×Uygulama Logosu

Habokado - Akıllı Haber Özeti

Özetleri Okuyun ve Dinleyin

Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Elif Çakır

Erdoğan "Partisinden İstifa Eden Milletvekilinin Vekilliği De Düşsün" Diyordu…

13 Ocak 2026 00:01

Geçen hafta CHP, DEVA ve Gelecek Partisi'nden istifa ederek AK Partiye geçen üç milletvekilinin, rozetleri takıldıktan sonra sarf ettikleri sözler, Winston Churcill'in "Bazı insanlar ilkeleri uğruna partilerini değiştirir; bazıları ise çıkarları uğruna partilerini…" sözünün somut örneğini ve tespitindeki haklılığı bir kez daha gözler önüne serdi. Mesela CHP'den İYİ Partiye geçen 15 Milletvekili için "Ey 15 milletvekili siz iradenizi nasıl oluyor da bu kadar ucuza satıyorsunuz" demişti. (30 Nisan 2018) Erdoğan başbakanlığı döneminde 2005 yılında AK Partide yaşanan istifaların ardından "Partisinden istifa eden milletvekilinin vekilliği de düşsün, yedek milletvekili sistemi getirelim, yedekte kim varsa sıradan o devam etsin" önerisi getirmiş CHP'den de destek istemişti. DEVA ve Gelecek Partisinin kurulacağı AK Parti'den bazı milletvekillerinin de bu iki partiye geçeceği haberleri çıktığı dönemde, DEVA Partisi lideri Ali Babacan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kendisini davet ettiğini, görüşmede kendisine "ümmeti parçalamaya hakkınız yok" dediğini aktarmıştı. 2005 yılında AK Partiden istifalar olduğunda "istifa eden milletvekillinin vekilliği de düşsün" diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan bugün partisine katılımları "Bizim kapımız ülkesine ve milletine hizmet etmek isteyen herkese açık" sözleriyle savunuyor. DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ekmen katıldığı bir televizyon programında "Yeni Yol grubundaki bazı milletvekillerine AK Partiden, Külliyeden çok yoğun bir baskı var. Sistematik ve uzun süreli bir ilgi ve baskı oluşturuyorlar" demişti. Şahin'in "baba ocağı, gençlik yuvası" tanımlaması boşuna değil; kurulduğu tarihten itibaren AK Parti kadrolarında siyaset yapmış bir isim. 2019 yılında AK Partiden istifa ederken de "baba ocağı, yuva" tanımı kullanmış "AK Partinin milletin partisi olmaktan çıkarak, kişilerin partisi haline dönüştüğü, ahlaki çürümenin yaşandığı ve bu çürümeye hiçbir çözümün üretilmediği, adalet kavramının ciddi şekilde yara aldığı" gerekçesiyle istifa ettiğini açıklamıştı. (9 Kasım 2019) Bir hukukçu olduğu Şahin'in Gelecek Partili olarak AK Partiye eleştirileri hukuk ekseninde oldu "hukuk devleti" ilkesinin ciddi hasar aldığını, CB sisteminin ülkeyi otoriterleştirdiği, ülkenin keyfilikle yönetildiği eleştirilerini yaptı. Meclis Kürsüsünden AK Parti sıralarına "2018'de başlayan CB sistemiyle yargı yürütmeye bağımlı hale geldi, AYM kararlarına uymayan bir hakim getirildi Adalet Bakanı yardımcısı yapıldı. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay krizi. Bizim için konu Can Atalay meselesi, bir milletvekili meselesi değildir. Bu konu basit bir kriz de değildir. Mesele Türkiye'nin hukuk devleti olması, devletin içinde çöreklenmiş klik bir yapının Türkiye'yi daha otoriter hale getirme meselesidir, bu bir devlet krizidir" diye sesleniyordu. Ancak siyasetin cari matematiği şimdilik bu tiyatroya izin vermektedir." (8 Ocak) Hazır aklıma gelmişken sorayım. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 18 Mart 2020 tarihinde "Siyasi Partiler ve Seçim Kanununda milletvekili transferlerini engelleyecek bir kanun değişikliği" yapılması çağrısında bulunmuştu. Dönemin AK Parti Grup Başkanı Naci Bostancı da sosyal medya hesabından "Milletvekillerinin temsil ettiği siyasi iradenin çeşitli oyunlarla ahlaka, demokrasiye aykırı şekilde değiştirilmesine, pazara çıkarılmasına imkan vermeyecek bir hukuki çalışmayı MHP ile birlikte yürütmekteyiz" demişti.

