Haberi Yapay Zeka ile Özetinden Okuyun. Neden Habokado?

Mor Kravat Direnirken
ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell hakkında soruşturma açıldı. Powell'ın kendisine göre bile bu "bahane". Cumhuriyetçilerin "kırmızı", Demokratların "mavi" rengine atıfla, ikisinin karışımı olan mor kravat taktı. "Bu cezai suçlama tehdidi, FED'in faiz oranlarını Başkan'ın tercihlerini izlemek yerine, halka neyin hizmet edeceğine dair en iyi değerlendirmeye dayanarak belirlemesinin bir sonucudur" dedi. "Hiç kimse, FED Başkanı da dahil olmak üzere, kanunların üstünde değildir. Ancak bu benzeri görülmemiş eylem, yönetimin tehditleri ve süregelen baskısı bağlamında daha geniş bir perspektiften değerlendirilmelidir." Bu sözlerle Powell, bir anda Trump sistemine karşı tek başına duran bir figüre dönüştü. "Başkan bile olsa, Trump bağımsız olması gereken kurumlarımıza müdahale edemez" tartışmaları iyiden iyiye alevlendi. 2019 Temmuz'unda Cumhurbaşkanı Erdoğan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle dönemin Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya'yı görevden aldı. "Davul birinin elinde, tokmak birinin elinde olmaz" dedi. Şubat 2022'de Rusya-Ukrayna savaşı başladığında Rusya Merkez Bankası sert bir faiz artırımı yaptı. "Karışamam, Merkez Bankası bağımsız" dedi. Ve ekledi: "Yoksa sonumuz Türkiye gibi olur." Bu bir uyarıydı. Türkiye yıllarca "Amerika gibi olmayı" hayal etti. Şimdi ABD, hızla "büyük Türkiye" olma yolunda ilerliyor. Bu bir "faiz" tartışması değil.
13 Ocak 2026 00:00

Kabine Hesabı "Dış" Olmaz
Türkiye Cumhuriyeti'nde bugün dış gündem kaynaklı birçok alana etki edilmesi muhtemel olsa da kabine bunların dışında... Dışarıda güçlü profil, iç seçmen gruplarının yalnızca kısıtlı halkalarında etkili, kalanı sadece "hep" ekonomiye bakar. Evet burası Türkiye ve dış politikadaki birçok adım uzun yıllar boyunca iç siyasetin malzemesi oldu. Hatta daha ileri götürelim, kimi adımlar bizzat iç hesaplı olarak atıldı. Artık iç siyasette malzeme olabilecek hiçbir şey yok. Halep'in iki mahallesi bile iç meselemiz. O kadar çok yargı-tutuklama-sağlık meselesiyle boğuşturuldu ki, oluşacak en ufak bir "gerçek" normalleşme adımı ülkeye nefes aldıracak. Peki "kabine demiştin", diyeceksiniz. Zira 2027'ye giderken başat koltuklarda olmasa da seçime endeksli adımların atılacağını anlıyoruz. "McKinley, hak ettiği takdiri hiç görmemiş harika bir başkandı. Gümrük vergileri konusunda harikaydı. Bu konuda sanırım onu geçeceğim. McKinley diğer ülkelerin ülkemize gelip iş yapmanın ayrıcalığı için ödeme yapmaları gerektiğine inanıyordu. Ve onları ödetti. Ve muazzam bir servet inşa etti." Bu sözler geçtiğimiz günlerdeki tarife adımlarını da Çin ile ısınan suları da kapsayacak bir bakiyeye işaret ediyor. Hawai ve Porto Riko gibi bölgelerin ilhak edilmesi gibi McKinley miraslarını da önemsediğini Venezuela adımından alıyoruz Trump'ın... Ve önceki satırlarda okuduğunuz üzere Trump, McKinley'i geçmekten bahsediyor. "Bir düşman çok, yüz dost azdır." - Kızılderili atasözü.
13 Ocak 2026 00:00


Reklam Vermek İçin Tıklayınız
İşletmenizin potansiyeline ulaşmasına yardım etmek için buradayız. Lütfen tıklayarak iletişime geçiniz.

