kargaşa barındıran dünyada; taraf tutanlar değil, sadece kendi kapasitesini görebilenler ve inşa edenler ayakta kalır.
13 Ocak 2026 00:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Frenk Mukallidliğinden İbâret Kemalist Totaliter İdeol̃oji (2)
Bu metni, bizzât muharririn elinden çıkmış üç resim tamâmlıyor: Birinci ve ikinci resimde, fesli, cepkenli, kuşaklı, şalvarlı kıyâfeti içinde bir Türk âlimi görülüyor; üçüncü resimde ise, o, artık Frenk kıyâfeti içinde, cebrî kıyâfet ink̆ilâbına ayak uydurmuş ve bu bakımdan Garbli meslekdaşlarından tefrîk̆ edilemiyen "îtibârlı" bir ilim adamıdır... Öyle ya, Totaliter Rejimin 1936'da neşredilen yarı-resmî propaganda kitabında, Tekinalp ne diyordu: "(Sultan Mahmud'dan beri) fes, sembolik bir kıymet almış, bütün saâdeti, Peygamber'in tebşir ettiği cennetten bekliyen Ümmet-i Muhammed'le kâfirleri birbirinden ayıran bir alâmet olmuştu. Şapka giymek, kâfirler arasına karışmak demekti. Müslümanlar başlarındaki kırmızı feslerile oldukları yerde kaldıkları halde, modern kültür ve modern medeniyet, asırlardan beri ilerlemeğe devam ediyordu. [...] Milletine Garb kültürünü tamamile kabûl ettirmeğe kuvvetle azmetmiş olan Atatürk, [...] bu irtica sembolüne artık tahammül edemezdi. [...] Sarığın festen çok daha tehlikeli olduğunu söylemek zâiddir. Sarık, bir remiz, bir timsâl değil, bir düşmandı; şeriatin tâ kendisiydi! [Binâenaleyh,] Atatürk şeriat teşekküllerine ve şeriat zihniyetine karşı mücadeleye girişerek [fes ve sarığı kaldırdı, yerlerine şapkayı ikame etti. Muhakkak ki] Garplı serpuşunun altında ancak modern bir baş, modern bir dimağ ve modern bir zihniyet bulunabilirdi." (Tekin Alp, Kemalizm, İstanbul: Cumhuriyet Gazete ve Matbaası, 1936, ss. 100, 101, 104, 103. Bu metinde "Şerîat" kelimesinin "İslâm" kelimesinin müterâdifi olarak kullanıldığına dikkat edilmelidir.) Ve bizzât –Fransız muharririnin tâbiriyle- "Diktatör" Lider de aynen böyle dememiş miydi: "Medenî kıyâfet iktisâ edilecekdir! Bunda tereddüde mahâl yoktur! Bir adam olduğumuzu, medenî insan olduğumuzu isbât ve izhâr için îcâb eden yapılacaktır!" (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/220-222) "Sarık ve cüppe ile müvaffak olmanın imkhanı yok-tır. Artık medeni bir millet olduğumızı cihana ispat ettik." ("Büyük Şef"in Samsun'daki beyânâtından; Cumhûriyet, 17.9.1928, s. 1. Manşetten verilen bu cümleler, henüz Osmanlı harfleriyle neşredilen gazetede, L̃atin harfleriyle ve aynen bu imlâyle tertîb edilmiştir.) Yine aynı zihniyetle, Elâziz Meb'ûsu tâyin edilmiş şâir Fazıl Ahmet Aykaç da, 1932'deki 1. Dil Kurultayı'nda, Efendi'sinin sesini ak̃settirmiyor muydu: "Arkadaşlar; Şeyhülislâm Efendinin çakşırı veya cübbesiyle laboratuvarda, bakteriyolojihanede çalışılamaz. Bizim yolumuz fetvahaneye değil kimyahaneye, bakteriyolojihaneye doğrudur." (Türk Dili Birinci Kurultayı; Tezler, Müzakere Zabıtları, 1932, İstanbul: TC Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, s. 296) Kezâ, "Cumhûriyet"in (hak̆îkatte Kemalist Totaliter Rejimin) 10. senesi münâsebetiyle Mediha Muzaffer'e yazdırılmış İnkılâbın Ruhu isimli bir resmî propaganda kitabında da benzeri şeyler tekrâr edilmiyor muydu: "Kıyafet İnkılâbına kavuştuğumuz gün hayatımızdan örtüleri kaldırdık, şeklimizi garabetten kurtardık, insanlığımızın samimî ve öz güzelliğini, benliğini duyduk. Ruhumuz hastalıktan, zevkimiz, zekâmız seciyesizlikten kurtuldu. Dünyanın medenî insanları arasına zevkle, zekâ ile, mâna ve benlikle karışmamız hayatımızı değiştirdi, varlığımızı tanıttı." (İnkılâbın Ruhu, İstanbul: Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, 1933, ss. 61-62.) Bu misâller, usandıracak kadar çoğaltılabilir... Bize tam da kültür jenosidi mücrimlerine yakışır bir cevâb veriliyor: "Frenklerden hiçbir farkımız kalmasın diye!" ("İnönü'nün Hâtıraları", Ulus gazetesi, 5 Nisan 1969; İsmet İnönü, Cumhuriyetin İlk Yılları 1923-1938, I, Cumhuriyet Gazetesinin Okurlarına Armağanı, Ekim 1998, s. 83) Aslında, "İkinci Adam"ın sözü de, "Tek Adam"ın aynı meâldeki sözünün bir başka yankısı değil miydi: "Efendiler, milletimizin başından, cehil, gaflet ve taasubun ve terakkî ve temeddün düşmanlığının alâmet-i fârikası gibi telâkkî olunan fesi atarak onun yerine bütün medenî âlemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu sûretle, Türk milletinin, medenî hayât-ı içtimâiyeden zihniyet îtibâriyle de hiçbir farkı olmadığını göstermek bir lâzıme idi. Bunu Takrir-i Sükûn Kânûnu cârî olduğu zamanda yaptık." (Kemal Atatürk, Nutuk, c.II 1920-1927, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul: Millî Eğitim Bak. Yl., 1981, ss.895-896) "Diktatör"… Daha beteri: "Totaliter Şef"! O Banoğlu ki, "gururla okuyacağımız bu kitap da, eşsiz Atatürk'ün insan üstü enerjisi, zekâ ve iman kudretini dünya milletlerine haykırmaktadır" sözüyle takdîm ettiği (s. 3) bu kitabın başına ilâve ettiği "Mukaddime"sine "Atatürk Diktatör mü İdi?" başlığını koyuyor ve g̃ûyâ ak̃sini isbât bâbında birçok hâtıra naklettikden sonra, metnini şu hâtırayla bitiriyordu: "Amerikalı bir kadın gazeteci, Dolmabahçe Sarayında Atatürk'le mülâkat yapıyordu ve hep 'diktatör' kelimesi üzerinde duruyordu, Bir aralık Atatürk şu cevabı verdi: '- Evet, diktatör ama, kalblere girerek hükmeden diktatör!' " (s.
13 Ocak 2026 00:00