Ahmet Taşgetiren

Dem Rol Kargaşası Yaşıyor

13 Ocak 2026 00:01

Bir bakalım: Türkiye SDG'yi bir "dış mesele" olarak görmüyor. DEM Pcarti de son aldığı tavırla SDG'yi "dış mesele" olarak görmediğini ortaya koymuş bulunuyor. PKK terör örgütü idi, Türkiye onu tasfiye etmek için büyük mücadele verdi, Türkler'den – Kürtlerden binlerce kişi can verdi, şimdi, PKK'nın kendini feshiyle başladığı ifade edilen bir süreç sonrasında Suriye'de, Türkiye'nin hemen burnunun dibinde yeni bir silahlı örgüt yapılanmasını "Türkiye'ye tehdit" olarak değerlendiriyor. DEM çizgisi şimdi de Suriye'deki silâhlı yapıyı, SDG'yi "Terörr örgütü" olarak görmüyor, içerdekine benzer bir pozisyon içinde SDG'yi savunuyor. Ankara'nın geldiği "SDG'nin en azından silâhlı yapısının tasfiyesi" talebine karşı mücadele veriyor. Ankara bu tavrını yakın zamana kadar Dışişleri Bakanı Fidan ve MSB Bakanı Güler tarafından seslendiriyordu, DEM bu iki ismi "süreci baltalama rolü üstlenmek" ile itham ediyordu, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bahçeli, muhtemelen içerdeki sürecin nezaketi sebebiyle sessiz kalıyorlardı, en son Erdoğan da Bahçeli de, SDG'nin silâhlı yapısının tasfiyesini seslendirmeye başladılar, DEM de bu tavrı "tehdit dili" olarak niteleme noktasına geldi. Bazı bölgelerde HADEP'in, HDP'nin dışındaki partilere mensup "dikkat" Kürt milletvekilleri dahi, Kürt milletvekili adayları dahi, siyasi faaliyet yapamaz hale gelmişlerdi. Evet Amerika Kandil'in zihnini "Suriye'de size özerk bölge açıyoruz, Türkiye'de niye daha azına razı olasınız ki?" diye iğfal ettiği, o yüzden örgüt militanlarının içerde "özerklik ilânı" na yeltendiği, HADEP de bu sapmanın suyuna gittiği için akamete uğramıştı. Şimdi de DEM Parti, PKK'nın silinmesi anlamına gelen süreçte yine Suriye'de "bir şeyler" i korumak için rol üstlenmiş durumda. Anlaşıldığı kadarıyla DEM, kendine göne Ankara'nın iradesinin "süreç" le pasifize edildiği bir durumu kurgulamış, oradan Suriye'nin oturmamışlığı içinden SDG'nin "bir şeyler" kotaracağını hesap etmiş. DEM çizgisi, 2013 – 2015 sürecinde o hendek – özerklik oyunlarında sağlıklı tavır koyabilse ve Türkiye bütünlüğüne yatırım yapabilseydi, bugün Suriye işindeki rolü de, kuşku ile karşılanmazdı. "Bizde örgüt çökse de, yarın yeniden gelmek üzere Suriye'de bir varlığı devam ettirelim" hesabına kimse razı olmaz. 6 - 8 Ekim olaylarına gelişteki yanlış hesap, bugünkü kuşkuların da beslenme zeminidir.

Köşe Yazarı

Şerif Bilal!

13 Ocak 2026 00:00

"Gerçek kolluk kuvvetleri, Trump'ın ABD vatandaşlarına saldırmak için kurduğu yeni ordu yani sahte ICE değildir. Söylediklerimi duydunuz mu? Hiçbir kolluk kuvveti maske takamaz. Hem de hiçbiri... Maske takıp suç işlemeye gelenleri bölge savcımız içeri atacak. Açıkça söylüyorum. Bunu burada yaparsanız tutuklanırsınız. Beyaz Saray'daki suçlu, sizi hapse girmekten de kurtaramaz." Bu sözler bir aktiviste, bir siyasetçiye değil; üniforma taşıyan bir kolluk yöneticisine ait. Philadelphia'nın kadın Şerifi Rochelle Bilal, Minneapolis'te 37 yaşındaki Renee Nicole Good'un "göçmen yakalama" polisleri tarafından aracında vurularak öldürülmesinin ardından, maske takarak bölgede 'operasyon' yapan Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) görevlilerine "sahte kolluk kuvveti" dedi ve açıkça uyardı: "Burada suç işlerseniz tutuklanırsınız." ABD'de bu sahnenin mümkün olmasının bir nedeni var. Resmi anlatıya göre ICE, "yasadışı göçle mücadele eden" federal bir kolluk gücü. Trump, kaçak göçle mücadele için kurulan bu kolluk kuvvetini kişisel ve özel bir "intikam timine" çevirdi. Beğenmedikleri Amerikan vatandaşlarını "yanlışlıkla" kaçak göçmen sanarak derdest ediyorlar. Birçok destekçisi bu kuvvetlere katılarak karşıt görüştekilere "siyasi intikam savaşının" bir parçası oluyor. İlk kez 2019'da seçildi, 2023'te yeniden seçilerek görevini sürdürdü. Şerifler ise -özellikle "county" denilen ilçelerde- sandıkla gelir. "Gerçek kolluk kuvvetleri hareket halindeki araçlara ateş etmez" derken aslında bir sınır çiziyor... Trump'ın ilk döneminde, Minneapolis'te George Floyd adlı bir siyahinin boğazına basılarak öldürülmesi, ülke çapında "Black Lives Matter" isyanlarını tetiklemişti. O gün de devlet "meşru güç" dedi. Görüntüler "aşırı şiddet" i gösterdi. Rochelle Bilal'in yaptığı tam olarak bu...