İran'da Yaşananlar Bizi Çok Yakından İlgilendiriyor
Hele söz konusu İran ise gelişmeleri "iç mesele" diyerek bir kenara atılmamalı. İran'da derinleşen toplumsal hareketlilik, artık rejimin kontrol edebileceği sıradan bir protesto dalgası olmaktan çıkıyor. İran'ın istikrarı, neredeyse İran'dan çok Türkiye için hayati önemdedir. Yaklaşık 560 kilometrelik Türkiye–İran sınırı, bugüne kadar tüm gerilimlere rağmen görece istikrarlı kalmış. Daha önce sınır boylarında görev yapan, İran'daki gelişmeleri yakından izleyen emekli Tümgeneral Rafet Kılıç, gelişmeleri bize şöyle yorumladı: "Karışıklıklar devam ederse bize ilk darbe sığınmacı meselesinden gelecektir. Nüfusu 90 milyona yaklaşan, ekonomisi çökmeye yüz tutmuş bir İran'dan kopacak kitlesel göç, Suriye deneyimini bile gölgede bırakabilir. Türkiye'nin mevcut demografik, ekonomik ve sosyal yükü ortadayken, böyle bir dalganın ülke üzerinde yaratacağı tahribat asla hafife alınamaz. Ancak tehlike burada bitmiyor. İ ran'da yaklaşık 30 milyon Türk kökenli nüfus yaşıyor. Merkezi otoritenin zayıflaması, dış aktörlerin devreye girmesi ve vekil yapıların sahaya sürülmesi hâlinde, etnik ve mezhepsel fay hatlarının kaşınmayacağını düşünmek, Ortadoğu'yu hiç tanımamaktır. Irak ve Suriye'de yaşananlar hâlâ belleklerimizdeyken, aynı senaryonun İran'da sahnelenmeyeceğini varsaymak akılcı değildir." Bu noktada PJAK gerçeği görmezden gelinemez. İran'da otorite zayıfladığında, bu yapının hem İran içinde hem de Türkiye sınır hattında daha aktif hâle gelmesi kaçınılmazdır. Emekli Tümgeneral Rafet Kılıç, neler yapılması gerektiğini şöyle anlattı: "Türkiye'nin tutumu net olmak zorundadır. İran'ın iç işlerine müdahale etmek başka, İran'ın çöküşüne kayıtsız kalmak başka bir şeydir. Türkiye, bir yandan İran'ın toprak bütünlüğünü ve istikrarını önceleyen bir diplomatik çizgiyi savunmalı; diğer yandan ise en kötü senaryoya göre askeri, istihbari ve siyasi tüm hazırlıklarını eksiksiz yapmak zorundadır. Sınır güvenliği, terörle mücadele kapasitesi ve göç politikası bu sürecin ertelenemez başlıklarıdır." İran'daki gelişmeler, Türkiye için uzak bir coğrafyanın sorunu değil. İran sarsılırken Türkiye'nin yapabileceği en büyük hata, "Bize bir şey olmaz" rehavetiyle hazırlıksız yakalanmak olur. Buna kadınlar "Beyaz Çarşamba" diyor. Caddelerde bunlar yaşanırken devlet dairelerinde ise katılık devam ediyor. Örneğin resmi dairelerde çalışanların namaz kılması da, 9 yaşında, yani ilkokul 3. sınıftaki kızların okullarda kapanması da zorunlu. Suriye'de iç çatışmalardan kaçan 4 milyona yakın Suriyeli ülkemize sığındı.
13 Ocak 2026 00:00

İç Cepheyi Sağlam Tutalım Öyle Mi?