Emin Çölaşan

Özgür Özel'in Mitingler Dizisi

13 Ocak 2026 00:00

Sevgili okurların, Özgür Özel 'in birbiri ardına düzenlediği mitingler genelde iki televizyon kanalı tarafından canlı yayınlanıyor. Birkaç ayda 80 miting... Başta İstanbul olmak üzere Türkiye'nin dört bir yanında düzenlenen mitingler bunlar. Onların düzenlediği mitingler ise epeyce farklı oluyor! Sonra bazılarına Recep Tayyip katılıyor, otobüsün üzerine çıkıp nutuk atıyor. Özgür Özel meydanları başarıyla dolduruyor. Örneğin, yapılacağı açıklanan Yozgat mitinginin... Yozgat bütün kesimleriyle iktidar yandaşlarının ve sağ kesimin en güçlü olduğu tutucu illerimizin belki de en başta geleni. Yozgat mitingi, süregelen CHP mitinglerinin dönüm noktası olmuştur. Kim ne derse desin Özgür Özel bu mitingler konusunda büyük bir başarının altına imzasını koymuş ve liderliğini perçinlemiştir... Çünkü birkaç ay içerisinde ülke çapında 80 başarılı miting düzenlemek öyle her babayiğitin harcı değildir. Orada bulunan bazı vatandaşlarla kendince muhabbet ederken sözü döndürüp dolaştırıp yine kafasındaki aynı konuya getirmişti: "Çoğalalım, nüfusumuz artsın..." Sonra orada bulunan birine sormuştu: "Sen ne iş yapıyorsun, kaç çocuğun var?.." Adam devlet memuru imiş, bir çocuğu varmış. "Bir yetmez, en az üç çocuk olmalı. Bas gaza." Geçtiğimiz Pazar günü İslam'la ilgili bir toplantıda konuştu ve artık ezberlediğimiz sözlerini bir kez daha söyledi: "Biliyorsunuz devamlı söylediğim bir söz var. En az üç çocuk diyorum. Yani bu, güçlü bir ailenin olmazsa olmazı. Neslimizi çoğaltmamız lâzım. Bu tabii bizim arzumuz değil, Rabbimizin emri. Sevgili Habibi'nin (peygamberinin) bizlere sürekli olarak tavsiyesi. Peygamberimiz'diğer toplumlara karşı ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim' diyor..." Ancak gelin görün ki Recep Tayyip bu konudaki gelişmelerden memnun değil, tam tersine şikayetçi imiş. Sözlerini şöyle sürdürdü: "Ama biz hâlâ bir netice almış değiliz. Şu anda gelişmeler iyi değil. En yakınlarımızla bile sohbet ederken bakıyorsunuz onlar da, en dost bildiklerimiz bile maalesef nüfus artışına karşı çıkıyorlar. Bu da bizi tabii ciddi manasıyla üzüyor." Kendi ağzıyla itiraf ediyor, demek ki beyefendinin nüfus artışı hülyaları boşa gitmiş, en yakınlarını bile inandırması mümkün olmamış.

Filtreleme Haberleri

Damla Doğan Tuncel

Mor Kravat Direnirken

ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell hakkında soruşturma açıldı. Powell'ın kendisine göre bile bu "bahane". Cumhuriyetçilerin "kırmızı", Demokratların "mavi" rengine atıfla, ikisinin karışımı olan mor kravat taktı. "Bu cezai suçlama tehdidi, FED'in faiz oranlarını Başkan'ın tercihlerini izlemek yerine, halka neyin hizmet edeceğine dair en iyi değerlendirmeye dayanarak belirlemesinin bir sonucudur" dedi. "Hiç kimse, FED Başkanı da dahil olmak üzere, kanunların üstünde değildir. Ancak bu benzeri görülmemiş eylem, yönetimin tehditleri ve süregelen baskısı bağlamında daha geniş bir perspektiften değerlendirilmelidir." Bu sözlerle Powell, bir anda Trump sistemine karşı tek başına duran bir figüre dönüştü. "Başkan bile olsa, Trump bağımsız olması gereken kurumlarımıza müdahale edemez" tartışmaları iyiden iyiye alevlendi. 2019 Temmuz'unda Cumhurbaşkanı Erdoğan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle dönemin Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya'yı görevden aldı. "Davul birinin elinde, tokmak birinin elinde olmaz" dedi. Şubat 2022'de Rusya-Ukrayna savaşı başladığında Rusya Merkez Bankası sert bir faiz artırımı yaptı. "Karışamam, Merkez Bankası bağımsız" dedi. Ve ekledi: "Yoksa sonumuz Türkiye gibi olur." Bu bir uyarıydı. Türkiye yıllarca "Amerika gibi olmayı" hayal etti. Şimdi ABD, hızla "büyük Türkiye" olma yolunda ilerliyor. Bu bir "faiz" tartışması değil.

13 Ocak 2026 00:00

Can Coşkun

Kabine Hesabı "Dış" Olmaz

Türkiye Cumhuriyeti'nde bugün dış gündem kaynaklı birçok alana etki edilmesi muhtemel olsa da kabine bunların dışında... Dışarıda güçlü profil, iç seçmen gruplarının yalnızca kısıtlı halkalarında etkili, kalanı sadece "hep" ekonomiye bakar. Evet burası Türkiye ve dış politikadaki birçok adım uzun yıllar boyunca iç siyasetin malzemesi oldu. Hatta daha ileri götürelim, kimi adımlar bizzat iç hesaplı olarak atıldı. Artık iç siyasette malzeme olabilecek hiçbir şey yok. Halep'in iki mahallesi bile iç meselemiz. O kadar çok yargı-tutuklama-sağlık meselesiyle boğuşturuldu ki, oluşacak en ufak bir "gerçek" normalleşme adımı ülkeye nefes aldıracak. Peki "kabine demiştin", diyeceksiniz. Zira 2027'ye giderken başat koltuklarda olmasa da seçime endeksli adımların atılacağını anlıyoruz. "McKinley, hak ettiği takdiri hiç görmemiş harika bir başkandı. Gümrük vergileri konusunda harikaydı. Bu konuda sanırım onu geçeceğim. McKinley diğer ülkelerin ülkemize gelip iş yapmanın ayrıcalığı için ödeme yapmaları gerektiğine inanıyordu. Ve onları ödetti. Ve muazzam bir servet inşa etti." Bu sözler geçtiğimiz günlerdeki tarife adımlarını da Çin ile ısınan suları da kapsayacak bir bakiyeye işaret ediyor. Hawai ve Porto Riko gibi bölgelerin ilhak edilmesi gibi McKinley miraslarını da önemsediğini Venezuela adımından alıyoruz Trump'ın... Ve önceki satırlarda okuduğunuz üzere Trump, McKinley'i geçmekten bahsediyor. "Bir düşman çok, yüz dost azdır." - Kızılderili atasözü.

13 Ocak 2026 00:00

Reklam Vermek İçin Tıklayınız

İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

Saygı Öztürk

İran'da Yaşananlar Bizi Çok Yakından İlgilendiriyor

Hele söz konusu İran ise gelişmeleri "iç mesele" diyerek bir kenara atılmamalı. İran'da derinleşen toplumsal hareketlilik, artık rejimin kontrol edebileceği sıradan bir protesto dalgası olmaktan çıkıyor. İran'ın istikrarı, neredeyse İran'dan çok Türkiye için hayati önemdedir. Yaklaşık 560 kilometrelik Türkiye–İran sınırı, bugüne kadar tüm gerilimlere rağmen görece istikrarlı kalmış. Daha önce sınır boylarında görev yapan, İran'daki gelişmeleri yakından izleyen emekli Tümgeneral Rafet Kılıç, gelişmeleri bize şöyle yorumladı: "Karışıklıklar devam ederse bize ilk darbe sığınmacı meselesinden gelecektir. Nüfusu 90 milyona yaklaşan, ekonomisi çökmeye yüz tutmuş bir İran'dan kopacak kitlesel göç, Suriye deneyimini bile gölgede bırakabilir. Türkiye'nin mevcut demografik, ekonomik ve sosyal yükü ortadayken, böyle bir dalganın ülke üzerinde yaratacağı tahribat asla hafife alınamaz. Ancak tehlike burada bitmiyor. İ ran'da yaklaşık 30 milyon Türk kökenli nüfus yaşıyor. Merkezi otoritenin zayıflaması, dış aktörlerin devreye girmesi ve vekil yapıların sahaya sürülmesi hâlinde, etnik ve mezhepsel fay hatlarının kaşınmayacağını düşünmek, Ortadoğu'yu hiç tanımamaktır. Irak ve Suriye'de yaşananlar hâlâ belleklerimizdeyken, aynı senaryonun İran'da sahnelenmeyeceğini varsaymak akılcı değildir." Bu noktada PJAK gerçeği görmezden gelinemez. İran'da otorite zayıfladığında, bu yapının hem İran içinde hem de Türkiye sınır hattında daha aktif hâle gelmesi kaçınılmazdır. Emekli Tümgeneral Rafet Kılıç, neler yapılması gerektiğini şöyle anlattı: "Türkiye'nin tutumu net olmak zorundadır. İran'ın iç işlerine müdahale etmek başka, İran'ın çöküşüne kayıtsız kalmak başka bir şeydir. Türkiye, bir yandan İran'ın toprak bütünlüğünü ve istikrarını önceleyen bir diplomatik çizgiyi savunmalı; diğer yandan ise en kötü senaryoya göre askeri, istihbari ve siyasi tüm hazırlıklarını eksiksiz yapmak zorundadır. Sınır güvenliği, terörle mücadele kapasitesi ve göç politikası bu sürecin ertelenemez başlıklarıdır." İran'daki gelişmeler, Türkiye için uzak bir coğrafyanın sorunu değil. İran sarsılırken Türkiye'nin yapabileceği en büyük hata, "Bize bir şey olmaz" rehavetiyle hazırlıksız yakalanmak olur. Buna kadınlar "Beyaz Çarşamba" diyor. Caddelerde bunlar yaşanırken devlet dairelerinde ise katılık devam ediyor. Örneğin resmi dairelerde çalışanların namaz kılması da, 9 yaşında, yani ilkokul 3. sınıftaki kızların okullarda kapanması da zorunlu. Suriye'de iç çatışmalardan kaçan 4 milyona yakın Suriyeli ülkemize sığındı.

13 Ocak 2026 00:00

Yılmaz Özdil

İç Cepheyi Sağlam Tutalım Öyle Mi?