Mayıs ayı, 150 kişilik ağır silahlı terörist grup, Elazığ-Bingöl karayolunda şehirlerarası otobüsü durdurdu, Malatya'dan usta birliklerine giden sivil kıyafetli, silahsız 36 er indirildi. Genelkurmay başkanı 45 dakika boyunca alakasız konulardan bahsetti, muhtemelen gene türlü türlü bahaneler duyacağını düşünüyordu, mevzuya bir türlü giremiyordu, neticede lafı evirdi çevirdi, "seni Hakkari'ye gönderelim mi?" diye sordu. Herhangi bir mazeret duymayınca rahatlayan genelkurmay başkanı bu defa "ne zaman katılırsın?" diye sordu, albay "hemen" dedi. Buzul Dağı'nda mesela, beklemedikleri anda baskın yapabilmek için 3500 askeriyle birlikte eksi 40 derecede buzda yattı, tipiye yakalandılar, çanak benzeri bir arazide beş gün mahsur kaldılar, üçüncü gün erzakları bitti, donuyorlardı, "çantalarınızı, hatta tüfeklerin dipçiklerini bile yakın" emri verdi, bu insanüstü fedakarlık sayesinde, ummadıkları anda mağaralarda saklanan yüzlerce teröristi basmayı başardılar. Osman Pamukoğlu bir başka işi için dışarı çıkacaktı, "yolumun üstünde, ben götüreyim" dedi. Pamukoğlu "hayrola oğlum?" diye sordu, nizamiyedeki astsubayların utançtan yüzü kızarmıştı, komutanın gözüne bakamıyorlardı. "Hayrola?" diye bastırınca, esas duruşta yere bakarak, utana sıkıla cevap vermek zorunda kaldılar. Osman Pamukoğlu'nu da kendileri gibi zannettikleri için "askeri sosyal tesislere sokmayalım, aklı başına gelsin" diye düşünmüşlerdi. Gülümsedi Osman Pamukoğlu... "Tamam" dedi, gitti. Osman Pamukoğlu 14 yıl önce emekli olmuştu, 14 yıl boyunca bir defa bile, tekrar yazıyorum, emekli olduğu 14 yıl boyunca bir defa bile herhangi bir askeri sosyal tesise adım atmamıştı. Henüz 11 yaşındayken askeri okula yazılmıştı, teğmenliğinden itibaren 35 yıl subay üniforması taşımıştı, bu 35 yıl boyunca -bir defa bile- herhangi bir askeri sosyal tesise, askeri tatil kampına filan, adım atmamıştı. 35 yıl muvazzaf subaylık, 14 yıl emeklilik boyunca, Osman Pamukoğlu ömrü boyunca, bir defa olsun, bir saniye olsun, herhangi bir askeri sosyal tesise gitmedi, bir kahve bile içmedi. Herkesin okuması gereken bu kitabında, fedakarlıkları, kahramanlıkları, imkansız tabir edilen harekatları anlatırken, "Yüzbaşı Naim" diye bahsettiği bir subay var... "Bu subay ne zaman uyur, ne zaman yemek yer, hiç görmedim, 24 saat her yerde hazırdı" diyor Osman Pamukoğlu. Naim Babüroğlu... 1960 yılında Hatay'da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi, ilkokulu ortaokulu okudu, ailesinin maddi imkansızlıkları yüzünden parasız yatılı devam etmesi gerekiyordu, sınava girdi, Kuleli Askeri Lisesi'ni kazandı, önce Kuleli'yi, sonra Kara Harp Okulu'nu bitirdi, teğmen oldu, Harp Akademisi'ni ikincilikle, Silahlı Kuvvetler Akademisi'ni birincilikle bitirdi, kurmay yüzbaşı olarak Hakkari'ye gönderildi. Tugay komutanlığının içinde şehit naaşlarını yıkama yeri var, evlatlarımızın cenazesi orada yıkanıyor, sonra memleketlerine gönderiliyor, kışladaki o şehit yıkama yerinin bacası 24 saat kesintisiz tütüyordu, Yüzbaşı Naim'in yüzünde o devamlı tüten baca nedeniyle kor izi oluşmuştu, düşünün... Kurmay yüzbaşı Naim, evliydi, Hakkari'ye tek başına gitmemişti, eşi ve çocuklarıyla birlikte gitmişti, iki küçük oğlu vardı, ilkokula gidiyorlardı. Yüzbaşı Naim, Osman Pamukoğlu'nun Unutulanlar Dışında Bir Şey Yok kitabında anlattığı gibi, "ne uyuyordu, ne yemek yiyordu, 24 saat hazırdı…" Hakkari'den sonra rütbe almaya devam etti, Irak'ta Kuveyt'te görev yaptı, Belçika'da NATO karargahında görev yaptı, tuğgeneral oldu, önü çok açıktı ama malum, Balyoz Ergenekon kumpas davaları patladı, Atatürkçü subaylar tasfiye edildi, tuğgeneralken emekli edildi. Onun gibi Atatürkçü subaylarımız yerine terfi ettirilenler, biliyorsunuz, 15 Temmuz'da darbe girişiminde bulundu. Kapıda görevli askerler kimliği makineye soktu, bir anda yüzleri döndü, Naim Babüroğlu "hayrola oğlum?" diye sordu, askerlerin utançtan yüzü kızarmıştı, komutanın gözüne bakamıyorlardı, utana sıkıla cevap vermek zorunda kaldılar, "bu kartın sahibi askeri sosyal tesislere giremez" ibaresi çıkıyordu! Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinin en gurur duyulan subaylarından, vatanını seven herkes tarafından saygı gören Naim Babüroğlu'nun, tıpkı Osman Pamukoğlu gibi, askeri sosyal tesislere girmesi yasaklanmıştı. Osman Pamukoğlu'nu Naim Babüroğlu'nu!