Mayıs ayı, 150 kişilik ağır silahlı terörist grup, Elazığ-Bingöl karayolunda şehirlerarası otobüsü durdurdu, Malatya'dan usta birliklerine giden sivil kıyafetli, silahsız 36 er indirildi. Genelkurmay başkanı 45 dakika boyunca alakasız konulardan bahsetti, muhtemelen gene türlü türlü bahaneler duyacağını düşünüyordu, mevzuya bir türlü giremiyordu, neticede lafı evirdi çevirdi, "seni Hakkari'ye gönderelim mi?" diye sordu. Herhangi bir mazeret duymayınca rahatlayan genelkurmay başkanı bu defa "ne zaman katılırsın?" diye sordu, albay "hemen" dedi. Buzul Dağı'nda mesela, beklemedikleri anda baskın yapabilmek için 3500 askeriyle birlikte eksi 40 derecede buzda yattı, tipiye yakalandılar, çanak benzeri bir arazide beş gün mahsur kaldılar, üçüncü gün erzakları bitti, donuyorlardı, "çantalarınızı, hatta tüfeklerin dipçiklerini bile yakın" emri verdi, bu insanüstü fedakarlık sayesinde, ummadıkları anda mağaralarda saklanan yüzlerce teröristi basmayı başardılar. Osman Pamukoğlu bir başka işi için dışarı çıkacaktı, "yolumun üstünde, ben götüreyim" dedi. Pamukoğlu "hayrola oğlum?" diye sordu, nizamiyedeki astsubayların utançtan yüzü kızarmıştı, komutanın gözüne bakamıyorlardı. "Hayrola?" diye bastırınca, esas duruşta yere bakarak, utana sıkıla cevap vermek zorunda kaldılar. Osman Pamukoğlu'nu da kendileri gibi zannettikleri için "askeri sosyal tesislere sokmayalım, aklı başına gelsin" diye düşünmüşlerdi. Gülümsedi Osman Pamukoğlu... "Tamam" dedi, gitti. Osman Pamukoğlu 14 yıl önce emekli olmuştu, 14 yıl boyunca bir defa bile, tekrar yazıyorum, emekli olduğu 14 yıl boyunca bir defa bile herhangi bir askeri sosyal tesise adım atmamıştı. Henüz 11 yaşındayken askeri okula yazılmıştı, teğmenliğinden itibaren 35 yıl subay üniforması taşımıştı, bu 35 yıl boyunca -bir defa bile- herhangi bir askeri sosyal tesise, askeri tatil kampına filan, adım atmamıştı. 35 yıl muvazzaf subaylık, 14 yıl emeklilik boyunca, Osman Pamukoğlu ömrü boyunca, bir defa olsun, bir saniye olsun, herhangi bir askeri sosyal tesise gitmedi, bir kahve bile içmedi. Herkesin okuması gereken bu kitabında, fedakarlıkları, kahramanlıkları, imkansız tabir edilen harekatları anlatırken, "Yüzbaşı Naim" diye bahsettiği bir subay var... "Bu subay ne zaman uyur, ne zaman yemek yer, hiç görmedim, 24 saat her yerde hazırdı" diyor Osman Pamukoğlu. Naim Babüroğlu... 1960 yılında Hatay'da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi, ilkokulu ortaokulu okudu, ailesinin maddi imkansızlıkları yüzünden parasız yatılı devam etmesi gerekiyordu, sınava girdi, Kuleli Askeri Lisesi'ni kazandı, önce Kuleli'yi, sonra Kara Harp Okulu'nu bitirdi, teğmen oldu, Harp Akademisi'ni ikincilikle, Silahlı Kuvvetler Akademisi'ni birincilikle bitirdi, kurmay yüzbaşı olarak Hakkari'ye gönderildi. Tugay komutanlığının içinde şehit naaşlarını yıkama yeri var, evlatlarımızın cenazesi orada yıkanıyor, sonra memleketlerine gönderiliyor, kışladaki o şehit yıkama yerinin bacası 24 saat kesintisiz tütüyordu, Yüzbaşı Naim'in yüzünde o devamlı tüten baca nedeniyle kor izi oluşmuştu, düşünün... Kurmay yüzbaşı Naim, evliydi, Hakkari'ye tek başına gitmemişti, eşi ve çocuklarıyla birlikte gitmişti, iki küçük oğlu vardı, ilkokula gidiyorlardı. Yüzbaşı Naim, Osman Pamukoğlu'nun Unutulanlar Dışında Bir Şey Yok kitabında anlattığı gibi, "ne uyuyordu, ne yemek yiyordu, 24 saat hazırdı…" Hakkari'den sonra rütbe almaya devam etti, Irak'ta Kuveyt'te görev yaptı, Belçika'da NATO karargahında görev yaptı, tuğgeneral oldu, önü çok açıktı ama malum, Balyoz Ergenekon kumpas davaları patladı, Atatürkçü subaylar tasfiye edildi, tuğgeneralken emekli edildi. Onun gibi Atatürkçü subaylarımız yerine terfi ettirilenler, biliyorsunuz, 15 Temmuz'da darbe girişiminde bulundu. Kapıda görevli askerler kimliği makineye soktu, bir anda yüzleri döndü, Naim Babüroğlu "hayrola oğlum?" diye sordu, askerlerin utançtan yüzü kızarmıştı, komutanın gözüne bakamıyorlardı, utana sıkıla cevap vermek zorunda kaldılar, "bu kartın sahibi askeri sosyal tesislere giremez" ibaresi çıkıyordu! Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinin en gurur duyulan subaylarından, vatanını seven herkes tarafından saygı gören Naim Babüroğlu'nun, tıpkı Osman Pamukoğlu gibi, askeri sosyal tesislere girmesi yasaklanmıştı. Osman Pamukoğlu'nu Naim Babüroğlu'nu!