13 Ocak 2026 00:00

Fed Merkez'in Faiz İndirimini Zorlaştırabilir
Fed faiz indirmezse bizdeki faiz indirimlerinin olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz olacak. Merkez Bankası 22 Ocak'ta yılın ilk toplantısını yapıp, faiz kararını açıklayacak. Fed'in faiz indirimine gitmemesi halinde içeride Merkez Bankası'nın faiz kararları olumsuz etkilenecektir. Merkez'in ocak toplantısına dönük 1.5-2 puanlık indirim beklentileri, Fed faiz indirmediği takdirde 1-1.5 puana düşebilir. Analistler, "Merkez Bankası'nın faiz indirimine gitmesiyle sıcak para pozisyonlarında yaşanacak azalışı dengeleyecek ve TL'deki aylık getirilerin yüzde 1-1.5 civarında kalmasını sağlayacaktır" tahmininde bulundular. Ardından da " olumsuz bir şok karşısında bu pozisyonun keskin bir şekilde tersine dönebileceğine " dikkat çekti. Özetle; faiz indiriminde temkinli olunmadığı takdirde, "gerçekleşebilecek riskler sert bir dövize dönüş hareketi başlatabilir" uyarısında bulunuluyor.
13 Ocak 2026 00:00

Tesellisiz Sorumluluk Sorumluluksuz Teselli
Bir maç kaybedersiniz. Çünkü mesele bazen, kazanmak ya da kaybetmek değildir. Spor yönetiminde tesellisiz sorumluluk genelde şöyle görünür: Sporcuya sürekli "kazanmaya mecbursun" denir. Spor psikolojisinde buna değer koşulluluğu denir. Bu yüzden tesellisiz sorumluluk, sporda zihinsel bir zulümdür. Teknik adamlar da aynı baskı nın altındadır. Derbilerin neden giderek "kaybetmeme" maçlarına dönüştüğünü biraz da buradan okumak gerekir. Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk, takımını üç yıl üst üste şampiyon yapmış bir teknik adam. Buna rağmen, Süper Kupa finalinde Fenerbahçe'ye 2–0 kaybedilen bir maçın ardından, kendi camiası tarafından sert biçimde hedef alındı. Geçmiş yok sayılır, bağlam silinir, insan yalnız bırakılır. Mesele Okan Buruk değildir. "Canın sağ olsun" sürekli tekrar edilir. Teknik adamdan futbolcuya, taraftardan eski başkanlara kadar uzanan bir "biz" dili kurdu. Sadece yuhalayan tribün: Tesellisiz sorumluluk Sadece alkışlayan tribün: Sorumluluksuz teselli Sağlıklı tribün ise şunu yapar: Mücadeleyi alkışlar, sorumsuzluğu ıslıklar ama insanlığı ezmez. Üstelik tribün artık sadece statta değil. Denge ise hâlâ eksik. Başarılı teknik adamların dili genelde aynıdır: "Bu maç seni tanımlamaz." "Bu hatayı birlikte düzelteceğiz." "Sana güveniyorum." Ama cümle burada bitmez. Ardından sorumluluk gelir: "Bu pozisyonu tekrar çalışacağız." "Bu maçtaki rolün bu." "Formayı hak etmek için şunu yapman gerekiyor. " Özetle: Önce güven, sonra görev. Bu denge kurulduğunda sporcu: Risk almaktan korkmaz. Kritik anlarda sorumluluk üstlenir. Bu yüzden: Tesellisiz sorumluluk korkutur. Sorumluluksuz teselli durdurur.
13 Ocak 2026 00:00

Meleklerin Varlığına İman Eden Bir Toplum Böyle Olamaz
Sonra da kendini "iman ehli" olarak tanımlıyor. Kur'an bu gerçeği açıkça bildirir: "Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar." (İnfitar, 10-12) Bugün sokakta, çarşıda, iş yerinde, evde sergilenen İslam'a aykırı davranışlara baktığımızda şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Faiz normalleşmiş, yalan ticaretin dili olmuş, zina "özgürlük", israf "hayat tarzı" diye sunuluyor. İnsanlar "kimse görmüyor" diyerek her türlü harama cesaret edebiliyor. Oysa iman eden biri bilir ki görülmemek diye bir şey yoktur. Kur'an şöyle uyarır: "Ayrıca yanında onu gözetleyip duran ve ağzından çıkan her bir sözü anında kaydeden bir melek vardır." (Kaf, 18) Bu ayet yalnızca bilgi vermiyor; bir bilinç inşa ediyor. Meleklere iman eden biri, yalnızken de edep sahibidir. Meleklerin varlığına iman eden bir toplum: Eğer bugün bunların hepsi yaşanıyorsa, sorunu başka yerde aramayalım. Ve o iman, insanı yalnızken bile Allah'tan utandıran melek bilinciyle başlar.
13 Ocak 2026 00:00

Kimse Mutlu Herkes Haklı
Kendi seçmeni açısından baktığınızda; Trump sonuna kadar haklı. Generalleri, çamurlu cephe hattında takvimi 1 Nisan 2026'ya ayarlamış. Kendi beka pencerelerinden baktığınızda; onlar da haklı. Bizler sıcak koltuklarımızda "Avrupa ne der?" diye tartışırken, sahadaki gerçeklik çok daha soğuk bir hikaye yazıyor. "Kimse mutlu değil" tezinin en acı fotoğrafı, ağızlardan çıkan buharın donduğu o Kiev sokaklarıdır. Oldu bir şeyler, geçti bir şeyler dememek adına; henüz olmadan, vakit geçmeden söylemiş olalım: Bu kavga, sadece "iyiler ve kötüler" arasında değil; teknolojiyi, çipi ve üretim bantlarını elinde tutanlar arasında yaşanıyor. Şurası muhakkak; herkesin haklı olduğu, Kiev'in donduğu, Avrupa'nın tartıştığı bu kargaşa barındıran dünyada; taraf tutanlar değil, sadece kendi kapasitesini görebilenler ve inşa edenler ayakta kalır.
13 Ocak 2026 00:00

Frenk Mukallidliğinden İbâret Kemalist Totaliter İdeol̃oji (2)
Bu metni, bizzât muharririn elinden çıkmış üç resim tamâmlıyor: Birinci ve ikinci resimde, fesli, cepkenli, kuşaklı, şalvarlı kıyâfeti içinde bir Türk âlimi görülüyor; üçüncü resimde ise, o, artık Frenk kıyâfeti içinde, cebrî kıyâfet ink̆ilâbına ayak uydurmuş ve bu bakımdan Garbli meslekdaşlarından tefrîk̆ edilemiyen "îtibârlı" bir ilim adamıdır... Öyle ya, Totaliter Rejimin 1936'da neşredilen yarı-resmî propaganda kitabında, Tekinalp ne diyordu: "(Sultan Mahmud'dan beri) fes, sembolik bir kıymet almış, bütün saâdeti, Peygamber'in tebşir ettiği cennetten bekliyen Ümmet-i Muhammed'le kâfirleri birbirinden ayıran bir alâmet olmuştu. Şapka giymek, kâfirler arasına karışmak demekti. Müslümanlar başlarındaki kırmızı feslerile oldukları yerde kaldıkları halde, modern kültür ve modern medeniyet, asırlardan beri ilerlemeğe devam ediyordu. [...] Milletine Garb kültürünü tamamile kabûl ettirmeğe kuvvetle azmetmiş olan Atatürk, [...] bu irtica sembolüne artık tahammül edemezdi. [...] Sarığın festen çok daha tehlikeli olduğunu söylemek zâiddir. Sarık, bir remiz, bir timsâl değil, bir düşmandı; şeriatin tâ kendisiydi! [Binâenaleyh,] Atatürk şeriat teşekküllerine ve şeriat zihniyetine karşı mücadeleye girişerek [fes ve sarığı kaldırdı, yerlerine şapkayı ikame etti. Muhakkak ki] Garplı serpuşunun altında ancak modern bir baş, modern bir dimağ ve modern bir zihniyet bulunabilirdi." (Tekin Alp, Kemalizm, İstanbul: Cumhuriyet Gazete ve Matbaası, 1936, ss. 100, 101, 