13 Ocak 2026 00:00

Köşe Yazarı

Fed Merkez'in Faiz İndirimini Zorlaştırabilir

Fed faiz indirmezse bizdeki faiz indirimlerinin olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz olacak. Merkez Bankası 22 Ocak'ta yılın ilk toplantısını yapıp, faiz kararını açıklayacak. Fed'in faiz indirimine gitmemesi halinde içeride Merkez Bankası'nın faiz kararları olumsuz etkilenecektir. Merkez'in ocak toplantısına dönük 1.5-2 puanlık indirim beklentileri, Fed faiz indirmediği takdirde 1-1.5 puana düşebilir. Analistler, "Merkez Bankası'nın faiz indirimine gitmesiyle sıcak para pozisyonlarında yaşanacak azalışı dengeleyecek ve TL'deki aylık getirilerin yüzde 1-1.5 civarında kalmasını sağlayacaktır" tahmininde bulundular. Ardından da " olumsuz bir şok karşısında bu pozisyonun keskin bir şekilde tersine dönebileceğine " dikkat çekti. Özetle; faiz indiriminde temkinli olunmadığı takdirde, "gerçekleşebilecek riskler sert bir dövize dönüş hareketi başlatabilir" uyarısında bulunuluyor.

13 Ocak 2026 00:00

Köşe Yazarı

Tesellisiz Sorumluluk Sorumluluksuz Teselli

Bir maç kaybedersiniz. Çünkü mesele bazen, kazanmak ya da kaybetmek değildir. Spor yönetiminde tesellisiz sorumluluk genelde şöyle görünür: Sporcuya sürekli "kazanmaya mecbursun" denir. Spor psikolojisinde buna değer koşulluluğu denir. Bu yüzden tesellisiz sorumluluk, sporda zihinsel bir zulümdür. Teknik adamlar da aynı baskı nın altındadır. Derbilerin neden giderek "kaybetmeme" maçlarına dönüştüğünü biraz da buradan okumak gerekir. Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk, takımını üç yıl üst üste şampiyon yapmış bir teknik adam. Buna rağmen, Süper Kupa finalinde Fenerbahçe'ye 2–0 kaybedilen bir maçın ardından, kendi camiası tarafından sert biçimde hedef alındı. Geçmiş yok sayılır, bağlam silinir, insan yalnız bırakılır. Mesele Okan Buruk değildir. "Canın sağ olsun" sürekli tekrar edilir. Teknik adamdan futbolcuya, taraftardan eski başkanlara kadar uzanan bir "biz" dili kurdu. Sadece yuhalayan tribün: Tesellisiz sorumluluk Sadece alkışlayan tribün: Sorumluluksuz teselli Sağlıklı tribün ise şunu yapar: Mücadeleyi alkışlar, sorumsuzluğu ıslıklar ama insanlığı ezmez. Üstelik tribün artık sadece statta değil. Denge ise hâlâ eksik. Başarılı teknik adamların dili genelde aynıdır: "Bu maç seni tanımlamaz." "Bu hatayı birlikte düzelteceğiz." "Sana güveniyorum." Ama cümle burada bitmez. Ardından sorumluluk gelir: "Bu pozisyonu tekrar çalışacağız." "Bu maçtaki rolün bu." "Formayı hak etmek için şunu yapman gerekiyor. " Özetle: Önce güven, sonra görev. Bu denge kurulduğunda sporcu: Risk almaktan korkmaz. Kritik anlarda sorumluluk üstlenir. Bu yüzden: Tesellisiz sorumluluk korkutur. Sorumluluksuz teselli durdurur.

13 Ocak 2026 00:00

Köşe Yazarı

Meleklerin Varlığına İman Eden Bir Toplum Böyle Olamaz

Sonra da kendini "iman ehli" olarak tanımlıyor. Kur'an bu gerçeği açıkça bildirir: "Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar." (İnfitar, 10-12) Bugün sokakta, çarşıda, iş yerinde, evde sergilenen İslam'a aykırı davranışlara baktığımızda şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Faiz normalleşmiş, yalan ticaretin dili olmuş, zina "özgürlük", israf "hayat tarzı" diye sunuluyor. İnsanlar "kimse görmüyor" diyerek her türlü harama cesaret edebiliyor. Oysa iman eden biri bilir ki görülmemek diye bir şey yoktur. Kur'an şöyle uyarır: "Ayrıca yanında onu gözetleyip duran ve ağzından çıkan her bir sözü anında kaydeden bir melek vardır." (Kaf, 18) Bu ayet yalnızca bilgi vermiyor; bir bilinç inşa ediyor. Meleklere iman eden biri, yalnızken de edep sahibidir. Meleklerin varlığına iman eden bir toplum: Eğer bugün bunların hepsi yaşanıyorsa, sorunu başka yerde aramayalım. Ve o iman, insanı yalnızken bile Allah'tan utandıran melek bilinciyle başlar.

13 Ocak 2026 00:00

Köşe Yazarı

Kimse Mutlu Herkes Haklı

Kendi seçmeni açısından baktığınızda; Trump sonuna kadar haklı. Generalleri, çamurlu cephe hattında takvimi 1 Nisan 2026'ya ayarlamış. Kendi beka pencerelerinden baktığınızda; onlar da haklı. Bizler sıcak koltuklarımızda "Avrupa ne der?" diye tartışırken, sahadaki gerçeklik çok daha soğuk bir hikaye yazıyor. "Kimse mutlu değil" tezinin en acı fotoğrafı, ağızlardan çıkan buharın donduğu o Kiev sokaklarıdır. Oldu bir şeyler, geçti bir şeyler dememek adına; henüz olmadan, vakit geçmeden söylemiş olalım: Bu kavga, sadece "iyiler ve kötüler" arasında değil; teknolojiyi, çipi ve üretim bantlarını elinde tutanlar arasında yaşanıyor. Şurası muhakkak; herkesin haklı olduğu, Kiev'in donduğu, Avrupa'nın tartıştığı bu kargaşa barındıran dünyada; taraf tutanlar değil, sadece kendi kapasitesini görebilenler ve inşa edenler ayakta kalır.

13 Ocak 2026 00:00

Köşe Yazarı

Frenk Mukallidliğinden İbâret Kemalist Totaliter İdeol̃oji (2)

Bu metni, bizzât muharririn elinden çıkmış üç resim tamâmlıyor: Birinci ve ikinci resimde, fesli, cepkenli, kuşaklı, şalvarlı kıyâfeti içinde bir Türk âlimi görülüyor; üçüncü resimde ise, o, artık Frenk kıyâfeti içinde, cebrî kıyâfet ink̆ilâbına ayak uydurmuş ve bu bakımdan Garbli meslekdaşlarından tefrîk̆ edilemiyen "îtibârlı" bir ilim adamıdır... Öyle ya, Totaliter Rejimin 1936'da neşredilen yarı-resmî propaganda kitabında, Tekinalp ne diyordu: "(Sultan Mahmud'dan beri) fes, sembolik bir kıymet almış, bütün saâdeti, Peygamber'in tebşir ettiği cennetten bekliyen Ümmet-i Muhammed'le kâfirleri birbirinden ayıran bir alâmet olmuştu. Şapka giymek, kâfirler arasına karışmak demekti. Müslümanlar başlarındaki kırmızı feslerile oldukları yerde kaldıkları halde, modern kültür ve modern medeniyet, asırlardan beri ilerlemeğe devam ediyordu. [...] Milletine Garb kültürünü tamamile kabûl ettirmeğe kuvvetle azmetmiş olan Atatürk, [...] bu irtica sembolüne artık tahammül edemezdi. [...] Sarığın festen çok daha tehlikeli olduğunu söylemek zâiddir. Sarık, bir remiz, bir timsâl değil, bir düşmandı; şeriatin tâ kendisiydi! [Binâenaleyh,] Atatürk şeriat teşekküllerine ve şeriat zihniyetine karşı mücadeleye girişerek [fes ve sarığı kaldırdı, yerlerine şapkayı ikame etti. Muhakkak ki] Garplı serpuşunun altında ancak modern bir baş, modern bir dimağ ve modern bir zihniyet bulunabilirdi." (Tekin Alp, Kemalizm, İstanbul: Cumhuriyet Gazete ve Matbaası, 1936, ss. 100, 101, 104, 103. Bu metinde "Şerîat" kelimesinin "İslâm" kelimesinin müterâdifi olarak kullanıldığına dikkat edilmelidir.) Ve bizzât –Fransız muharririnin tâbiriyle- "Diktatör" Lider de aynen böyle dememiş miydi: "Medenî kıyâfet iktisâ edilecekdir! Bunda tereddüde mahâl yoktur! Bir adam olduğumuzu, medenî insan olduğumuzu isbât ve izhâr için îcâb eden yapılacaktır!" (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/220-222) "Sarık ve cüppe ile müvaffak olmanın imkhanı yok-tır. Artık medeni bir millet olduğumızı cihana ispat ettik." ("Büyük Şef"in Samsun'daki beyânâtından; Cumhûriyet, 17.9.1928, s. 1. Manşetten verilen bu cümleler, henüz Osmanlı harfleriyle neşredilen gazetede, L̃atin harfleriyle ve aynen bu imlâyle tertîb edilmiştir.) Yine aynı zihniyetle, Elâziz Meb'ûsu tâyin edilmiş şâir Fazıl Ahmet Aykaç da, 1932'deki 1. Dil Kurultayı'nda, Efendi'sinin sesini ak̃settirmiyor muydu: "Arkadaşlar; Şeyhülislâm Efendinin çakşırı veya cübbesiyle laboratuvarda, bakteriyolojihanede çalışılamaz. Bizim yolumuz fetvahaneye değil kimyahaneye, bakteriyolojihaneye doğrudur." (Türk Dili Birinci Kurultayı; Tezler, Müzakere Zabıtları, 1932, İstanbul: TC Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, s. 296) Kezâ, "Cumhûriyet"in (hak̆îkatte Kemalist Totaliter Rejimin) 10. senesi münâsebetiyle Mediha Muzaffer'e yazdırılmış İnkılâbın Ruhu isimli bir resmî propaganda kitabında da benzeri şeyler tekrâr edilmiyor muydu: "Kıyafet İnkılâbına kavuştuğumuz gün hayatımızdan örtüleri kaldırdık, şeklimizi garabetten kurtardık, insanlığımızın samimî ve öz güzelliğini, benliğini duyduk. Ruhumuz hastalıktan, zevkimiz, zekâmız seciyesizlikten kurtuldu. Dünyanın medenî insanları arasına zevkle, zekâ ile, mâna ve benlikle karışmamız hayatımızı değiştirdi, varlığımızı tanıttı." (İnkılâbın Ruhu, İstanbul: Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, 1933, ss. 61-62.) Bu misâller, usandıracak kadar çoğaltılabilir... Bize tam da kültür jenosidi mücrimlerine yakışır bir cevâb veriliyor: "Frenklerden hiçbir farkımız kalmasın diye!" ("İnönü'nün Hâtıraları", Ulus gazetesi, 5 Nisan 1969; İsmet İnönü, Cumhuriyetin İlk Yılları 1923-1938, I, Cumhuriyet Gazetesinin Okurlarına Armağanı, Ekim 1998, s. 83) Aslında, "İkinci Adam"ın sözü de, "Tek Adam"ın aynı meâldeki sözünün bir başka yankısı değil miydi: "Efendiler, milletimizin başından, cehil, gaflet ve taasubun ve terakkî ve temeddün düşmanlığının alâmet-i fârikası gibi telâkkî olunan fesi ata­rak onun yerine bütün medenî âlemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu sû­retle, Türk milletinin, medenî hayât-ı içtimâiyeden zihniyet îtibâriyle de hiçbir farkı olmadığını göstermek bir lâzıme idi. Bunu Takrir-i Sükûn Kânûnu cârî olduğu zamanda yaptık." (Kemal Atatürk, Nutuk, c.II 1920-1927, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul: Millî Eğitim Bak. Yl., 1981, ss.895-896) "Diktatör"… Daha beteri: "Totaliter Şef"! O Banoğlu ki, "gururla okuyacağımız bu kitap da, eşsiz Atatürk'ün insan üstü enerjisi, zekâ ve iman kudretini dünya milletlerine haykırmaktadır" sözüyle takdîm ettiği (s. 3) bu kitabın başına ilâve ettiği "Mukaddime"sine "Atatürk Diktatör mü İdi?" başlığını koyuyor ve g̃ûyâ ak̃sini isbât bâbında birçok hâtıra naklettikden sonra, metnini şu hâtırayla bitiriyordu: "Amerikalı bir kadın gazeteci, Dolmabahçe Sarayında Atatürk'le mülâkat yapıyordu ve hep 'diktatör' kelimesi üzerinde duruyordu, Bir aralık Atatürk şu cevabı verdi: '- Evet, diktatör ama, kalblere girerek hükmeden diktatör!' " (s.