104, 103. Bu metinde "Şerîat" kelimesinin "İslâm" kelimesinin müterâdifi olarak kullanıldığına dikkat edilmelidir.) Ve bizzât –Fransız muharririnin tâbiriyle- "Diktatör" Lider de aynen böyle dememiş miydi: "Medenî kıyâfet iktisâ edilecekdir! Bunda tereddüde mahâl yoktur! Bir adam olduğumuzu, medenî insan olduğumuzu isbât ve izhâr için îcâb eden yapılacaktır!" (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2006, II/220-222) "Sarık ve cüppe ile müvaffak olmanın imkhanı yok-tır. Artık medeni bir millet olduğumızı cihana ispat ettik." ("Büyük Şef"in Samsun'daki beyânâtından; Cumhûriyet, 17.9.1928, s. 1. Manşetten verilen bu cümleler, henüz Osmanlı harfleriyle neşredilen gazetede, L̃atin harfleriyle ve aynen bu imlâyle tertîb edilmiştir.) Yine aynı zihniyetle, Elâziz Meb'ûsu tâyin edilmiş şâir Fazıl Ahmet Aykaç da, 1932'deki 1. Dil Kurultayı'nda, Efendi'sinin sesini ak̃settirmiyor muydu: "Arkadaşlar; Şeyhülislâm Efendinin çakşırı veya cübbesiyle laboratuvarda, bakteriyolojihanede çalışılamaz. Bizim yolumuz fetvahaneye değil kimyahaneye, bakteriyolojihaneye doğrudur." (Türk Dili Birinci Kurultayı; Tezler, Müzakere Zabıtları, 1932, İstanbul: TC Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, s. 296) Kezâ, "Cumhûriyet"in (hak̆îkatte Kemalist Totaliter Rejimin) 10. senesi münâsebetiyle Mediha Muzaffer'e yazdırılmış İnkılâbın Ruhu isimli bir resmî propaganda kitabında da benzeri şeyler tekrâr edilmiyor muydu: "Kıyafet İnkılâbına kavuştuğumuz gün hayatımızdan örtüleri kaldırdık, şeklimizi garabetten kurtardık, insanlığımızın samimî ve öz güzelliğini, benliğini duyduk. Ruhumuz hastalıktan, zevkimiz, zekâmız seciyesizlikten kurtuldu. Dünyanın medenî insanları arasına zevkle, zekâ ile, mâna ve benlikle karışmamız hayatımızı değiştirdi, varlığımızı tanıttı." (İnkılâbın Ruhu, İstanbul: Maarif Vekâleti, Devlet Matbaası, 1933, ss. 61-62.) Bu misâller, usandıracak kadar çoğaltılabilir... Bize tam da kültür jenosidi mücrimlerine yakışır bir cevâb veriliyor: "Frenklerden hiçbir farkımız kalmasın diye!" ("İnönü'nün Hâtıraları", Ulus gazetesi, 5 Nisan 1969; İsmet İnönü, Cumhuriyetin İlk Yılları 1923-1938, I, Cumhuriyet Gazetesinin Okurlarına Armağanı, Ekim 1998, s. 83) Aslında, "İkinci Adam"ın sözü de, "Tek Adam"ın aynı meâldeki sözünün bir başka yankısı değil miydi: "Efendiler, milletimizin başından, cehil, gaflet ve taasubun ve terakkî ve temeddün düşmanlığının alâmet-i fârikası gibi telâkkî olunan fesi atarak onun yerine bütün medenî âlemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu sûretle, Türk milletinin, medenî hayât-ı içtimâiyeden zihniyet îtibâriyle de hiçbir farkı olmadığını göstermek bir lâzıme idi. Bunu Takrir-i Sükûn Kânûnu cârî olduğu zamanda yaptık." (Kemal Atatürk, Nutuk, c.II 1920-1927, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul: Millî Eğitim Bak. Yl., 1981, ss.895-896) "Diktatör"… Daha beteri: "Totaliter Şef"! O Banoğlu ki, "gururla okuyacağımız bu kitap da, eşsiz Atatürk'ün insan üstü enerjisi, zekâ ve iman kudretini dünya milletlerine haykırmaktadır" sözüyle takdîm ettiği (s. 3) bu kitabın başına ilâve ettiği "Mukaddime"sine "Atatürk Diktatör mü İdi?" başlığını koyuyor ve g̃ûyâ ak̃sini isbât bâbında birçok hâtıra naklettikden sonra, metnini şu hâtırayla bitiriyordu: "Amerikalı bir kadın gazeteci, Dolmabahçe Sarayında Atatürk'le mülâkat yapıyordu ve hep 'diktatör' kelimesi üzerinde duruyordu, Bir aralık Atatürk şu cevabı verdi: '- Evet, diktatör ama, kalblere girerek hükmeden diktatör!' " (s.
13 Ocak 2026 00:00

Yitiksöz Dergisi Filistin Özel Sayısına Dair
Hani Hz. Peygamber "Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle buğzetsin ki bu da imanın en zayıf derecesidir." buyurmuştu ya… Ömer Erdem'in dediği gibi, "kelimeler silahlardan büyüktür!" Haksızlık ve zulüm karşısında susan dilsiz şeytanlardan olmamak adına bu tarihi misyonu üstlenen yiğit kalemler, yüreklerinde biriktirdikleri öfkeleri terennüm eden kelimelerini birer kurşun edasıyla namluya sürercesine kalemlerine yüklediler. Son olarak Kahramanmaraş'ın yiğit sesi Yitiksöz dergisinde Duran Boz hocamızın editörlüğünde bu edipler ve şairler; şiir, deneme, makale ve çizimlerinden oluşan 183 yazı ile içlerini döktüler. Dile kolay, tam 700 sayfalık bir dergi Filistin Özel sayısı. Sunuş yazısında: "Günümüzde Filistin'de yaşananlar, yalnızca siyasi bir hesaplaşma değil; insan onuruna yönelik sistemli ve bilinçli bir saldırının göstergesidir. Ölüm ve öldürme, Gazze'de günlük yaşamın sıradan bir parçası hâline getirilmiş; neredeyse bir inancın ritüeli gibi işlemektedir. Bu durum, sistemli bir biçimde bir halkı yok etme iradesinin, kimi ideolojik gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir soykırım sürecini işaret eder. Siyonizm'in ilk dönemlerinden bu yana şekillenen yayılmacı ve ayrımcı anlayış, bugün askerî operasyonlarla, abluka politikalarıyla ve sistematik hak ihlalleriyle somutluk kazanmıştır. Gazze'de öldürülen her çocuk, yalnızca bir bireyin değil insanlık ruhunun katledilmesidir aynı zamanda. Vicdan, insanın fıtratında yer alan şaşmaz bir ölçü olsa da bu ölçü devre dışı bırakılmış, insan, işleyen ölme ve öldürme düzeninin aparatı durumuna getirilmiştir." Denilerek bu mücadele kısaca özetlenmiş. İsrail terör örgütü ve onun ayakçısı ABD, insanların Gazze üzerindeki nazarlarını farklı bölgelere ve olaylara çekebilmek için şaklabanlıklar yapıyorlar. Venezüella'da yaşananlar, İran'da yaşananlar, Suriye'de yaşananlar, Rusya-Ukrayna savaşını kızıştırmaları sadece ve sadece insanların ilgisini Gazze'den çekmek içindir. Tefekkür edeceğiz ve sonra bir kez daha teşekkür edeceğiz bu meseleyi unutturmak isteyenlere inat kör dünyanın gözüne kalemlerini sokanlara. Teşekkür edeceğiz çıkardıkları manasız gürültüler ile çocukların feryatlarını susturmak isteyenlere inat şiirleriyle, ezgileriyle Gazze'yi terennüm edenlere.
13 Ocak 2026 00:00