13 Ocak 2026 00:00

Halit Yıldırım

Yitiksöz Dergisi Filistin Özel Sayısına Dair

Hani Hz. Peygamber "Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle buğzetsin ki bu da imanın en zayıf derecesidir." buyurmuştu ya… Ömer Erdem'in dediği gibi, "kelimeler silahlardan büyüktür!" Haksızlık ve zulüm karşısında susan dilsiz şeytanlardan olmamak adına bu tarihi misyonu üstlenen yiğit kalemler, yüreklerinde biriktirdikleri öfkeleri terennüm eden kelimelerini birer kurşun edasıyla namluya sürercesine kalemlerine yüklediler. Son olarak Kahramanmaraş'ın yiğit sesi Yitiksöz dergisinde Duran Boz hocamızın editörlüğünde bu edipler ve şairler; şiir, deneme, makale ve çizimlerinden oluşan 183 yazı ile içlerini döktüler. Dile kolay, tam 700 sayfalık bir dergi Filistin Özel sayısı. Sunuş yazısında: "Günümüzde Filistin'de yaşananlar, yalnızca siyasi bir hesaplaşma değil; insan onuruna yönelik sistemli ve bilinçli bir saldırının göstergesidir. Ölüm ve öldürme, Gazze'de günlük yaşamın sıradan bir parçası hâline getirilmiş; neredeyse bir inancın ritüeli gibi işlemektedir. Bu durum, sistemli bir biçimde bir halkı yok etme iradesinin, kimi ideolojik gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir soykırım sürecini işaret eder. Siyonizm'in ilk dönemlerinden bu yana şekillenen yayılmacı ve ayrımcı anlayış, bugün askerî operasyonlarla, abluka politikalarıyla ve sistematik hak ihlalleriyle somutluk kazanmıştır. Gazze'de öldürülen her çocuk, yalnızca bir bireyin değil insanlık ruhunun katledilmesidir aynı zamanda. Vicdan, insanın fıtratında yer alan şaşmaz bir ölçü olsa da bu ölçü devre dışı bırakılmış, insan, işleyen ölme ve öldürme düzeninin aparatı durumuna getirilmiştir." Denilerek bu mücadele kısaca özetlenmiş. İsrail terör örgütü ve onun ayakçısı ABD, insanların Gazze üzerindeki nazarlarını farklı bölgelere ve olaylara çekebilmek için şaklabanlıklar yapıyorlar. Venezüella'da yaşananlar, İran'da yaşananlar, Suriye'de yaşananlar, Rusya-Ukrayna savaşını kızıştırmaları sadece ve sadece insanların ilgisini Gazze'den çekmek içindir. Tefekkür edeceğiz ve sonra bir kez daha teşekkür edeceğiz bu meseleyi unutturmak isteyenlere inat kör dünyanın gözüne kalemlerini sokanlara. Teşekkür edeceğiz çıkardıkları manasız gürültüler ile çocukların feryatlarını susturmak isteyenlere inat şiirleriyle, ezgileriyle Gazze'yi terennüm edenlere.

13 Ocak 2026 00:00

İletişim Formu

captcha

Kişisel verilerinizi işlemekte ve kanunlarda öngörülen teknik ve idari tedbirleri alarak bu verilerinizin korunması için elimizden gelen çabayı göstermekteyiz. İşlenen kişisel verilerinize ilişkin bilgilere aydınlatma metnini ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.